Gerçeği görmek ya da kafayı kuma gömmek

Birçok konuda bilimsel araştırmalar ile konuşan hatta çığlık atan bilim insanları var; bazı şeylerin yanlış gittiğini olanca gücüyle haykıran aydınlar var. Hiçbir şeyi değiştiremediğimize göre sesleri bu karmaşa içinde kayboluyor olabilir mi?


Bu başlığı bana izlediğim bir film yazdırdı. Başlık da gerçek ve gerçeğe bakışımızı uzun uzun düşündürdü. Film kareleri ile birlikte yaşadıklarımız geçti gözümün önünden. Sanatın gücünü bir kez daha anladım.

Saatlerce konuştuğumuz ama bir türlü çözüme varamadığımız konuları sanat eserleri ne güzel işliyor. Çözüm buluyorlar diyemiyorum elbette ama en azından derdimizi derli toplu anlatabiliyorlar. Bazen beş dakikalık bir şarkı ile bazen ufacık bir karikatürle bazen bir kıta şiirle bazen de iki saatlik bir filmle ya da bir edebiyat eseriyle… Tabi ki bunların hepsi anlamak isteyene. Anlamak istemeyene söyleyebilecek sözüm yok.

Konuyu dağıtmadan başlığa ilham veren filme geleyim. Kıyametlerin koptuğu bir anda, üç-beş Amerikalı sıradan insanın dünyayı kurtarıp kahraman olduğu filmler bana hiçbir zaman çekici gelmemiştir. Hele hele Amerikan’ın vicdanını rahatlatmak ya da daha doğru deyimiyle kamuoyu önünde kendi ırkçılığını maskelemek için başkan (ya da önemli görevliler) rolünde siyahi karakterlerin tercih edildiğini düşündüğüm filmlerden hiç haz etmem. Söz konusu film de Amerikan yapımı fakat başta bahsettiğim yargılardan epey farklı. Filmin sonunu söylemek doğru olmaz ama en azından başkan siyahi değil bunu söyleyebilirim.

“Don’t look up”

Netfliks’te yayınlanan, başrollerinde Leonardo DiCaprio ve Jennifer Lawrence’in yer aldığı “Don’t look up” filminden bahsediyorum. Niyetim filmi analiz etmek ya da övmek değil. Sadece izlerken yaşadıklarımızla paralellik gösteren birçok nokta gördüğüm ve çoğumuzun rahatsız olduğu konuları ustalıkla işlediğini düşündüğüm için bahsetmek istedim.

Film yaklaşan bir felaketin önlenmesi için girişilen mücadeleyi anlatıyor. DiCaprio filmde uzay bilimci Randall Mindy, Jennifer Lawrence ise onun doktora öğrencisi Kate Dibiasky rolünde. Filmin başlangıcında Kate, izleme yaptığı normal bir günde olağan dışı bir gök cismi ile karşılaşır ve durumu ekibiyle paylaşır. Bu bir kuyruklu yıldızdır. Ekip uzun yıllardır beklenen kuyruklu yıldızın görülmesini coşku ile karşılar. Fakat ters giden bir şeyler vardır. Ekibin lideri Randall durumu fark eder ve yalnızca Kate ile paylaşır. Kuyruklu yıldız dünyaya doğru hızla gelmektedir. Hesaplamalarına göre altı ay sonra dünyaya çarpacaktır. İkili elde ettikleri sonuçlar karşısında dehşete kapılır. Sonrasında olayı önlemek ve hatta bundan önce olayın ciddiyetini anlatabilmek için giriştikleri mücadeleyi görürüz.

Mücadele boyunca bilimsel bir gerçeğin insanlar nezdinde ne ifade ettiğini, yönetenlerce ne kadar ciddiye alındığını ve en önemlisi de bu çağın gerçeği sosyal medya etkisini de açık şekilde görebiliyoruz. Öyle ki filmi izlerken yer yer “Aa evet bak şu olayda da böyle olmuştu” demek mümkün.

Benzer bir hikâyeyi daha önce bize Cengiz Aytmatov Kassandra Damgası adlı eserinde anlatmıştı. Çağını aşan bir roman olarak değerlendirdiğim eserde, bilimsel bir keşif yapan uzay rahibi(Bilimsel araştırma yapmak amacıyla uzaya çıkan Rus ekibin içinde yer alan Andrey Kriltsov, görev bitiminde uzayda inzivaya çekilmiş ve kendine bu ismi vermiştir) ve bu keşfin doğruluğunu savunan bilim insanının inandığı düşünceyi anlatmak için verdiği mücadeleyi, bu mücadelenin karşısında siyasetçilerin nasıl konumlandığını görürüz. Bu açıdan “o zamandan bu zamana değişen pek de bir şey yok” demeden geçemiyor insan.

Kafasını kuma gömenler

Tekrar filme dönelim. Kate ve Randall’ın tespitlerine göre 6 ay içinde kuyruklu yıldız dünyaya çarpacaktır. Bunu önlemek için yetkili birimler ile irtibata geçen ikilinin, durumu Amerikan başkanına aktarması süresince yaşadıkları onlar için epey şaşırtıcıdır. Böylesi bir felaket haberi karşısında bekledikleri tepkiyi alamayan bilim insanları, gerçeği kamuoyuyla paylaşmak için yollar arar. Bu yollardan biri de ülkede çok izlenen bir gündüz kuşağı programıdır. Bilim insanları izlenme oranı yüksek fakat kalitesi epey düşük bu programa katılmaya karar verir.

Konu bu programda gündeme getirilir fakat birçok magazin konusunun içinde ciddiyetsizce geçiştirilir. Kate, içine düştüğü durumu kabullenemez. Tepkisini açık ve sert bir biçimde ortaya koyar. Bu tepki karşısında sunucunun söylediği şu manaya gelen söz önemlidir: “Biz burada acı olayları halka eğlenceli şekilde sunarız. Buna ancak böyle katlanabiliriz.” Tanıdık geldi mi?

Program sonrasında sosyal medyanın gücünü görmeye başlıyoruz. Her ciddi olayı alıp, ciddiyetsiz şekilde işleyen bir ortamda Kate’in söylediği bütün bilimsel gerçekler sabun köpüğü misali kaybolacak, akıllarda yalnızca reyting yükselten çıkışı kalacaktır. Sosyal medyada hakkında hızlıca linç kampanyası başlatılır. İlk defa sosyal medyanın bu yüzü ile karşı karşıya gelen bilim insanının her şeyi bilebilen(!) sosyal medya kullanıcılarının mesajlarını şaşkınlıkla karşılaması bana Twitter’da uzman kişilere uzmanlık alanları ile ilgili ukalalık eden hesapları hatırlattı. Belki karşılaşmışsınızdır. Bence en çarpıcı örneği TRT’de yayınlanan tarih dizisini eleştiren tarih profesörü Ahmet Taşağıl’a diziyi seven bir kullanıcının “Sen kim oluyorsun?” diye tepki göstermesiydi.

Program sonrasında Randall’ın okuduğu şu minvaldeki mesajlar da çok tanıdık geldi mesela: “Hükumet hürriyetimizi ve silahlarımızı elimizden alsın diye Yahudi milyarderler bu kuyruklu yıldızı icat ettiler. #korkmayın.” Tanıdık geliyor mu?

Sloganlardan “Hashtag”lere

Cemil Meriç “Bu ülke” adlı kitabında: “İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yönetir. Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır, slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir.” diyor. Sloganların eskisi kadar etkin olduğunu düşünmüyorum artık. Sosyal medyanın henüz hâkimiyet kurmadığı zamanlar için geçerli ve uzun vadeli bir çığlıktı denilebilir belki. Sloganların yerini hashtagler aldı demek ne derece doğru emin değilim ama Cemil Meriç’in ifadesinde slogan yerine #hashtag/etiket düşününce de anlam çok değişmiyor gibi. Özellikle “Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı…” cümlesi etiketlerin işlevleri ile doğrudan ilintili gibi. Karanlık kinler birbirine saldırtmak için sosyal medyada gruplar oluşturuyor ve bu gruplar tam istedikleri gibi çatışıyorlar.

Gördüğüm fark ise sloganın uzun vadede geniş bir kitle tarafından kullanılması, etiketlerin de olsa olsa bir hafta gündemde kalabilmesi. Ne kadar ciddi olursa olsun bir konu en fazla bir hafta konuşulup unutuluyor. Yerine hızla yeni olaylar, yeni polemikler geliyor.

Nereye bakacağımıza kim karar verir

Konudan çok fazla uzaklaşmadan filmle paralellik gösterdiğini düşündüğüm birkaç husus daha var aklımda yer eden, onları da aktarıp yazımı bitireyim.

Amerikan seçimlerinde kullanılmak üzere bir malzemeye dönüştürülen ve ustalıkla kullanılan gök taşı gerçeği öyle manipüle ediliyor ki, bir ara bilim insanının bile şirazesi kayıyor. Bir müddet, gök taşından faydalanılabileceğini yayan kampanyanın içinde yer alsa da tekrar gerçeğin kucağına dönüyor. Filmde tehlike gökyüzünden geldiği için bilim insanları, insanları ikna etmek için göğü göstererek “Yukarı bak!” diye adeta çığlık atıyor. Karşılığı ne oluyor dersiniz?!

Gökten gelecek felaketten bile maddi kazanç elde etme düşüncesine sahip kapitalist sistemin en büyük bağışçısı(!) iş adamının yönlendirmeleri ile gerçek çarpıtılarak “Yukarıya bakma!” etiketi hızlıca yayılıyor. Bununla ilgili kampanyalar, reklamlar yapılıyor. Sonuçta toplum, bilimin söylediğine inanarak “Yukarıya bakanlar” ve iktidarın söylemine uyarak “Yukarıya bakmayanlar” diye ikiye ayrılıyor. Tanıdık geldi mi?

Gerçek her zaman bir gök taşının dünyaya çarpması kadar çarpıcı olmayabilir. Bazı gerçekler dünyayı etkilediği gibi bazı gerçekler sadece bir bölgeyi etkiler. Gözlemler de sorgulanabilir ve belki yanlışlanabilir. Fakat bilimin çığlığını bu çılgın gürültü içinde kaybettiğimizde konuyu zamanında tartışabilecek miyiz?. Birçok konuda bilimsel araştırmalar ile konuşan hatta çığlık atan bilim insanları var; bazı şeylerin yanlış gittiğini olanca gücüyle haykıran aydınlar var. Hiçbir şeyi değiştiremediğimize göre sesleri bu karmaşa içinde kayboluyor olabilir mi? Ya da herkes her şeyin farkında ama kafasını kuma mı gömüyor. Sizce?

“Yukarı bak”/”Yukarı bakma” gibi gürültü yaratan etiket cümlelerine ülkemizden örneklerle yazımı noktalıyorum. Umarım nereye bakacağımıza yalnızca aklımızla ve sağduyumuzla karar verebiliriz. Saygılar.

Korona ile ilgili bilimsel verilere karşı tez: Bill Gates’in icadı…

Küresel ısınma/iklim değişikliği: Küresel çetelerin oyunu…

Müsilaj: Süpürdük bitti…

Sığınmacılar: Irkçısınız…

Ekonomi kötü: Dış mihraklar, içimizdeki hainler, dönerciler, Sezen’in dili…

Hayat pahalı: Telefonunu çıkar!…

Doğalgaz faturası: Karadeniz’de rezerv bulduk, Batı bizi kıskanıyor…

Elektrik yok: Hamdolsun bu ülkeye elektriği biz getirdik… Eskiden tüp kuyruğuna girerdik…

 

 

 

Yazar

Şadiye Okur

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar