Yükleniyor...
Sevgili Okuyucum,
Tarih yalnızca muharebelerin, antlaşmaların ya da taht kavgalarının kaydı değil; aynı zamanda milletlerin zihniyet dünyasının, siyaset telakkilerinin ve iktidar anlayışlarının aynasıdır. Türk tarihinin bu kadim aynasına baktığımızdaysa karşımıza her defasında iktidarın kudretinin, törenin adaletiyle sınırlı olduğu kadar baki kalacağı hakikati çıkar. Türk siyaset düşüncesinde devlet, yalnızca bir kuvvet ve cebir mekanizması değil; aksine, Tanrısal nizamla bezenmiş töre düzeninin yeryüzündeki tecellisidir. Bu sebeple eski Türk bilgeleri, Töreyi korumayan devlet yıkılır hükmünü bir nasihat değil, bir tabiat kanunu olarak telakki etmiştir.
Töre sözcüğü, günümüz dilinde çoğu kez dar anlamlarla, örf veya gelenek gibi daraltılmış bir kavramla karşılanır; oysa töre kadim Türk siyasî düşüncesinde bundan çok daha geniş ve kutsal bir anlam taşır. Yazılı kanunların ötesinde, adaletin tesisini, sosyal ahengi, iktisadî ölçüyü, savaş ve barışın sınırlarını, hatta yöneticinin davranış tarzını bile kapsayan bir bütündür. Töre, Türk devlet anlayışında ne sıradan bir hukuk sistemi ne de sadece bir idare biçimi değildir; o, devletin ruhu, varlık sebebi ve milletin tarihî hafızasının kodlarını taşıyan bir toplumsal sözleşmedir. Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan’ın “Üze kök tengri asra yagız yer kılındukda, ikin ara kişi oglı kılınmış…”1 sözleri yalnızca kozmolojik bir tasvir değildir; aynı zamanda siyaset felsefesine dair temel bir ilkedir. İnsan toplulukları, gök ile yer arasındaki düzenin bir parçası olarak, bu kozmik nizamın devamı için töreye uymakla mükelleftir. Töre, Tanrısal nizamın yeryüzündeki tezahürü olduğundan töreye riayet etmek, yalnızca toplumsal bir uzlaşı değil, aynı zamanda ilahî iradeye bağlılık anlamı da taşır.
Türk siyaset geleneğinde hükümdarın yetkisi hiçbir zaman mutlak değildir. Kut ve hâkimiyetin; hükümdarın meşruiyetinin Tanrısal bir çerçevesi vardır. Tanrı tarafından bahşedilen “kut”, yani yönetme kudreti ve meşruiyet, töreyle sınırlıdır. Bir kağan, töreye riayet ettiği, adaletle hükmettiği ve halkını gözettiği müddetçe Tanrı tarafından kendisine verilen izni muhafaza eder; töreden saptığında ise Tanrı, bu ayrıcalığı ondan alır. Bu düşünce, iktidarı mutlak güçten ayırır ve onu Tanrısal nizamın hizmetkârı hâline getirir. Kutadgu Bilig’de Yusuf Has Hacip’in dile getirdiği “Beylik töre ile kaimdir, töre giderse beyliğin temeli sarsılır.” sözü, bu anlayışın güzel, özlü bir ifadesidir. Hükümdar, kendi keyfî arzularının değil, törenin temsilcisidir. Devleti ayakta tutan şey ordunun gücü yahut hazinenin zenginliği değil, törenin koruyuculuğudur. Çünkü töre çiğnendiğinde halk ile hükümdar arasındaki meşruiyet bağı çözülür ve bu çözülme, nihayetinde devleti yıkar.
Başlı başına bir okyanus olan görklü Türk tarihi, töreyi ihmal eden hükümdarların ve devletlerin akıbetiyle doludur. Göktürk Kağanlığı, Bilge Kağan ve Tonyukuk devrinde töreye bağlılık sayesinde Asya bozkırlarının en kudretli siyasi gücü hâline gelmiş ancak sonradan töreden uzaklaşılması, iç çekişmelerin artması ve halkın devlete olan güveninin sarsılmasıyla çöküş kaçınılmaz olmuştur. Uygur Kağanlığı da benzer bir akıbete uğramıştır. Türk karakterine asla uymayan ve devletin resmî ideolojisi hâline getirilen Maniheizm(2) geleneksel töre anlayışını aşındırmış, savaşçı ruhu zayıflatmış ve devlet, dış saldırılar karşısında tutunamaz hâle gelmiştir. Selçuklu ve Osmanlı tecrübeleri de bu hakikatin istisnası değildir. Selçuklu’da Sultan Melikşah devrinde Nizâmülmülk’ün “Siyasetname”sinde çizdiği adalet merkezli yönetim anlayışı sayesinde devlet zirveye ulaşmış; sonrasında saray entrikaları, Fars hayranlığı ve adaletsiz uygulamalar arttıkça merkezi otorite çözülmüştür. Osmanlı’da özellikle XVI. yüzyılın ardından Türk’ü dışlama politikası(3) tımar sisteminin çürümesi, adaletin sarsılması ve iltimasın artmasıyla birlikte imparatorluk yavaş yavaş zayıflamıştır. Tüm bu örnekler, Türk tarihinin her döneminde yinelenen bir hakikati gösterir: Töre ve kurucu kimlik zedelenirse, devlet temelsiz kalır.
Töre ve kimlik devlet ruhunun besin kaynağıdır. Töre yalnızca bir adalet ve hukuk düzeni değil; aynı zamanda Türk kimliğinin ve millî benliğin taşıyıcısıdır. Devletin bekası, ordunun büyüklüğünde veya hazinenin zenginliğinde değil, adaletin tesisinde, törenin muhafazasında ve Türk kimliğinin korunmasında yatar. Selçuklu’da Türklüğün siyasî ve kültürel varlığı ihmal edildiğinde halk ile devlet arasındaki bağ zayıflamış, Osmanlı’da Türk unsurunun geri plana itilmesi devletin dayandığı toplumsal zemini sarsmıştır. Kimlik erozyonu, yalnızca askerî zafiyetten veya ekonomik çöküşten daha yıkıcıdır; kimliğini kaybeden devlet, ruhunu kaybeder ve tarih sahnesinden silinir.
Osmanlı’nın çöküşü sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, tarihî bir muhasebenin ürünüdür. Yeni devlet, yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda millî kimliğin ve törenin yeniden dirilişi olarak doğmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye ahalisine Türk Milleti denir.” sözü, bu yeni düzenin felsefî temelini ortaya koyar. Cumhuriyet’in kuruluşunda temel ilke, ulusun kendi kaderini tayin etmesi ve devleti kimliğinin bir tezahürü olarak inşa etmesidir. Türkiye, klasik imparatorluklardan farklı olarak ulus-devlet niteliği taşır. Bu yapı, sınırlarını milletin ortak kimliğinden alır; Türk milleti, töreyle yoğrulmuş tarihî hafızasını ve kültürel kimliğini devletin kurucu ilkelerine nakşetmiştir. Ancak zaman zaman siyasî iktidarların çoğulculuk veya küreselleşme gibi gerekçelerle Türk kimliğini geri plana itmeye çalışması, devletin varlık nedenini sorgular hâle getirir. Ulus devletin temeli, bir etnik üstünlük değil, Türk kimliği etrafında şekillenen ortak vatandaşlık bilincidir. Bu temel zayıfladığında, devletin çimentosu çözülür.
Modern çağın iktidarları için töre kavramı, belki eski çağlarda olduğu gibi doğrudan bir yönetim ilkesi olarak zikredilmeyebilir; ancak özü aynıdır. Hukuk devleti, anayasal düzen, kuvvetler ayrılığı ve insan hakları gibi kavramlar, törenin çağdaş izdüşümleridir. Hepsi, iktidarı sınırlamak, adaleti sağlamak ve halkın rızasına dayalı bir düzen kurmak amacını taşır. Devleti yönetenlerin birincil görevi, bu töresel ve kimliksel omurgayı korumaktır. Aksi hâlde iktidar, meşruiyetini kaybeder. Tarihte defalarca görüldüğü gibi, halkın kimliğini, tarihini ve değerlerini hor gören bir iktidar, kısa vadede varlığını sürdürebilir; ancak uzun vadede çöküşten kurtulamaz. Türk kimliğini ayaklar altına alan, tarihî şuurunu paranteze alan her siyaset, kendi varlık zeminini dinamitlemektedir.
Türk siyasî düşüncesinin en eski ve en sarsılmaz hükmü, çağları aşan bir hakikati haykırır: Töreyi korumayan devlet yıkılır. Töre, yalnızca adalet ve hukuk düzeninin adı değildir; aynı zamanda Türk kimliğinin, millî benliğin ve tarihî hafızanın da adıdır. Selçuklu bu kimlikten uzaklaştığında yıkılmış, Osmanlı Türk unsurunu küçümsediğinde imparatorluk dağılmış, Türkiye Cumhuriyeti ise kimliğini ve töresini yeniden hatırlayarak doğmuştur. Bugün de aynı kaide geçerlidir: Devletimiz, Türk milletinin tarihî birikimi üzerine inşa edilmiş bir ulus devlettir; eğer kimliğinden ve töresinden uzaklaşırsa, temelleri sarsılır. Devleti yönetenler, tarihî tecrübeyi hafife almamalı; bu milletin töresini, kültürünü ve kimliğini bir siyaset malzemesi değil, varlığın temeli olarak görmelidir. Çünkü töre ne bir partiye ne bir ideolojiye ne de bir döneme aittir. Töre, büyük Türk milletinin ta kendisidir. Onu korumak, yalnız geçmişe sadakat değil, geleceğe borçtur.
Sonuç olarak, bütün bu tarihî ve siyasî tecrübenin süzgecinden çıkan hüküm, bugünün dünyasında da geçerliliğini korumaktadır: Töre giderse devlet de gider. Türk kimliğini, adaletini ve töresini muhafaza eden bir iktidar yaşar; ondan yüz çevirenler ise tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdur.
1- Bu cümle Kül Tigin abidesinin Doğu cephesinde yer alan metnin giriş cümlesidir. Günümüzün Türkiye Türkçesine aktarımını “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış.” şeklindedir.
2-Maniheizm, Hristiyanlık ve Budizm karşıtı dogmatik bir inanç olduğundan aynı zamanda bir ideolojidir. Türk karakteri deşifre edildiğinde karşınıza kahraman, savaşçı, yüksek karakterli, proteinle beslenen, doğaya saygı duyan özelliklere sahip bir yapı ortaya çıkar. Lakin bu kimlikle Maniheizm ideolojisi birbirine uyuşmamaktadır. Nitekim bu uyuşmazlık ilgili dönemdeki sınır komşumuz (Bugünkü Çin.) Tang hanedanı tarafından Uygurların kendi devlet çıkarlarına göre yönlendirilmesine; sonradan da Uygur Devletinin yıkılmasına neden olmuştur.
3-Osmanlı, kuruluşundan yaklaşık 300 yıl kadar sonra kurucu değerlerinden uzaklaşmaya, aşırı dinciliğe yönelmeye başlamıştır. Bu aşırı dincilik politikası M. Uluğtekin Yılmaz’a göre Osmanlı’yı Türklük düşmanlığına itmiştir. Bu düşmanlık sadece düşüncede kalmamış edebiyata ve siyasete sirayet etmiştir. Söz gelimi Divan-ı Hümayun Kâtibi Hamdi Çelebi her mısrası “Baban da olsa Türk’ü öldür!” dizesiyle biten şiirler yazmış, devletin yönetimi bütünüyle Şeyh-ül İslamlara verilmiş, Araplar kavmi necip olarak görülmüş, saraya “Kan döktükçe Allah’a daha çok yaklaşıyorum.” şeklinde övünen kuyu fantezili paşalar alınmıştır. İşte bu zihniyet sorunu Türk töresinden, varlığından, yüce bir dil olan Türkçeden uzaklaşarak kimliğini kaybeden Osmanlı’nın yıkılmasına yol açmıştır.