Sevinç’in günlüğü

Bir derdi anlatmanın bin bir türlü yolu var. Sanat da bunun en etkili yollarından biri. Tabi etiketler denizinde boğulmadan, sosyal medyanın gücünü sanatla birleştirebiliyorsanız, elinizde sesinizi duyurabileceğiniz mükemmel bir megafon var diyebiliriz.


Paylaşın:

Bir önceki yazımda sanatın ve sosyal medyanın gücünden bahsetmiştim. Bu yazıda da destekleyici bir olay aktarmak istedim.

Sosyal medya eğlence amacıyla kullanıldığı gibi büyük oranda algıları yönetmek, taraftar toplamak, bağış toplamak hatta adalet aramak için bile kullanılabiliyor. Şöyle ki toplum vicdanını yaralayan bir olay oldu diyelim. Twitter’da gündem haline geliyor ve sonrasında ne hikmetse adli makamlarca alınan karar geri çekiliyor. Bu mekanizmanın böyle işlediğine o kadar inanılıyor ki, karar istendiği gibi çıkmazsa insanlar birbirini yeterince tweet atmadıkları için suçlayabiliyor. Bu kadar insan adaleti burada aradığına göre belki de mekanizma böyle işliyordur kim bilir!

Derdi olan derdini, mektuplarla birbirine ya da gazete gibi basılı yayın organlarına iletmek yerine sosyal medya ile kamuoyuna anlatıyor. Dinleyen, anlayan, okuyan olsun olmasın, bir şekilde içimizi bu mecralara döküyoruz. Kimimiz mutluluğunu, kimimiz mutsuzluğunu… Savunduğumuz fikri, tuttuğumuz takımı ya da partiyi(genelde oy verdiğimiz partimizi de takımımız gibi tutarız ya), sevdiğimiz filmi, sevdiğimiz sanatçıları bu mecralardan takip edebiliyoruz. Eskiden ulaşılması güç olan her şey artık bir tık uzağımızda. Düşünsenize filmerini izleyip hayranlık duyduğunuz Cüneyt Arkın’ı sokakta görme ihtimalimiz çok çok düşükken, sosyal medyada selamınıza içten bir cevap alma ihtimaliniz bir o kadar yüksek.

Bir başka örnek: sıradan bir insanı ilginç bir davranışıyla bir anda meşhur edip metrelerce yukarıya çıkarabileceğimiz gibi gözümüzde zirveye çıkardığımız bir insanı, herhangi bir hatasından dolayı ufacık bir klavye hareketi ile metrelerce aşağıya yuvarlayabiliyoruz.

Böyle garip, böyle güçlü bir ortam sosyal medya. Zemin hayli kaygan, ayakta durmak zor ama iyi kullanılırsa amaca giden yolda etkin bir araç da olabiliyor.

Bu uzun  girizgahı sosyal medyanın gücünü örneklendirmek için yaptım. Artık sadede gelme vakti. Bugün size Sevinç’in Günlüğü’nden bahsedeceğim. Kimdir bu Sevinç diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Anlatayım efendim.

Hocalılı kardeşimiz Sevinç

Sevinç İnstagramda açılmış bir hesap. Hesabın ismi aslında Sevinç değil Sevincj. Sahibi 9 yaşında ay yüzlü, sevimli bir Azerbaycan Türkü kardeşimiz. Ben hesapla, Twitter’da gezinirken “ayy şu tatlılığa bakın, yerim onu” mealinde bir takdimle tesadüfen tanıştım. Kısacık bir bölümünü orada izlediğimde küçük kızın samimiyeti ve sevimliliği gerçekten benim de hoşuma gitti ve ilgimi videonun kaynağına doğru çekti. Bağlantıları takip edip hesaba ulaştım. Profilin başında “Hocalı Soykırımı kurbanlarına atfolunur” yazıyor. Hem Azerbaycan lehçesinde hem de İngilizce. Dokuz yaşında neşeli bir çocuktan böyle bir ithaf beklemek biraz tuhaf geliyor ilk bakışta. Merakım iyice arttı. Sonra paylaşımları taramaya başladım. Sevinç’in ilk paylaşımı kendini tanıttığı fotoğrafı. Ama dikkat! Tarih 29.01.1992. Fotoğrafının altında şu mesaj var: “Selam benim adım Sevinç’tir. 9 yaşındayım. Hocalı’da yaşıyorum.”

Bizlerin aklına Hocalı deyince acıdan başka bir şey gelmez. O yüzden profildeki güler yüzlü çocuk içimde bir burukluğa yol açıyor. Merakla devam ediyorum profilde gezinmeye. 30 Ocak 1992 tarihli paylaşımda Sevinç bu kez Hikmet babasını ve Elmira Nenesi’ni bizlere tanıtıyor. 31.01.1992’de 7 yaşındaki dostu Asif’i tanıyoruz. Ve 01.02.1992’de ilk video paylaşılıyor. İşte şimdi olay aydınlanmaya başlıyor. Videonun başında “1992 yılında Hocalı’da küçük bir kızın İnstagram hesabı olsaydı” yazısıyla birlikte birazdan izleyeceklerimizin bir kolajı yer alıyor. Bu haliyle vizyona yeni girmiş bir filmin tanıtımını andırıyor. Etkileyici bir fragman.

Tarih 02.02.1992. Sevinç vlog çekip bizlere günlük yaşantısını anlatmaya karar verdiğini anlatıyor. “Selam dostlar, benim adım Sevinç’tir.”… Sevinç, adına yaraşır şekilde sevinçle yaşadığı yeri ve aile üyelerini tanıtıyor. Babasının yanına geldiğinde çocukça bir coşkuyla onu da görüntüye yansıtıyor. Bu esnada arka planda bir patlama sesi duyuluyor. Babanın yüzündeki endişeyi ve korkuyu anlayabiliyoruz. Ama Sevinç’in yüzündeki gülümseme bozulmuyor. Sevinç bunun bir kutlama fişeği olduğu düşünüyor! Kendisini uzaklaştıran babasının sözüne uyup giderken şöyle söylüyor: “Babam bana söz verdi. Benim de ad günümde fişek patlatacak.”

Her gün paylaşılan videolarda, Hocalı’daki yaşamın gitgide nasıl bozulduğu, insanların tedirginliği, çocuklarını hem fiziken hem de psikolojik açıdan korumak için başvurdukları yolları görüyoruz. Ama hep arka planda. Mesela Sevinç ve Asif neden her gün patates yemek zorunda olduklarını sorguladıklarında Baba tüm kederini gizleyerek, patatesin bol vitamin barındırdığı için bol bol yiyenin kolay kolay hastalanmayacağını anlatıyor. Başka bir videoda Sevinç evdeki eşyaları tanıtırken, telefonun, televizyonun ve radyonun uzun süredir çalışmadığından dem vuruyor.

Olayı anladığımda kurguya ve küçük kızın yeteneğine şapka çıkardım. Bu profil “Hocalı için adalet Kampanyası”nın soykırıma dikkat çekmek için hazırladığı bir proje imiş. Hazırlayanlar, daha önce Naziler tarafından katledilen Yahudilerin anısına yapılan bir projeyi örnek almış.  Orada da Eva adlı bir kızın günlüğü var. Sevinç’in günlüğü de bunun bir uyarlaması. Fikir orijinal olmasa da etkileyici ve çok anlamlı.

Hocalı katliamını hep acı dolu fotoğraf, belge ve belgesellerle biliriz. Ama bir kısım bunları görmez, duymaz, zahmet çekip okumaz, izlemez. Bir araç lastiği markasının marka ismini açık açık kullanmadan klipli bir şarkı ile yaptığı reklamın etkinliğini belki hatırlarsınız. “Sevinç’in hikayeleri” de böyle bir çalışma olmuş. Bu bakımdan herkesin kolayca ulaşabileceği, en ilgisizin bile “ay ne şeker şey” diye paylaşabileceği ve kısa bir sürede viral olabilecek bir yol seçilmesi akıllıca.

Bir derdi anlatmanın bin bir türlü yolu var. Yazının başında da söylediğim gibi sanat bunun en etkili yollarından biri. Tabi bir de bir önceki yazımda belirttiğim etiketler denizinde boğulmadan, sosyal medyanın gücünü sanatla birleştirebiliyorsanız; elinizde sesinizi duyurabileceğiniz mükemmel bir megafon var diyebiliriz.(Şerh düşüyorum, muhatabın kafayı kumdan çıkaracağından şüpheliyim.)

İşte Hocalı’da Sevinç’in günleri böyle geçip gidiyor. Ne zamana kadar? Muhtemelen Hocalı’nın “sevinci’nin” söndüğü, 613 kişinin katledildiği o meşum 26 Şubat gününe kadar. Sonunu bildiğimizden bizim için bu bölümleri izlemek ızdıraplı olacak ama umalım ki kampanya amacına ulaşsın, Hocalı’nın sesi dünya kamuoyunda duyulsun.

Hocalı’da katledilen insanlarımızın aziz ruhlarına saygıyla…

 

Yazar

Şadiye Okur

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar