27.11.2021

Türk Dünyasının jeopolitiği ve Türk dış politikasındaki yeri

Türk devletlerinin tarihlerinde ilk defa gönüllü olarak bir araya gelmeleri ile kurulan Türk Keneşi, Türk dünyası devletlerinin artan ve kapsamı genişleyen ikili ilişkilerine çoklu boyut ve ivme kazandırmıştır.


Bu makale Kriter dergisinin 62.sayısında yayımlanmıştır.

Türk dünyası kavramı esnek ve geniştir. Tarihin evresine göre değişir: 16. yüzyılda kapsamı Hindistan’dan -önce Delhi Sultanlığı sonra Babürlüler- İran Safeviler, Türkistan Hanlıkları, Osmanlı-Balkanlar, Doğu Akdeniz, Mısır, Mağrip ve Maşrık, Karadeniz, Anadolu ve Kafkasya’ya kadar uzanıyordu. Türkler buraların egemen gücü idi. 19.yüzyılda değişen dünya koşullarına uyamayan Türk devletleri, esaret/himaye altına girmekten kendilerini kurtaramadılar. Türklerin jeopolitik ağırlığı, artık bizatihi kendi güçlerine göre değil bulundukları mevki ile yeni güç merkezleri arasındaki ilişkilere göre ölçülüyordu. Yüzyıllarca geniş arazi ve devletler silsilesi üzerinde egemenliği temsil eden Türk kavramının içeriği, 20. yüzyılda Anadolu’daki tek bağımsız Türk devletine kadar indirgenmişti. Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, dünya sahnesinde tekrar kendi gücü ile yer edinmeye çalışmıştır. Tek başına bunu başaramayacağını idrak eden Cumhuriyet, ittifaklar ve bölgesel paktlar kurarak, bir yandan bölge dışı devletlere müdahale fırsatı vermeyen, bir yandan da ağırlığını arttırmayı öngören akla, hesaba ve doğru zamanlamaya dayalı dış siyaset uygulaması ile kendi gücünü takviye etmeye çalışmıştır. Lozan ve Montrö gibi iki parlak ve kalıcı başarıdan sonra dünya konjonktüründeki değişiklikler nedeni ile bu siyaset geçersiz hâle gelmiş; Türkiye, savunma siyasetini Sovyetlerin tutumuna göre düzenlemek durumunda kalmıştır.

Sovyetler ve Türk dünyası

İkinci Dünya Savaşı’ndaki ezici galibiyeti ile Balkanlar ve Orta Avrupa’da engele takılmadan hatta müttefiklerinin onayıyla yürüttüğü genişleme, Sovyetler Birliği’ne Türkiye’den toprak ve Türk Boğazlarının üzerinde ortak denetim talebinde bulunma cesaretini vermiştir. Bundan sonra Türkiye’nin dış siyasetinde uzun yıllar birinci öncelik, Sovyetlere karşı müttefik arama ve onlara dayanma endişesi/ihtiyacına verilmiştir. Beyaz Dünya/Batı nezdindeki jeopolitik ağırlığını ise kendi gücünden çok bulunduğu mevki tayin etmiştir. Sovyetler Birliği, 1990’larda bu sefer, galibiyeti ile değil çökmesi ile Türk siyasetine yeniden yön vermiştir. 1960’lardan beri iyi komşuluk ve ekonomik ilişkiler geliştirdiğimiz ancak buna rağmen endişelerimizden kurtulamadığımız Sovyetler Birliği’nin yerini, amaçları daha öngörülebilir olan Rusya’nın alması, 1992’den itibaren elimizi daha güçlü hissetmemize imkân tanımıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Türk Sovyet Cumhuriyetlerinin bağımsızlığı ile Türk dünyası kavramı, sığındığı Türkiye Cumhuriyeti sınırlarından taşmıştır. Bugün Kıbrıs dahil yedi bağımsız Türk devleti vardır.

Son 200 yıldır dünyada değişen koşullar uyarınca yabancı egemenliği/nüfuzuna giren Avrasya’nın ortasında, Akdeniz’den Pasifiğe uzanan tarihi Türk Kuşağı tekrar canlanmıştır. Bu kuşak Mackinder’den Spykman’a önem verilen bir kuşaktır. Bu kuşak sadece bulunduğu yer itibarı ile değil, sahip olduğu doğal kaynaklar ve nüfusu itibarı ile de dünya jeopolitik haritasında kendine yer bulmuştur. Bu yerin korunması ve ağırlığının artması ise ancak müşterek ve iş birliği halinde hareket etmeleri ile mümkün olabilecektir. Bunun için de aralarındaki fiziki (ulaştırma) bağların yanı sıra siyasi ve manevi bağları da kurmaları ve güçlendirmeleri gerekir. Sahip oldukları geniş ve verimli doğal kaynakların bazılarından rasyonel istifade, ancak iş birliği ile olabilir.[1]

Diriliş ve Türkiye: İlk Adımlar

Tek Türk devleti bir anda altı devlet haline gelmiştir. Bu durum hayalleri kamçılamış, Sadri Maksudi’den Zeki Velidi’ye Ahmet Cevat’a, Mustafa Çokay’dan Ziya Gökalp’e uzanan Türk aydınlarının benimsediği 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başı Türk mefkuresi adeta canlanmıştır.[2] Bir anda kendimizi daha güçlü hissetmeye başlamış, artık bölge devletinden dünya devletine terfi ettiğimize içtenlikle inanmaya başlamıştık. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet geleneği hükümeti gerçekçi bir dış politika izlemeye sevk etmiştir. Bir başka deyimle, ilişkilerin saiki olan heyecanı kaybetmeden gerçekçi iş birliğine tahvil etmek görevi dışişlerine düşmüştü. Önce tarihi borcumuzu ödeyerek, bağımsızlıklarını ilk tanıyan devlet olduk ve devlet kuruluşlarının meydana getirilmesine yardım ettik. Bunun bir ayağı da dünyaca tanınma ve devlet olarak kabul edilmeleri idi. Bağımsızlıklarını tanıtmaları, dünya ile de bütünleşmeleri gerekiyordu. Uluslararası örgütlere bir an önce kabulleri bu sürecin bir parçasıydı. Sovyetler Birliği dışişlerinde Türkler ilke olarak kariyer sınıfı dışında tutulduğundan, sınırlı sayıda Türk asıllı diplomat vardı. Dolayısı ile diplomasi görevi de bize düşmüştü.[3]

Azerbaycan’ın Avrupa Konseyi, tümünün de AGİT üyeliklerine kabulü için gayret sarf etmek durumunda idik ve başarılı olduk. Türk devlet liderlerini bir araya getirmek, sorunları ve imkanları tartışarak ele almanın zeminini hazırlamak, Türkiye’ye düşen bir görevdi. Türkiye bu görevini bağımsızlık ilanlarının üzerinden daha bir yıl geçmeden Ankara’da 1992’de birinci, 1993’te de İstanbul’da ikinci Türk Devlet Başkanları Zirvesini toplayarak yerine getirdi. Türk dünyasını birleştiren temelleri ortaya çıkarmak ve Gaspıralı’nın rüyasını mümkün olduğu ölçüde gerçekleştirmek gerekmekteydi. 1992-1993’te özellikle bilim ve kültür alanında önemli işler başarılmıştı. Ortak Alfabe Sempozyumu yapılmış, Türk Lehçeleri Sözlüğü hazırlanmış, Türkistan ile ilgili her türlü yayın çoğalmıştı. İlk uluslararası Türk örgütü olan Türksoy kurulmuştu. Türk dünyasından binlerce öğrenciye burs verilmişti. Üniversitelerimizin yerleşkeleri âdeta tüm Türk dünyasının yansıması hâline gelmişti. Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde ilk defa bir yardım örgütü (TİKA) kurmuş ve elinden gelen teknik yardımı yapmış, Eximbank kredileri ile ekonomik ilişkileri geliştirmeye çalışmıştı.

Devletten Devlete İlişkiler

Hem Türkiye’de hem de diğer Türk devletlerinde heyecan yüksek, Türkiye’den beklenti ise daha da yüksekti. Ekonomisini yeni düzeltmiş Türkiye’nin siyasetçileri kendi olanaklarının sınırlarını bilmez gibi vaatlerde bulunmaktan geri durmuyorlardı. Sonuç hayal kırıklığı ve bizim ilişkilerimizi zehirleme potansiyeli taşıyan iğbirar idi. Türk diplomasisi bu eksiği, örneğin Japonya’nın JICA gibi iktisadi iş birliği kuruluşları, Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası vb. devreye girmelerine yardımcı olarak kapatmaya çalıştı.[4] Yeni bağımsız Türk devletleri liderlerinin bazılarında Türkiye’ye karşı hem bir sempati hem de bir çekingenlik vardı. Çekingenliğin nedeni de “Bir ağabeyden kurtulduk bir başka ağabeye mi kul olacağız?”, “Batı ittifakının bir üyesi olarak bizim diğer komşularımızla aramızı mı bozacaklar?” şehir efsanesi idi. Hâlbuki Cumhuriyetin kimseye ağabeylik etme, kimse için aracılık etme niyeti yoktu. Ancak siyasetçi ve aydınları arasında bu düşüncenin oluşmasına çanak tutanlar vardı. Üçüncü devlet propagandası da bu izlenimi körüklemekten geri kalmıyordu. O zaman yaklaşımımızı şöyle formüle etmiştik:

-Onların istediği ölçüde yakınlaşmak, iş birliğine gitmek

-İlişkileri egemen eşitlik çerçevesinde yürütmek

-Mevcut taahhütlerine saygı göstermek

-Bu devletleri Rusya ile karşı karşıya getirmemek.

Bazı istisnalar dışında bu ilkelere uygun yürütülen ilişkilerimiz, 2009’da Nahçıvan Antlaşmasının imzası ile taçlanmıştır. Türk devletlerinin tarihlerinde ilk defa gönüllü olarak bir araya gelmeleri ile kurulan Türk Keneşi, Türk dünyası devletlerinin artan ve kapsamı genişleyen ikili ilişkilerine çoklu boyut ve ivme kazandırmıştır. Keneş bir yandan Türk dünyası arasındaki bütünleşmenin önündeki engelleri kaldırmayı amaçlarken, aynı anda iş birliğinin kapsamının genişlemesi ve yoğunluğunun artması yolunda çaba sarf etmiştir. Nitekim bir zirve ulaştırma konusu ile ilgilenirken diğer zirveler eğitim, turizm vb. alanlarda iş birliği için toplanmışlardır. Örnekler çoktur. Uluslararası düzlemde birlikte davranmanın sonucunda artan siyasi ağırlıkları sayesinde üç Türk devleti BMGK geçici üyeliğine seçilmiş, birçok uluslararası toplantılara ev sahipliği yapmıştır.

Türk Konseyi’ne üye ülkeler, Covid-19 ile mücadele kapsamında iş birliği ve dayanışmayı artırmak amacıyla, kalıcı ortak veri tabanlarının ve epidemiyolojik izleme sistemlerinin kurulması için yazılım geliştirilmesi konusunda anlaştı. Toplantı, Türk Konseyi Genel Sekreteri Baghdad Amrevey’in
moderatörlüğünde düzenlendi. (Türk Konseyi/AA, 8 Temmuz 2020)

Covid’le ortak mücadele edilmesi kararlaştırılmış, ülkelerin bireysel sorunlarının çözümüne destek artmıştır. O zamana dek sözü edilmeyen, eğitim düzeyinde kalan askeri iş birliği de Karabağ’ın kurtuluşunda etkili olmuştur. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bu iş birliğinin diğer ülkelere de yansımaması için bir sebep yoktur. Keneşin mevcut ve gelecekte gerçekleşecek katkılarının bilincinde olunmalıdır. Türkiye başta olmak üzere uzun vadeli bir proje olan Türk bütünleşmesine desteğin, konjonktürel olgulardan etkilenmeden sürdürülmesi ortak geleceğimiz açısından önemlidir. Bu destek torunlarımızın refah ve güvenliklerinin sağlanmasına büyük katkıda bulunacaktır. Türk dünyasında mevcut değişik geleneklerin tarihi gelişimi bunun tam anlamı ile ancak uzun vadede gerçekleşebileceğini göstermektedir. Bununla birlikte bu hedefe yönelik atılan her adımın yararı görülebilecektir. Dar bir görüşle konuyu sırf Türkiye açısında ele aldığımızda bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Ancak önce hamasetin gölgesinde kalan bazı gerçekleri hatırlamak gerekir:

-Türkiye gerçek anlamda müttefiki olmayan bir devlettir. Çıkar çatışması yüzünden NATO üyeliği her veçhesi ile ittifak ilişkisini yansıtmaz;

-Komşularının bazıları haksız toprak kazançlarını kaybetmek korkusundan ve iç tesanüdü sağlamak (Yunanistan), bazıları Türkiye’nin etnik uzantısından (İran), bazıları Türkiye’yi parçalama arzularından, bazıları geri kalmışlık suçunu başkasına yükleme ihtiyacından doğan kinlerinden (bazı Arap ülkeleri) düşman olmasa da en basitinden hasımdır;

-Bazı topluluklar kimliklerini Türk karşıtlığı ile koruyabilirler. Bunların örgütleri (başta kilise) Türk düşmanlığından beslenirler. (Ermeni Diasporası) Devamlı maliyeti yüksek, iç ve dış sorunlarla uğraşmak durumunda kalan/bırakılan Türkiye’nin bu mücadele için ödediği bedel yüksektir.

Öte yandan bulunduğu bölgede toprak bütünlüğünü ve çıkarlarını koruyarak ayakta kalması ekonomik ve askeri bakımdan güçlü olmasını gerektirir. Türkiye’nin gerçek anlamda dost ve müttefike ihtiyacı vardır. Akdeniz’den Pasifiğe uzanan Türk dünyası bu ihtiyacı karşıladığı gibi Türkiye’nin dünyadaki itibarını da arttırır. Türk devletleri arasındaki iş birliğinin bütün veçheleri ile geliştirilmesi bu nedenle değişmemesi gereken bir hedeftir. Batı ile olan ilişkilerimizde Türk Keneşi üyeliğinin, elimizde itibarımızı arttırıcı bir koz olduğu da hatırlanmalıdır. Bu iş birliği dayanışma ve karşılıklı çıkar temelinde kapsam ve içerik açısından olgunlaşarak gerçekleştiğinde Türkiye ve diğer Türk devletleri bulundukları mevki açısından değil kendi güçleri sayesinde dünya jeopolitiğinde yer alacaklardır. Türk dünyasının son 200 yıllık gerilemesini tarih geçici bir olgu olarak kaydedebilecek ve geçmişimizle elde ettiğimiz saygın yeri ihya edilmiş olarak torunlarımıza bırakabileceğiz.

[1] Bu konudaki en çarpıcı örnek “su ve ekilebilir arazi”nin dağılımıdır. Orta Asya’nın suları, ekilebilir arazisi sınırlı dağlık Kırgızistan ve Tacikistan’dadır. Ortak bir yönetimle bir denge kurulabilir ve bu sular hem hidrolik enerji üretimi hem de sulama için daha geniş ölçüde kullanılabilir. Ulaştırma konusunda da denize çıkışlarının güvenceye alınması iş birliği gerektirir.

[2] Örneğin Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin ile Kırgızistan Dışişleri Bakanı, Ocak 1992’de Moskova’da diplomatik ilişkilerin kurulması protokolünü imzalarken, eski Sovyet yeni Kırgız diplomatı Dilde Sargıbeşova imzayı durdurmuş ve tarihte Kırgızistan’ın ilk imzaladığı diplomatik ilişkiler kurulması protokolünün Türkiye ile olduğu şeklinde kayda geçmesi gerektiğini öne sürerek imza tarihini Çinlilerle Aralık’ta imzalanan protokol tarihinin önüne çekilmesi gerektiğinde ısrar etmişti. Bunun üzerine imza tarihi daktilo olmadığından elle değiştirilmişti.

[3] Türk Cumhuriyetlerinin uluslararası örgüt üyeliklerine başvuruları bazen Moskova Büyükelçiliğimizin faksı kullanılarak yapılmıştı.

[4] Avrupa Birliği’nin sağlam gerekçeli taleplerimize rağmen bizi TACIS programının uygulanmasında ısrarla dışarıda tutması ilginçtir. Halbuki TİKA çok düşük maliyetle bu kaynakları daha iyi kullanabilirdi. Diğerkam AB ve diğer Batılı devletlerin yaptıkları yardımların yüksek oranını “masraf” olarak geriye almalarıyla bunun ilgisi var mıydı acaba?

Yazar

Halil Akıncı

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.