Türkiye’de Olan Biteni 13 Yıl Önceden Bilen Kâhinler: Morton ABROMOWİTZ, Graham FULLER, Henry BARKEY – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Bilgi Şöleni’ne Davet: Şehir Hastaneleri   • Vefatının 7. Yılında Prof. Dr. Turan Yazgan Anılıyor

Türkiye’de Olan Biteni 13 Yıl Önceden Bilen Kâhinler: Morton ABROMOWİTZ, Graham FULLER, Henry BARKEY

A.B.D. Ne Planla(mış)dı, Türkiye’de neler oluyor? Çok çarpıcı ve aynı zamanda kırıcı bir soru değil mi? Ama “Türkiye’nin Kürt Meselesi” kitabını okumaya başlayınca bu soru tam yerine oturuyor. Kitabın yazarları Graham Fuller ve Henri Barkey bu kişilerin kimler olduğu hakkında açıklamaya gerek olduğunu sanmıyorum. Konuyla biraz(cık) ilgili olanlar için bile çok tanıdık isimlerdir. Kitabın önsözü […]

2 Ekim 2011
Hakan Paksoy

A.B.D. Ne Planla(mış)dı, Türkiye’de neler oluyor? Çok çarpıcı ve aynı zamanda kırıcı bir soru değil mi? Ama “Türkiye’nin Kürt Meselesi” kitabını okumaya başlayınca bu soru tam yerine oturuyor.

Kitabın yazarları Graham Fuller ve Henri Barkey bu kişilerin kimler olduğu hakkında açıklamaya gerek olduğunu sanmıyorum. Konuyla biraz(cık) ilgili olanlar için bile çok tanıdık isimlerdir.

Kitabın önsözü 1991 yılında Türkiye’den ayrılan eski ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz tarafından yazılmış ve ilk basımı ise 1998 yılında ABD’de yapılmıştır. 98’de ABD’de basılan kitap Türkçeye ancak 2011 Eylülünde çevrilmiş, ilk baskısı Profil yayınlarından çıkmıştır.

Kitapevinde dolaşırken yazarları dikkatimi çeken kitabı aldım ve daha Önsöz(ler) ve Giriş bölümünde beynime çiviler, yüreğime oklar saplandı, daraldım… İçimde volkanlar patladı. Kitabın daha ilk sayfasını geçemeden bu yazıyı kaleme alma ihtiyacını hissettim.

Yazarlar kendi önsözlerine “Her şeyden önce bu bir siyasi çalışmadır.” diyerek başlıyorlar. 1998’de – hem de Türkiye için yapılmış- böyle bir çalışmanın 2011 de yani 13 yıl sonra Türkçe olarak yayımlanması çok dikkat çekici. Bana vaktin geldiğini düşündürdü. Hani infaz günü idam mahkûmunun hücresine sabah gün doğmadan gelirler, kararı yüzüne okurlar ya… Her neyse…

Abramowitz Önsöz’e “bu kışkırtıcı kitabın konusu, Türkiye Kürtlerinin sorunlarının nasıl aşılabileceğidir.” diye başlıyor. (Burada dikkatinizi yeniden tarihe çekmek istiyorum.1998’de Irak’ta hala Saddam işbaşındadır.) Bu demektir ki Irak‘ta yaşayan Kürtlerin problemleri ya çözülmüş ya da ABD için Türkiye’de yaşayan Kürtlerin ki kadar önemli değildir. Büyükelçi yazarların ağzından; “’Ülkenin mevcut sınırları içerisinde’ (1) yasal bir Kürt kimliğini ortaya koyan,(2) güneydoğudaki mevcut askeri yaklaşımı çarpıcı biçimde azaltan ve değiştiren,(3) Kürt siyasi partilerini taciz etmek veya koruyan,(4) Kürtlerin kendi dillerinde eğitim almalarına imkân veren ve (5) merkezi idareden yerel idareye geçen bir çözüm talep ediyorlar.” Benim bunlardan daha iyi bir önerim yok diyor. Ve devamında; ”Bugün çok sayıda Türk hala ABD’nin Türkiye’yi bölmeye ve ülke toprakları üzerinde bir Kürt devleti kurmaya çalıştığına inanmaktadır.(…) Bu tür bir planın varlığını ne kadar inkâr ettiysem de insanlar buna belirli ölçüde kuşkuyla yaklaşıyorlardı(…)

Haydi, bu satırlar üzerine kuşkularınızı yok edin bakalım, ne kadar başarılı olabileceksiniz?

Büyükelçi; terör ve terörist ifadelerini hiç kullanmamakta hep “Kürt isyancılardemekte “insan hakları ihlallerinin yapıldığını” vurgulamaktadır. “İsyancılar (…) ihtiyaç duyduklarında Irak’ta uluslararası denetim altındaki uçuşa kapalı bir alana sığınıyorlar.” diyerek, ABD’nin teröre desteğini –zımnen de olsa- resmileştirmektedir.

Yazarların kendi önsözleri; ”Her şeyden önce, bu eser siyasi bir çalışmadır. Türk politika yapıcıları ve Türk toplumu, ayrıca Türkiye’nin dostları ve müttefiklerinin ülkenin Kürt nüfusu arasındaki huzursuzluktan kaynaklanan sorunlarını incelemek üzere tasarlanmıştır.” denilmektedir. Burada, hemen, art arda sorulması gereken soru ortaya çıkmaktadır:

  1. Böyle bir konuda “siyasi çalışma” yapmak Türkiye’nin içişlerine karışmak anlamına gelmekte değil midir? Yoksa bu çalışma ısmarlanmış bir çalışma mıdır? Ismarlandıysa ısmarlayanlar kim ya da kimlerdir?
  2. Bu “Türk politika yapıcıları” kimdir?
  3. Bu çalışma ”Türk politika yapıcılarına” verilmiş midir?
  4. Türk politika yapıcıları” bu çalışmaları değerlendirmişler midir?
  5. Bu çalışmadaki ”çözüm teklifleri”ne yönelik plan uygulanmakta mıdır?
  6. Neden, “Türk toplumu” için yapıldığı söylenen bu çalışma tam 13 yıl sonra “Türk toplumu”nun bilgisine sunulmuştur?
  7. Türkiye’nin dostları ve müttefiklerinin Türkiye’nin Kürt nüfusu içindeki huzursuzluktan kaynaklanan sorunları” nelerdir?

Bu soruların cevabı, Türkiye’de olan biten hakkında biraz kafa yorup düşünen herkes tarafından verilebilecek/verilmesi gereken sorulardır.

Yazarlar; “Türk yönetiminin Kürt sorununu tatmin edici biçimde ortadan kaldırma kabiliyetinin korunması gerektiğinin” altını çizerek ”Toprak bütünlüğünün korunmasına çok önem veriyoruz; dünyada pek çok ülkenin yıkıcı etnik isyanlar ve ayrılıkçı eğilimlerle boğuştuğu bir çağda eğer mümkünse birleşik bir Türk devleti içerisinde çözüme kavuşulmasından yanayız. Çatışma nedeniyle Türk ve Kürt taraflarındaki can kayıplarından da endişe duyuyoruz.” demektedirler.

Tek başına ”Kabiliyetin korunması” ifadesi için sayfalarca yorum yapılabilecek iken üzerine neredeyse kitap yazılabilecek bir paragraf karşımızdadır ve mesaj alenen ve fütursuzca verilmektedir.

Öncelikle “toprak bütünlüğünün korunması”na önem veren “dostlarımız” karşımızdadır ki bu cümle daha fazla dediklerimiz yapılmazsa “toprak bütünlüğü”nüz tehdit altındadır şeklinde okunmalıdır. Çözüm olarakta nihai teklif (dayatma) “birleşik bir Türk devleti”dir. Aksi takdirde can kayıpları tehdidi de açıkça yer almaktadır.

Birleşik Türk devleti” ifadesinde, hemen, (Türk ya kardeşim) hissi uyanmaktadır ama bunu diyecekler hemen birleşikten kastın kiminle olduğunu açıklamalıdırlar. Tabii, cevabı “Kürtlerle” olacaktır. İşte o devlet Türk devleti değildir, ortaklık devletidir ve adı açıklanmamaktadır. Herhalde O’na sıra daha gelmemiştir.

Önsöz’de tehdit devam etmektedir. “İnsan haklarını ihlal etmesi Türkiye’ye Avrupa ve Washington’da siyasi bedeller ödetecektir.(…) Devlet politikaları bu insanların [Kürtlerin] temel ihtiyaçlarını layıkıyla karşılayamazsa Türkiye’nin devlet olarak bütünlüğü tehlikeye girecektir.(…) Türkiye’nin istenmeyen bir sonuçla karşılaşmasını hiç ümit etmiyoruz.

Her şey yorum bile yapmaya hacet kalmadan gayet net, açık ve anlaşılır bir biçimde ortadadır. “Uzun yıllarını Türkiye üzerine profesyonel çalışmalara ayırmış ve yine uzun süreler Türkiye’de kalmış” yazarlar tarafından “Özellikle Kürt meselesiyle ilgilenen, hatta meselede aktif rol oynayan Kürtlerle [sorunun asıl kaynağı]” görüşülerek yapılan bu çalışmanın en doğru cümleleri “yaptığımız çalışmalar sonunda Kürt çatışmasının esasen etnik bir sorun olduğu”dur.

Çalışma da İsrail-Filistin sorunu ile benzerlikler kurulmaktadır. Bu yaklaşım doğru değildir. İsrail ve Filistin halkları kadim tarihten bu yana farklıdır, çatışma içindedirler; dinleri, dilleri ve mensup oldukları medeniyet daireleri ayrılığı, başkalığı olan iki toplumdur.

Türk ve Kürt –ki ben bu ayrımı bile incitici buluyorum- en az bin yıldır birlikte “biz” olmuşlardır. Yazarlar da “75 yıldır yasal eşitlik temelinde” yaşanıldığını vurgulamaktadırlar.

Gerilla örgütlerinin geçirdikleri evrim vs. denilmektedir. Filistin’de işgal edilmiş topraklar ve dolayısıyla bir özgürlük hareketi vardır. Fakat Türkiye’de birlikte yaşanılan bir vatan söz konusudur.

Önsözün en çarpıcı cümlelerinden birisi “Türk devleti zaman içerisinde hamlelerini yaparak kendi seçimlerini gerçekleştirecektir.” ifadesidir. Ümit ederiz, umarız gibi temenni içeren ifadeler kullanılmayan bu cümlenin yaptırım gücünde hissedilen keskinliği öfkeden gözlerimizi yuvasından fırlatacak cinstendir. “(…) Türkiye’deki Kürt meselesi bugün ABD için çok önemli bir ülkedeki etnik şiddet olgusunun en önemli örneklerinden biridir.” İfadelerle birlikte anlam daha da derinleşmektedir.

Türkiye Neden Bu Kadar Önemli?

Çalışmanın Giriş bölümü bu soruyla açılmaktadır.

Sorun “Anayasasına göre etnik ayrımda bulunmadan yalnızca ‘Türkiye vatandaşlarından’ oluşan bir devlette etnik ve dilsel farklılıklara sahip büyük Kürt azınlığının rolüyle ilgili bir mesele” şeklinde tanımlanmaktadır. Anayasasında “etnik ayrımcılık” olmayan bir devletin yapısını “etnik ayrılıklar” üzerine “yeniden kurgulamasının” doğru olacağı söylenmektedir. Bu “etnik azınlıkların[Kürtler] asimile” edildiğini iddia etmekte “asimilasyon sürecini yürütmekte ne kadar başarılı olunabilir? diye sorulmaktadır.

Aslında bu sorunun cevabı yine yazarlar tarafından verilmiştir. Çalışmanın esasına girilirken ilk cümlelerde Kürtler elbette bin yıldan aşkın süredir farklı bir halk ve topluluk olduklarının bilincindedirler.” diyerek bir gerçeği açığa çıkartmaktadırlar. “Asimile” edilen halk nasıl böyle bir “farkındalık” içinde olabilir? Bunun cevabını da bugünü anlatırken “yeniden” kelimesini kullanarak suçu, gizlice, Cumhuriyet’e yükleyerek vermektedirler.

Meselenin etnik olarak Türkiye ve komşularının sorunu olduğunu söyleyip ardından “Böylece, bir ülkedeki halkın istekleri doğrudan sınırın ötesindeki azınlık gurubunun istekleri ile eylemlerini de etkilemektedir. Bu halklardan herhangi birinin etnik birleşme hususunda bulunacağı hak iddiası bir ülkenin topraklarının ayrılmasından öte söz konusu bölgedeki uluslar arası sınırların geniş ölçüde yeniden çizilmesi anlamını taşır.” Diyerek aba altından sopa göstermeye devam etmektedirler. Coğrafyamızda yaşananlar bu bilgilerden sonra tekrar bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

Türkiye gibi devletler “(…) etnik gurubun[ların] her türlü isyancı milliyetçilik ve ayrılık hareketlerini önleyebilmek adına (…) ya özgürlükçü politika geliştirmeyi öğrenecekler ya da sürekli isyan, şiddet olayları yaşayacaklardır.

Kırk katır mı kırk satır mı? Ama daha bitmemiştir.

Yazarların Önsözündeki “Kürt sorununu tatmin edici biçimde ortadan kaldırma kabiliyeti “ Giriş bölümünde: “Devlet yönetiminin yapısını ve iç etnik çatışmayı çözebilme kabiliyeti”ne dönüşmüştür.”Devlet yönetimin yapısı” ifadesi oldukça manidardır. ”İç etnik çatışma” tehdidi ile beraber kullanılması yazılı olmamakla birlikte yapılmama ihtimaline karşı tehdit algılaması yaratmaktadır.

Devamında; “Türkiye’nin(…), anayasada homojen olarak ifade edilen toplum yapısından resmen tanınmış çok uluslu bir yapıya geçişin kolaylaştırılmasında demokratik kurumlara büyük sorumluluklar düşecektir.” Bu ifadelerden nelerin kastedildiğini, Cumhurbaşkanı tarafından bir ay içinde iki defa kabul edilerek çalışmaları hakkında bilgi veren ve talimatlarını aldıklarını söyleyen Ekopolitik Derneği’nin, Genel Koordinatörü Tarık Çelenk’in “Türkiye içyapısını dış politikasına uygun geliştirmek zorunda. Ortadoğu’da yaşayan 30 milyon Kürt’ün hamiliğine soyunacaksak, içyapımızı buna göre düzenlemek zorundayız. 1“ sözlerinde anlamak mümkündür.

Politik Psikoloji derneğinin “Akil Adamlar” toplantısı* organizasyonu, TESEV’in hazırlattığı raporlar ve teklifler** Açık Toplum Vakfı ve daha onlarcasıyla örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Giriş bölümünün sonuna doğru “Osmanlı İslam yasasına göre Kürtler asla bir azınlık sayılmamışlardı.” denilmektedir. “Türkiye’nin çağdaş milliyetçilik ile çağdaş azınlık ve insan hakları normlarını geleneksel İslami görüşlerle bağdaştırmaya yönelik çabası, etnik ya da dini azınlıklar konusunda sorunlar yaşayan diğer Müslüman ülkelere örnek teşkil edecektir. (…) İslamcı Refah Partisi’nin eline milliyetçi Türklerin hassasiyetlerini rahatsız etmeden Kürtlerin farklı bir etnik gurup olarak kabul edilmelerini sağlayacak ‘İslamcı bir formül’ geliştirme fırsatı geçmişti. Ne var ki, (…) başaramayacaktı.”denilmektedir.

Burada yazarların teklifi biraz daha belirginleşmektedir; öncelikle farklılığın kabul ettirilip sonra “din” üzerinden tekrar birleşmenin sağlanması arzu edilmektedir.

Son olarak iki soru sorulmuştur; birincisi “ ABD insan hakları, demokratik yaşam ve en önemlisi Türkiye’nin gelecekteki varlığını sürdürebilmesi hususlarındaki kaygıları nedeniyle Türkiye’yi çözüme itme konusunda ne kadar baskı uygulamalıdır?

İkincisi; “ Batı’nın yakın bir müttefikiyle dünyada kendi devleti olmayan en büyük etnik gurubu içeren bu sorun gelip Batı’nın eşiğine dayanmıştır. Bu sorun Türkiye’nin mevcut sınırları içerisinde çözülebilir mi?

Batı ile Türk Medeniyeti ve İslam Medeniyeti’nin kadim tarihten bu yana devam ede gelen hesaplaşmasının en önemli anlarından birisi yaşanmaktadır.

Adamaların meseleleri Müslüman ile değil İslam’la, İslam’ın en güçlü, en mukavim, en cengâver ve en haklı temsilcisi Türk’ün bizzat kendisi iledir. Dolayısıyla Türk milleti zayıflatılmalı, bölünmeli ve hatta yok edilmelidir. Eğer Türk milleti çökertilirse İslam da çökecektir.

Hiçbir yoruma gerek kalmaksızın tehdidin büyüklüğü, baskının ne kadar ve nasıl olduğu, hangi aşamaya gelindiği yaşananlarla ortadadır. Burada; Türk politikacılarına düşen durumu yeniden değerlendirmek, Türk aydınına düşen de şapkasını önüne alıp düşünmek ve bu plan karşısına dimdik ayakta durmaktır.

 


1 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15520153.asp

* 24 Eylül 2011,Ankara toplantısı, Gazeteler

** Dağdan İniş – PKK Nasıl Silah Bırakır? Kürt Sorunu’nun Şiddetten Arındırılması, Cengiz Çandar

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları