MİSAK
MİSAK

Yaşamak mı yaşatmak mı?

Her yönüyle Dünya hayatını din temelli düzenlemek mümkün olamıyor. Tarih boyunca bunu deneyen toplumların da, devletlerin de (Osmanlı dahil); farklı görüşlerin, ideolojilerin ortaya çıktığını görüyoruz.
Mustafa İmir
Yazar: Mustafa İmir MİSAK Araştırmacısı
⏱ Tahmini Okuma Süresi: 12 Dakika
Yazı Boyutu:
Satır Boşluğu:
Dışa Aktar:

Son zamanlarda yazılı, görsel ve sosyal medyada konuya tekrar yoğunlaşıldı. İktidarın söylemleri, tutumu ve buna laiklikten yana ve seküler hayat tarzındaki muhalif çevrelerin tepkileri konuyu tekrar canlandırdı.

Birçok ilahiyatçı ve teolog görüşlerini kısa kısa gündeme getiriyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı tartışma konusu olmaktan çıkamıyor. Medyada takip ediyoruz. Hepsinin henüz aşamadığı tarikat, cemaat gibi kapalı devre yapılar karşısında genel kabul gören bir din kültürü oluşturamadılar. İlla farklı yapılar ve anlayışlar olageldi. Tarihi süreç de bunu doğruluyor. Bir de konunun siyasal tarafı ve iktidar tarafı var. Yüzlerce yıldır bu konular konuşuluyor. Yüzlerce âlim ve filozofların görüşlerinde temel sorulardan ve sorunlardan biri dinin siyasete alet edilmesi veya dinin siyasallaştırılması veya siyasal dinciliktir. Bu kapsamda da siyasal İslam ve ümmetçiliktir.

Konu uzmanı, âlimi veya okullusu değiliz. Ancak düşünmenin, sağduyunun, muhakemenin okulu yoktur, olsa bile okullu olmak gerekmez. Din başka, dindarlık başka, dincilik başka. Niyetimiz konunun bir yönü üzerinde düşünmektir.

Dini yaşatmak mı, dini yaşamak mı?

Başta iki soruyu düşünelim. 1- Dini yaşatmak mı? 2- Dini yaşamak mı?

Sonra bu soruların her birine bağlı 5-10 soru arka arkaya sıralanabilir. Daha sonra her iki kanattaki alt soruların her birinde yine onlarca soru sorulabilir. Yani soru sayısı nerdeyse geometrik diziyle artar gider. Bu yalın mantık yürütmeden de tekrar baştaki temel iki sorunun kısa cevaplarına varılır; fakat bu cevaplardan birbirinden çok farklı din, devlet, siyaset ve toplum etkileşimlerine dayalı kuramlar ortaya çıkar.

Meselelerin çoğu buradan başlıyor, sonra dallanıp budaklanıyor. Derinleşiyor ve genişliyor, karmaşıklaşıyor. Hâlbuki ‘Dinin koruyucusu ve sahibi Allah’tır’ anlamında birkaç ayet vardır.

‘Din elden gidiyor!’ asırların sloganıdır. Kimlerin, ne maksatla kullandıklarını biliyoruz. Doğuda da Batıda da yaşanan trajediler tarihi kayıtlarda geniş yer tutar.

Ortaya çıktıkları zamanda insan aklı, ahlakı, vicdanı ve birçok değerler bakımından çok ileri olsalar da günümüz Dünyasında hiçbir toplumda ve devlette din temelli düzen olmuyor, olamıyor ancak marjinal gruplarda düşünce ve niyet seviyesinde kalıyor. Ya da Taliban Afganistan’ı oluyor. Hayatı, toplumu, devleti, siyaseti, ekonomiyi… kısaca her şeyi din temelli bir çerçevede düşününce olmuyor. Kanaatim ve düşünceme göre de olamaz. Çeşitli dinlerde ve İslamiyet’te her şeyi din temelli düzenleme, yaşama ve yaşatma dönemleri oldu ama hep istisna ve kısa dönemler olarak tarihte kaldılar. Bu alanda en kurumlaşmış, en uzun süreli, kendi anlayışını geliştirmiş, kendi özgün kurumları ve kültürü olan; bir büyük imparatorluk Osmanlıdır. Ancak Osmanlıda bile birçok belirleyici günün şartlarına göre yorumlanmış ve sistematikleştirilmiştir.

Hem dini yaşatmak hem de dini yaşamak niyeti, arzusu ve ideolojisi de muhakkak bir görüştür ve toplumda muhafazakâr olarak tanımladığımız geniş taraftarı da vardır. Bu geniş muhafazakâr kitlenin laiklikle sorunu yoktur. İçlerinde seküler muhafazakârlar da vardır. Aynı bakışla ‘Türk milliyetçiliğini yaşamak ve yaşatmak’ da gözden geçirilebilir.

Peygamber döneminden sonraki dört halife döneminde bile yani on binlerce sahabenin henüz hayatta olduğu 30 yıllık dönemde bile her iki soruyla ilgili çeşitli sorunlar ortaya çıktı. Din temelli görüşler o zaman bile ister istemez siyasallaştı. Bu sorunların çözümünde Kur’an ve sünnet / hadis farklı farklı yorumlandı. Sonradan bunlara uydurma hadisler de eklendi. Yani konu aslında dinin esasları ve din alanı dışına taştı. Bu bir tarihsel, sosyal, kültürel gerçeklikti. Hadiseleri din insanları, ilahiyatçılar, teologlar dışındaki insanlar da biliyor; hatta ders kitaplarına bile girdi. Bunları hatırlatmamızın sebebi buradan kısa bir genellemeye gitmektir.

Her yönüyle Dünya hayatını din temelli düzenlemek mümkün olamıyor. Tarih boyunca bunu deneyen toplumların da, devletlerin de (Osmanlı dahil); farklı görüşlerin, ideolojilerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunları örneklendirme ve üzerinde durma niyetinde değiliz. Konuyu ‘DİN, DEVLET, SİYASET VE TOPLUM’ başlıklı yazımızda incelemiştik. Bu konularla ilgili çok daha yetkin sayısız kaynak ve din bilgini (âlim), tarihçi, düşünür, aydın, filozof ve bunların bıraktıkları var.

Din bir gerçekliktir. Din bir ihtiyaçtır. Tarikatlar, cemaatler; mezhepler ve her bir mezhebin sayısız kolları da sosyal ve kültürel gerçekliklerdir. Her sosyolojik ve kültürel gerçeklik kendi zamanı ve atmosferi içinde gerçekliklerdir ve zamanla değişip gelişirler. Gelişme ileri yönde de olabilir geri yönde de. Ancak matematiksel, fiziksel gerçeklikle din gerçeklikleri farklı şeyler. Kaldı ki Newton fiziği bile yetersiz kalıyor ve İzafiyet teorisi fiziksel gerçekliği daha ötelere taşıyor. Sosyal gerçeklikler de onca gelişmeye rağmen bazen değişmeden varlığını sürdürüyor. ‘Ben bin yıl öncesinde yaşamak istiyorum’ diyenler de olabiliyor ve yaşıyorlar da. Ancak bunu devlet, millet ve toplumun geneline uygulama düşüncesi ‘dini yaşatma’ düşüncesine yani siyasal dinciliğe götürür.

Kapalı devre ‘dini yaşama’ ve ‘dini yaşatma’

Aydınlar için bir alanda derinleşmek yetmiyor. Bir alanda derinleşirken diğer alanda derinleşenlerden de, diğer alanların genişlik ve derinliğinden haberdar olmak; sağduyu sahibi olmak; muhakeme yapabilmek de gerekiyor. Muhakeme yapabilmek için de sadece bilgi yeterli olmuyor; muhakeme yetisi de gerekiyor. Muhakeme yetisi varsa bile ancak buna uygun bir eğitim öğretimle ve çevreyle gelişebiliyor. Yoksa bir alanda derinleşenler bağlılarını kendi derinliklerine çeker orada boğarlar, dışarıyı görme, tanıma, anlama fırsatı vermezler. Veya bağlıları o alanın dışına çıkma, daha geniş bir alanı algılama yeteneklerini kaybederler. İstisnaları veya istisnai dönemleri olsa da cemaatleri bir de bu gözle, bu yönden değerlendirin. Din yobazının yaptığı budur. Benzeri durum ideolojilerde de vardır.

Bilim yobazlarının yaptığı da aynısıdır ama tam aksi yöndedir. Benzer bir durumu bilim yobazları da bilim alanında, bilim adına yapıyorlar. “Dar alanda derinleşme sığ alanda debelenme” başlıklı yazımızda birkaç yönden bu konuyu ele almıştık.

Kısaca din ve bilim ayrı ayrı alanlardır. Biri diğerinin alternatifi değildir (ve hayatın her yönünde her ikisinin de yerleri yadsınamaz, tartışılmaz).

‘Ezanlar susmayacak’!

Türkiye’de siyasi bir liderin meydan toplantılarında kalabalığa vurgulu, yüksek sesle ‘Ezanlar susmayacak’ hitabını duydukça tanımlayamadığım bir tuhaflık ve rahatsızlık duymuşumdur. Sanki Türkiye’de ezanı susturmak, yasaklamak isteyen varmış gibi. Küçük, kapalı devre, marjinal gruplar olabilir ama bir kitlesel siyasal hareket bildiğim kadarıyla yok. Bırakın Türkiye’yi Avrupa ve ABD’de bile sayıları her geçen yıl artan camii ve mescitlere ne demeli.

Gerçi Batı ülkelerinde de sıkıntılar çıkarılıyor, ezan sesi kısılmak isteniyor veya belli desibel aralığında olması yönünde tedbirler geliştiriliyor da bu da İslam Ülkelerinde olan bitenden mülhem. Kaldı ki oralarda da siyasal Hristiyan yanlıları, muhafazakar Hristiyan, Hristiyan demokratlar ve İslamofobi var. Çin ve Myanmar’daki hadiseler ve İslam’a bakış daha başka. Çin’deki Çin milliyetçiliği; asıl hedefleri din veya İslamiyet değildir. Müslüman Uygurlara özerklik diğer etnik kökenlileri de harekete geçirir endişesi. Myanmar’daki Budist Devlet ideolojisidir (Budist rahiplerin desteğindeki askeri dikta).

‘Ezan susmayacak’ hitabının, bu görüşün; din anlayışının siyasallaşması, ‘Siyasal İslam’ anlayışının sloganlaşmış şekli olduğu ve belli bir kesime mesaj anlamında kullanıldığı açık. Genel sosyal gerçeklikle, Türkiye’deki geleneksel İslam anlayışıyla ilgisi yoktur.

Dini yaşatmak

Din; siyasal, askeri ve ekonomik hedefler ve hegemonyan güç amacıyla, emperyal olabilmenin kılıfı ve motivasyon unsuru olarak da kullanılmıştır. Haçlı seferlerinin görünen gerekçesi Hristiyanlıktı ama görünmeyen, daha temel içgüdüsü Doğu’ya hâkimiyet, talan ve zenginlikten yararlanmaydı. İslam devletlerinde de fetihler din adına özendirilse de her bir seferde başka sebeplerin olduğu bilinen hususlardır. Kuteybe’nin on binlerce Türk’ü kılıçla doğraması sadece din olgusuyla açıklanamaz. Kısaca dini yaymak ve yaşatmak düşünce ve inancı daha başka dünyevi motivasyonların şemsiye kavramıydı. Yani dinin siyasallaştırılmasıydı.

Bir toplumda ‘dini yaşatmak’ görüşü yaygınlaşırsa, kitle buna göre organize olur. Sonra siyaseti etkilemeye başlar. Ya da siyaset bu geniş kitleye siyasal gücünü sürdürmek için yakınlaşır. İktidar olur veya iktidarı etkileyebilecek bir siyasal güç konumuna gelir. Bu görüşteki siyasal görüş de giderek devleti buna göre düzenlemeye başlar. İlgili yasalarla buna göre kurumlar oluşturur.

Sonra ne olur? Dini yaşatmanın ölçüsü ve değerleri nelerdir?

Nereden nereye?

Sonra da dini yaşatmanın göstergeleri olarak şekilcilik ve toplu ibadetler, törenler ve seremoniler, kılık kıyafet ve belli davranışlar hatta beden dili (body language) devreye girer. Şu şekilde giyineceksin, şunları yiyip içeceksin, şu şekilde ibadet edeceksin, şunları konuşup, yazmayacaksın… Gösterişe dayalı tekdüzey davranışlar yaygınlaşır. Bu kümede olan ancak konunun özüne yabancılar ise bu davranışları moda düzeyine taşırlar. Sadece Türkiye’deki baş örtme örnekleri bunun en somut örneğidir. Şekilcilik ve sembolizm maddi unsurlara hatta mimari, edebiyat, sanata yansır. Camilere bakınız ya Osmanlı ya Selçuklu kopyası. Neyse ki Arap veya Fars tarzı pek yaygın değil.

Sonra iktidar uzadıkça, idealizm kaybolur. Realizm, fırsatçılık, yanlışa kılıf bulma ve nihayet toplum vicdanında bunların kabullenilmesi aşaması başlar. Yani çürüme yaygınlaşır. Arada yüksek sesle güya isyan edenler de gücü ellerine geçirince kendinden öncekilerin geliştirdikleri haram yeme, yolsuzluk, baskı, yandaşları ve yağcıları kollama tekniklerini kullanırlar ve hatta biraz daha geliştirirler. Döngü devam eder.

Sonuç ne olur? Bu günkü İslam ülkelerindeki despotik, diktatoryal, güya din temelli rejimler olur.

Dini yaşamak konusunda da birçok husus yanında bir yöne değinmek gerekiyor. Tarikat ve cemaatlerin ‘dini yaşamak’ isteyenlerin talebine göre şekillendiği, toplumda önemli işlevler gördükleri ifade edilir. Benzeri inanca sahip insan topluluklarının organize olması, tıpkı meslek örgütleri gibi demokratik bir hak ve özgürlüktür. Ancak bunların da devletin kaydı altında, gözetime ve denetime açık olması ve din temelli devlet düzeni anlayışıyla değil laik demokrasi anlayışında değerlendirilmesi gerekir. Aksi halde son yıllarda yaşadığımız travmalar kaçınılmaz olur. Kaldı ki dini yaşamanın önünde bir engel olmadığı gibi bunun için de illa bir tarikat veya cemaate bağlı veya iltisaklı olmak gerekmiyor. Dini öğrenme, anlama, yaşama kaynakları çok.

Laik, demokratik toplum ve devlet düzeni

Tekrar hatırlamakta yarar var. Tarih boyunca din, devlet, siyaset birbirini etkilemiştir. Bir diğerine meşruiyet kaynağı olmuştur. Biri diğerine yaslanmıştır veya destek olmuştur. Bu tarihsel, sosyolojik bir gerçekliktir. Çözümü de laik, demokratik bir devlet ve toplum düzenini içselleştirmektir. Bunun için de illa Batı kurumlarını, düşünce ve anlayışını kopyalamak geremez. Başkalarının tecrübelerinden de yararlanmak gerekir ama her tecrübe özgündür; hiç biri diğerinin aynı değildir. En değerli tecrübe de bizzat yaşanandır. Onların laikliğe geçişi de benzer sebeplerin sonucuysa da her toplumun yapısı farklıdır. Kaldı ki tanımı kapsamında Dünyada hiçbir devlet tam laik değildir. Bu sosyo-kültürel bir süreçtir. Fizik ve matematik kuralları evrensel olsa da sosyo-kültürel dokular her ülkede farklı olunca sosyo-kültürel gerçeklikler de farklı oluyor. İslam ülkeleri de bunun en somut örneği değil midir? Her ülkede farklı ve başka bir İslam anlayışı! İhvan siyasetten tamamen çekildiğini açıkladı. Bu bir gerçekliğin kabullenilmesi midir yoksa bir derlenme, toparlanma ve tekrar siyasallaşmaya hazırlık mıdır (?) zaman gösterecek. Yanı başımızda DAEŞ, Taliban odakları duruyor. Afganistan’da Taliban’ın nasıl bir devlet ve toplum yapısı oluşturacağı aşağı yukarı bellidir ve durum zamanla mutlaka başkalaşacaktır. İran’ın durumu aynı kapsamda fakat daha ziyade İran’a ve Şia anlayışına göredir ve mezhepçilik ile Fars ideolojisinden beslenmektedir.

Konu neden tekrar alevlendi? Konumuzun başına dönmemiz gerekir. Dini yaşatmak başka dini yaşamak başka. Dinin yorumuna dayalı anlayışı hayatın tüm yönlerine yansıtma ideolojisi daha başka. Neyse ki giderek daha da sekülerleşen toplumumuzda bunların siyasal güçleri abartılsa da sayısal oranları az.

Mustafa İmir
Yazar: Mustafa İmir

Millî Strateji Araştırma Kurulu (MİSAK) araştırmacısı ve yazarı.

Diğer Mustafa İmir Analizleri

16 Ağustos 2025

Azerbaycan ile Ermenistan

28 Haziran 2025

‘Türk Tarımı Bitti! Öldü!’ mü?

20 Haziran 2025

İsrail – İran Savaşı üzerine bir değerlendirme

Din Kategorisinden İlgili Analizler

İkbal Vurucu • 23 Temmuz 2025

Türk-İslam sentezi ve Türk milliyetçiliği üzerine

Feyzullah Eroğlu • 13 Nisan 2025

İslâm dinini propagandaya alet etmek

Feyzullah Eroğlu • 09 Eylül 2024

Popüler dincilerin cennet tasavvuru

Yorum Gönder

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (2)

Halil Zeki Göncü 13 Eylül 2022

Evet din her toplumda sosyolojik bir olgudur. Toplumlar varlıklarının üstünde bir güce inanmışlardır. Başlangıçta dinin sahibi tanrı ve dini kitlelere ulaşmasını sağlayan bir elçi(peygamber) vardı. Yeni nesiller geldikçe ve sosyal şartlar değiştikçe tanrı buyruklarının yorumları değişmek zorunda kaldı. Dolayısıyla mezhep,tarikatlar v.b anlayış farklılıkları doğdu.
Gününüzde toplumları din temelli idare anlayışla yönetmek imkansız hale geldi. Ancak eğitim ve öğretim düzeyi düşük toplumlarda ezberletilmiş dini ritüeller çerçevesinde dinini yaşayan insanları istismar ederek idareyi ele geçirmek isteyen guruplar oluştu. Bu guruplar aynı din mensubu olduğu halde idarelerinde farklılıklar gösteriyorlar. Hatta birbirleriyle çatışıyorlar.
Bir özellikleri de başka düşüncelere kapılarının kapalı olmasıdır.
Maalesef din bugün halkı kandırarak iktidar olmak belli bir zümre gurup ve gurupların aracı haline getirilmiştir. Orta-doğu,Afrika ve Asya ülkeleri bu durumdadır.

Murat Atak 14 Eylül 2022

Teşekkürler sayın İmir. Diğer görüşlerinize de katılmama rağmen, çok önemli öneriniz olan , tarikat ve cemaatşarın da , sivil toplum kuruluşları da olduğu gibi, maliye, emniyet ve yerel yönetimler tarfında dentime tabi tutulması taraftarıyım. Ne var ki , yazınızda vurguladığınız gibi , antilaik kesimin siyasi gücünü oluşturduğu ve ondan beslendiği argumanı dikkate alırsak , yasal düzene sokma yerine dine hizmet adı altında daha da ucu açık serbesti sağlaması siyasi gücünü artırmaktadır. Yöntenlerin ve yöntilenlerin , yeterince teolojik ve bilimsel eğitimden yoksun olduğu sürece , “din elden gidiyor” sloganını duymaya devam edeceğiz gibime geliyor. 150 yıl önce , İsmail bey Gaspıralı feryat etmiş , gazteler kitaplar, çıkarmış. Tüm islam ülkelerini dolaşıp dini eğitim nasıl olacağıbı anlatmış , işine gelmeyen yöneticileer duymamış. Eline sağlık değerli dost.