“Yamtar’ın Almıla’sı” Sevgi Kafalı ile söyleşi – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Program İptali   • Açık Oturum: Söz Konusu-3

“Yamtar’ın Almıla’sı” Sevgi Kafalı ile söyleşi

Türk milliyetçilerinin
“Almıla’sı” Sevgi Kafalı ile
“Yamtar’ı” Prof. Dr. Mustafa Kafalı’yı da anlatan, Sayın Çınar Coşkunserçe’nin gerçekleştirdiği söyleşiyi yayımlıyoruz

25 Temmuz 2020

 

Referandumda Hayır Kampanyası Sırasında
Referandumda Hayır Kampanyası Sırasında

Türk milliyetçilerinin
Almıla’sı” Sevgi Kafalı ile
Yamtar’ı “ Prof. Dr. Mustafa Kafalı’yı da anlatan,  Sayın Çınar Coşkunserçe’nin gerçekleştirdiği söyleşiyi yayımlıyoruz.

Türkçülük ve Turancılık fikrinin bayrak isimlerinden Nihal Atsız’ın, “Almıla” lakabı taktığı, Türk milliyetçiliğinin sembol isimlerinden Prof. Dr. Mustafa Kafalı’nın eşi Sevgi Kafalı ile ülkücü hareketin tarihine ışık tutacak konuları konuştuk. Sevgi Kafalı Hoca, Nihal Atsız ile nasıl tanıştığından, Yusuf İmamoğlu’nun nasıl şehit edildiğine ve Başbuğ Alpaslan Türkeş’in, Mustafa Kafalı Hoca’ya ne zaman MÇP Genel Başkanlığı teklif ettiğine kadar sorduğum sorulara ayrıntıları ile cevap verdi.

Sevgi Kafalı, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in öğrencilik yıllarında ülkücü olup olmadığını ve BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’ye neden kırgın olduğunu da cesurca anlattı.

Daha bir çok konuda sohbet ettik.
Ben bu sohbetten çok keyif aldım.
Umarım sizler de okuduğunuz zaman keyif alırsınız

Atsız ile tanışma…

Çınar: Hocam, rahmetli eşiniz Mustafa Kafalı Hoca ile sizi Nihal Atsız mı tanıştırdı?

Sevgi Kafalı: Bir yanlış anlaşılma olmasın. Atsız Hoca, bizi evlendirmek maksadı ile tanıştırmadı. İşin o noktaya gelmesini istemem.

Çınar: O zaman siz Nihal Atsız ile nasıl ve neden tanıştınız, onu anlatır mısınız?

Sevgi Kafalı: Tamam en başından itibaren size anlatayım. Ben ilkokulu bitirdiğim sene, Nihal Atsız’ın muhteşem romanı Bozkurtların Ölümü’nü okudum. Orada, Yüzbaşı Sancar’ın bir öldürülme hikâyesi vardır. Bu beni çok etkiledi. Çinlilere esir düştükten sonraki kısımlar. Bu kısmı okurken de ağlaya ağlaya gözlerim şişti. O kadar etkilenmiştimki ilk gördüğüm Çinliyi öldüreceğim diye sözler söylediğimi hatırlıyorum.

Sonra lise yıllarımda Abdülhamit konusunda hocalarımla takıştım. Hele bir tane kadın hocam vardı, onu hiç unutmam, Lise son sınıfta hocam olmuştu. Bu hoca Abdülhamit aleyhine konuşurdu. Ben de bir keresinde, sınıfa Abdülhamit lehine yazan kitapları götürdüm. En üste de; Abdülhamit Han Gök Sultan diye Nihal Atsız Hoca’nın meşhur bir makalesi vardır, onu koymuştum. 1957 yılında çıkan Ocak Dergisi‘ydi en üstte olan. Hoca ders anlatıyordu. Sınıfa bir sorusu olan var mı diye sordu. Ben de elimi kaldırdım. Siz, Abdülhamit aleyhine konuşuyorsunuz ama bu kitaplar böyle yazmıyor dedim. “O ne demek” dedi. Ben babamın bütün kitaplarını götürmüşüm. İşte burada dedim. Hoca geldi baktı. “Hıh o mâlûm şahıs.” dedi.

Bizim dönemimizde de mâlûm, mahut kelimeleri komünistler için kullanırdı. Özellikle Peyami Sefa komünistler için kullanırdı. Hoca’nın, Nihal Atsız için “Mâlûm şahıs” demesi bana büyük bir hakaret gibi geldi. Biraz ters çıktım.

Neyse bu tartışma biraz büyüdü. Bizim zamanımızda lise bitirmelerinde her dersten imtihana girerdik. Üç dersten yazılı, diğer derslerden de sözlü olurduk. Ben bu tartışmayı yaşadıktan sonra arkadaşlara demiştimki ben hata yaptım. Bu Hoca bana bitirme döneminde sorun çıkarır. Bana imtihanda bu işi sorar ama ben imtihanda Abdülhamit’e hakaret etmeyeceğim dedim.

Abdülhamit aleyhine konuşmadım…

Çınar: Gerçekten de söylediğiniz gibi mi oldu?

Sevgi Kafalı: Evet öyle oldu. İmtihana girdim. Üç Hoca vardı. Diğer Hocalarım sorularını sordular. Benim tartıştığım Hoca da aynen tahmin ettiğim gibi, “İkinci Meşrutiyet” dedi ve durdu. Sesimi çıkarmadım soruyu aldım yerime geçtim. Benden önceki arkadaşımı sözlü yaptılar. Sıra bana geldi. İkinci Meşrutiyet dedim, bin dokuz yüz diyerek biraz düşünüyor gibi yaptım, sonra da 23 dedim. Takıştığım Hoca hemen atladı. “1923’te Cumhuriyet ilan edildi.” dedi. Ben bunu bilerek yapmıştım. Bin dokuz yüzü uzatarak söyledikten sonra, 23 deyince benim 1923 diyeceğimi sandı ve konuştu. Ben de sözüme 23 Temmuz 1908 yılında ilan edildi diyerek devam ettim. Abdülhamit aleyhine de bir laf etmedim. Sonrasında dışarı çıktım. Ben dışarı çıktıktan sonra içeride hocalar birbirlerine girmişler. Bu hatun tutturmuş benim sorumu cevaplamadı. Beni tanıyan çalışkanlığımı bilen hocalar da bildi diyerek karşı çıkmışlar. Nihayetinde Liseyi bitirdim.

Nihal Atsız’ı bulacağım!..

Çınar: Size Nihal Atsız sevgisi aşılayan bu olay mı oldu?

Sevgi Kafalı: Ben de o zaman kendi kendime bir söz verdim. İstanbul’a gidersem Nihal Atsız’ı bulacağım diye. Allah nasip etti İstanbul’dan okul kazandım ve gittim. Kız yurdunda kalmaya başladım. Liseden, Adana’dan arkadaşlarım var tabi. İlk yılın acemiliği dersler falan derken epey bir zaman geçti ve aylardan nisan oldu. Ben arkadaşlarıma dedimki ben Süleymaniye Kütüphanesi’ne gidiyorum. Biz dört kız arkadaşız. İkisinin erkek arkadaşı var. Çocuklar da aslen Kıbrıs’lılar. Dediler senin ne işin var Süleymaniye Kütüphanesi’nde? Ben orada birini göreceğim diyerek Nihal Atsız’ı anlatmaya çalıştım.

Çınar: Arkadaşların anlattıklarından sonra Türkçü oldular mı?

Sevgi Kafalı: Anlattım anlattım ama hiçbir şey anlamadılar Süleymaniye’ye gelene kadar. Girdim içeri Atsız’ı sordum, “Yok o şimdi burada değil, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde.” dediler. Orada yazmalara bakıyormuş. Neyse gittik orada bulduk. Atsız Hoca’yı tabi resimlerinden tanıyorum, yanına gittim. Ama nasıl tanışacağız, ne söyleyeceğiz bilmiyorum. Ben konuşmadan kafasını kaldırdı ve “Buyurun!” dedi. Aklıma o an bende bir kitabınız var, getirsem imzalar mısınız demek geldi.
Atsız Hoca, “Öyle mi hangi kitap o?” diye bir soru sordu. Ben de Türk Ülküsü dedim.

Türk Ülküsü…

Çınar: Atsız’ın, Türk Ülküsü liseyi yeni bitirmiş bir genç için biraz ağır bir kitap değil mi?

Sevgi Kafalı: Biliyorsunuz o kitapta makaleleri vardır. Evet, Liseyi yeni bitirmiş birinin okuyacağı kitaplar değildir. Kitap da yanımda değil. Atsız Hoca, “O kitap bende de var. Getirip imzalayayım.” dedi.

Çınar: Kitabı getirdi mi?

Sevgi Kafalı: Anlatayım. Arkadaşlarıma Atsız’ı anlatıyorum. Türkçü’dür, şöyle adamdır, böyle adamdır diye ama hiçbir arkadaşımın dikkatini çekmiyor. Sadece Mensure vardı. Konyalı muhacir bir arkadaşımdı. Sırf onun dikkatini çekti Turancılık. Bizim olan toprakların dışarıda kalması, soydaşlarımızın esir tutulması falan. Biz bu arkadaşımla Atsız’ın müdavimi olduk.
Kütüphaneye gidip gelmeye başladık. O sırada kitabı hazırlamış imzaladı ve verdi.

Çınar: Kitap duruyor mu? Yoksa kaybettiniz mi?

Sevgi Kafalı: Hayır hiç kaybeder miyim, sanıyorum İstanbul’daki evimizdedir.

Çınar: Nihal Atsız ile tanıştınız ve müdavimi oldunuz ama, Atsız Hoca’nın “Yamtar” dediği Mustafa Kafalı ortalarda henüz yok.

Sevgi Kafalı: Atsız, bize “Başka arkadaşlarınız var mı?” diye sordu. Sonra da evine davet etti. Davet ettiği hafta gidemedim. Buna çok üzüldüm. Evinde telefon vardır diye düşündüm. O zaman 01’den bilinmeyen numaralar sorulurdu. Sordum numarayı aldım. Aradım ve gelemeyeceğimizi anlattım. Bir de şöyle bir şey oldu. Hoca, “Adresi biliyor musunuz?” diye sordu. Ben de Feyzullah Caddesi Numara: 9 Maltepe diye cevap verdim. “Nereden biliyorsunuz” dedi. Ben de bütün milliyetçi dergiler, çıkış yeri olarak adreslerini orası olarak verirler. Oradan biliyorum dedim. Neyse lafı uzatmayayım.

Mustafa Kafalı ile tanışma…

Çınar: Evine ne zaman gittiniz?

Sevgi Kafalı: Önümüzdeki hafta gittik. Altı arkadaş birden gittik. Gittiğimizde Mustafa Kafalı da oradaydı. İlk kez orada karşılaştık. Yanında İsmail Hakkı Gökhun vardı. Şaman lakaplıydı. Sonra Ankara Tıp’ta Profesör oldu. Trabzonlu Kâmil Ekmekçi vardı. Onlar aynı evde kalırlardı. O kadar az ki Türkçü talebe, hepsi birbirini tanıyordu. Orada tanıştık.

Evlenme teklifi…

Çınar: Ne zaman evlenme teklif etti?

Sevgi Kafalı: Görüşmemiz devam etti. Ben Fen Fakültesi’nde talebeydim, o da Edebiyat Fakültesi’nde asistandı. İki okul arasındaki Hergele Meydanı’nda buluşurduk. Ama ben fazla gitmezdim. Sebebi de şu: Dayanamaz solcuların astığı afişleri yırtardım. İşte böyle geldik gittik evlendik. Bu süreçte, bana Mustafa Kafalı evlenme teklif etti. Ben de kabul ettim. Tanışmamız ve evlenmemiz böyle oldu.

Ben bütün bunları Atsız Hoca’ya da anlattım. İlk tanıştığımızda Atsız Hoca bana, “Kırımlı mısınız?” diye sormuştu. Ben de hayır Türkmenim deyip, kafamı şöyle bir atmışım. Rahmetli Atsız Hoca benim taklidimi yapardı. Evlendikten sonra da Edebiyat Fakültesi’ne geçtim. Fen Fakültesi’ni bıraktım.

Yusuf İmamoğlu öğrenci temsilci adayımız…

Çınar: Sağ sol çatışmalarının başladığı yıllardı değil mi? Ülkücü Hareketin ilk şehitlerinden Yusuf İmamoğlu sizin Fakültede öldürüldü. Öldürüldüğünde siz de orada mıydınız?

Sevgi Kafalı: Yusuf İmamoğlu’nun öldürüldüğünde ben de oradaydım.

Çınar: Olayı başından itibaren anlatır mısınız?

Sevgi Kafalı: Yusuf İmamoğlu öldürülmeden evvel öğrenci temsilcileri seçimleri vardı. Bizim adayımız rahmetli Yusuf İmamoğlu idi. Biz sanıyoruz ki okuldaki İslamcı arkadaşlar bize oy verirler. Ama ne gezer, her zamanki gibi yapacaklarını yaptılar ve solcularla birlikte hareket ettiler. Biz de bu seçimleri kaybettik. Bu seçimleri kazanmaları solculara bir cesaret bir özgüven verdi.

Çınar: Tam olarak yılını söyler misiniz?

Sevgi Kafalı: Yıl 1970. Ben fakülteyi bitirmişim. Oğlumuz Ertuğrul dünyaya gelmiş. İstanbul Üniversitesi’ne kütüphane memuru olarak işe girmişim. Oğlumuz Ertuğrul ilkokul birinci sınıfta. Olay günü onu da işe getirmişim. Ertuğrul babası Mustafa Kafalı’nın yanında, odası 3. katta. Ben de kütüphanedeyim 4. katta.

Ülkücü çocuklar odama geldiler. Dört kişiydiler. Allah rahmet eylesin Erhan diye bir arkadaşımız vardı. O benim odaya koşarak girdi. “Yusuf’u dövüyorlar” dedi. Öyle deyince benim odadaki ülkücüler koşarak aşağıya indiler. Ben de kalktım 3. kata indim. Kafalı’ya dedimki durum böyle böyle. Sen odanda bekleme Ertuğrul’u al çık. “Tamam” dedi. Çatışma çıkıyor.

Çınar: Silahlı çatışma o zaman mı çıkıyor?

Sevgi Kafalı: Hayır o zaman çıkmadı. Biz Kafalı ile tarih koridorundan geçip Türkoloji koridoruna geçeceğiz. Bir de baktık Yusuf İmamoğlu, koşa koşa yukarı çıkıyor. Arkasından da Komünistler koşuyor. Yusuf, Kafalı Hoca’yı görünce, “Hocam bunlar beni öldürecekler” diye bağırdı. Kafalı Hoca’da “Dur bakalım oğlum.” diyerek yatıştırmaya çalıştı. Ama komünistlerin azgınlığını görünce değişti.

Ben o günden önce de görmedim, o günden sonra da görmedim, Türkoloji koridorunun ortasında bir tabure duruyor, Kafalı bunu aldı ve bir hışım ile Yusuf’u kovalayan Komünistlerin üzerine attı. Komünistlerden üç beşi birden devrildi. Kafalı’nın o zamanki hâlini düşün. Dev gibi bir adam.

Çınar: Siz ne yaptınız?

Sevgi Kafalı: Çocuğumuz ufak, ben Ertuğrul’un elinden tutup Türkoloji koridoruna girdim. Genel kitaplık bölümüne girdik. Birkaç metre onlardan ayrıldık. Yusuf ile Kafalı da orada kaldı. Biraz sonra silahlar patlamaya başladı. Benim odamdan koşarak aşağıya inen dört ülkücü vardı ya.

Çınar: Kimlerdi onlar? İsimlerini verir misiniz?

Sevgi Kafalı: Vanlı Mehmet derdik. Mehmet Turan Akköprülü, sonradan TRT’de Daire başkanlığı yaptı. Namık Ayvalıoğlu vardı rahmetli oldu. Bunların ikisi psikolojide talebeydi. Aynı zamanda da memurdular. Namık Doçent oldu ve genç yaşta öldü. Tokatlı Vehbi vardı. Şimdi soyismini hatırlayamadım. Birde Turan Türkdoğru vardı. Bunların ikisinde silah varmış.

Benim odadaki bu dört arkadaş Türkoloji’deki asistanlar odasına girmiş mevzilenmişler. Kafalı Hoca ve Yusuf da buradalar.
Silahlı çatışma başladı. Onlar asistanlar odasında biz başka yerdeyiz ama yakınız. Rahmetli Kafalı Hoca hep anlatırdı. Namık demiş ki, “Hocam telaş etmeyin mermimiz çok.” sonra da cebinden bir mendile sarılı bir avuç mermi çıkarmış göstermiş.

Biz o zaman koridorun sonundayız. Silah sesleri bir zaman sonra durdu. Amil Çelebioğlu, pencereyi açıp bağırmaya başladı. Konyalı bir arkadaştı. Hacda bir çöküntü olmuştu ya orada vefat etti. Amil açmış pencereyi bağırıyor, “Ölü var yaralı var, ambulans çağırın!” biz bu tarafta kim ölü kim yaralı bilmiyoruz. Biz dışarı çıkamıyoruz kapıyı tutmuşlar. Hoca öbür tarafta kalmış.

Yusuf İmamoğlu şehit oluyor…

Çınar: Yusuf İmamoğlu nasıl şehit olmuş?

Sevgi Kafalı: Çatışma biraz durmuş. Yusuf İmamoğlu rahmetli demiş ki, “Hocam gittiler herhâlde. Çıkıp bir bakayım.” Kafalı Hoca dur oğlum nereye bakıyorsun demeye kalmadan, Yusuf kafasını kapıdan dışarı çıkarttığında bir mermi gelip boynundan giriyor. Çocuk kan kaybından gitti. Hastaneye yetiştirilseydi belki kurtarılabilirdi.

Üç kere ambulans geldi Fakültenin kapısına kadar. Komünistler dışarıda kapıları tutmuş ambulansları geri gönderiyorlar, ölü yok yaralı yok diyerekten.

Çınar: Polis içeri girip yaralıları çıkarmıyor mu?

Sevgi Kafalı: O zamanlar polis kendi kendine üniversitelere giremiyor, Senato karar verecek falan. Akşam üzerine kadar tabii orada kaldık. Sonra geldiler götürdüler Yusuf’u. Ben o gün dondum kaldım. Hiç ağlamadım. Ama ertesi gün gözümden bir yaş dökülmeye başladı, saatlerce ağladım.

Çınar: Türkolojideki asistanlar odasında kimler otururdu?

Sevgi Kafalı: O odada dört asistan otururlardı. Necmettin Haceeminoğlu’nun da aralarında bulunduğu dört arkadaş otururlardı. Allah rahmet eylesin Yusuf İmamoğlu işte böyle şehit oldu.

Doçentler Cuntası…

Çınar: Sonraki yıllarda ortaya çıkan bir “Doçentler Cuntasından” söz edilir. Eşiniz Mustafa Kafalı Hoca’nın da aralarında bulunduğu dört Doçentin, MHP politikalarının belirlenmesinde ve Başbuğ Alpaslan Türkeş üzerinde çok etkilerinin olduğu söylenir. Bu cuntada kimler vardı? MHP ve Türkeş üzerinde ne gibi etkileri olurdu? Doçentler cuntası ismini basın mı takmıştı?

Sevgi Kafalı: Yok yok basın değil. Allah rahmet eylesin Erol Güngör yazmıştı. Doçentler Cuntası deyince, Mustafa Kafalı, Erol Güngör, Necmettin Hacieminoğlu ve İktisat Fakültesi’ndeki arkadaşımız Mehmet Eröz kastedilirdi. Merhum Alpaslan Türkeş, bu arkadaşlarımız ile İstanbul’a geldiği zaman görüşürdü. Bu arkadaşlarımız, fikirlerini söylerlerdi. Hem Türkiye’nin sorunlarını tartışırlar hem de dünyadaki gelişmeleri takip eder analiz yaparlardı. Türkeş de bu arkadaşları dinlerdi. Doçentler Cuntası denilen arkadaşlarımız ülkemiz geleceği hakkındaki endişelerini de Türkeş’e anlatırlardı. Türkeş gelmeden önce telefon ederdi. “Az olsun” derse daha az bir kadroyu çağırırdık. “Fazla olsun” derse de daha çok arkadaşımızı çağırırdık. Ülke sorunlarına çareler arardık.

Çınar: Nerede toplanırdınız?

Sevgi Kafalı: Ya Necmettin Ağabeylerde toplanırdık ya da bizde. Biz Ataköy’de otururduk. Necmettin Ağabey de Fatih’te oturuyordu.

Çınar: Başbuğ Alpaslan Türkeş ve Mustafa Kafalı yakınlığı demek o dönemden geliyor.

Sevgi Kafalı: Evet.

Türkeş, Kafalıya Genel Başkanlık teklif etmişti…

Çınar: Hocam, ben yeniden sözü MHP’ye getirmek istiyorum. Başbuğ Alpaslan Türkeş’in Kafalı Hoca’ya o yıllardaki adı ile MÇP Genel Başkanı olması için ısrar ettiği hep konuşulur. Gerçekten böyle bir teklif oldu mu?

Sevgi Kafalı: Evet oldu. Hem de bir buçuk sene her görüşmemizde bunu söyledi, bu teklifi yaptı.

Çınar: Hoca neden kabul etmedi? Kabul edilmeyecek bir teklif değil.

Sevgi Kafalı: Bu teklifin bir bölümü basına da sızdı. Günlük gazetelerde yazıldı. Nokta diye etkili bir dergi vardı, orada yazıldı. Kafalı, “Hayır benim mazeretim var. Ben cepheye, cephane yetiştiriyorum. Benim talebelerim var. Doktora yapıyorlar, doçentlikleri var. Onları yetiştirmem daha önemli.” derdi. Bu nedenle de kabul etmedi. Başbuğ Türkeş’e de, “Sizlerin siyasî yasakları nasıl olsa kalkar, partinizin başına nasıl olsa dönersiniz” derdi. İçine doğmuş sanki, öyle de oldu sonunda da. Yasaklar kalktı. Başbuğ Türkeş de partisinin başına geçti. Ama o dönem o kadar çok telefon aldık ki kabul et diye. Evimiz de aynı dilekte bulunan insanlarla doldu taştı.

Çınar: Hocam, insan yetiştirilmesine, bilim adamı yetiştirilmesine çok önem verirdi değil mi?

Sevgi Kafalı: Evet hem de çok önem verirdi. Sanıyorum yüz kadar öğrencisi Profesör olmuştur.

Çınar: Hocam, Kafalı Hoca’nın doktora öğrencilerinden birisi, hâlen önemli bir siyasî partinin genel başkan yardımcısı. Bir keresinde Hocam, şimdi genel başkan yardımcısı olan öğrenciniz de şöyle bir açıklama yapmış diyerek takılmaya çalıştım. Mustafa Kafalı Hoca, Allah rahmet eylesin o gür sesi ile, “Bırak şu serseriyi” diyerek çıkıştı.

Sevgi Kafalı: Evet iyi demiş. Ben de ona serseri diyorum.

BBP’li Destici sözünden döndü…

Çınar: Hocam, sizler bir de BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’ye kırgınsınız sanıyorum.

Sevgi Kafalı: Evet hem de çok kırgınım. Biliyorsun, Anayasa’dan Türk adı çıkarılmasın diye milliyetçi aydınlar olarak bir bildiri hazırlamıştık. Sen de imzalamıştın. O zaman Destici’yi aradım. Böyle bir bildiri hazırladık, sen de olacaksın dedim. “Tabii ki” dedi. Sonra da “arkadaşlara da bir danışayım” dedi. Ben de tabii ki imzalarım dediği için ismini Sadi Somuncuoğlu’nun bürosuna yazdırdım. Biz bildiriyi yayımladık. Basın toplantısı yaptık. Türkiye’de büyük ses getirdi. Gazetelerde haber oldu. Destici ne yapsa dersiniz? Gazeteleri aradı ve “Ben imzalamadım, böyle bir bildiri ile alâkam yok.” dedi.

Almıla ve Pars Yamtar…

Çınar: Hocam aklıma gelmişken sormak istiyorum, siz Sevgi ve Mustafa Kafalı’nın lakabı var. Size Almıla, Mustafa Hoca’ya da Yamtar deniliyor. Bu lakaplarınız nereden geliyor?

Sevgi Kafalı: Bize bu lakapları Nihal Atsız takmıştı. Romandaki Almıla ve Yamtar’a benzetmişti bizleri. Evlenme kararımızı söylediğimizde de Kafalı’ya senin adın, “Pars Yamtar” olsun demişti. Çünkü, romanda Pars ile Almıla evleniyor. Biz burada Yamtar ve Almıla olarak evleniyoruz. Çok gülmüştük, hiç unutmam. Atsız Hoca’nın bana hiç Sevgi diye hitap ettiğini hatırlamam. Hep Almıla derdi.

Çınar: Sizin Allah rahmet Eylesin, Azerbeycan Cumhurbaşkanı Elçibey ile de görüşmeleriniz oldu.

Sevgi Kafalı: Evet, tarihçi olmaları nedeni ile Kafalı Hoca ile anlaşıyorlardı. Bakü’de günlerce bizi misafir etti. Sabahlara kadar sohbetler ettik. Rahmetli Elçibey de Türkçü idi, biz de Türkçüyüz, iyi anlaşırdık.

Çınar: Hatırladığınız konular var mı?

Sevgi Kafalı: Türk tarihi üzerine konuşurduk genellikle. Bakın size bir şey anlatayım. İstanbul Ülkü Ocakları Başkanlarından Nihat Çetinkaya, Azerbaycan kökenli olduğu için Elçibey’in danışmanıydı. Elçibey Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’ye geldiği günlerde sabahın saat 5’inde Nihat Çetinkaya, bizim İstanbul’daki evimizi arıyor. Sabah sabah telefon çalıyor. Açtım telefonu, Çetinkaya kendisini tanıttıktan sonra Kafalı Hoca’yı istedi. Kafalı Hoca’ya diyor ki, “Hocam, Elçibey, Zeki Velidi Togan’ın mezarının nerede olduğunu soruyor. Ziyaret etmek istiyor.” Hoca da mezar yerini biliyormuş, tarif ediyor. Böylece Elçibey, Zeki Velidi Togan’ın mezarını ziyaret ediyor.

Çınar: Elçibey, Zeki Velidi Togan’ı nereden tanıyormuş?

Sevgi Kafalı: Elçibey tarihçi ya, gençlik yıllarında Arapça öğrensin, tarih araştırması yapsın diye Mısır’a gönderilmiş. O sırada Mısır’a Zeki Velidi de gelmiş. Gitmiş hemen tanışmış. Buradan da bir dostlukları başlamış. Elçibey, doktora tezi hazırlarken, Zeki Velidi Hoca’nın Oğuz Kağan destanı diye bir kitabı vardı. Onu kullanmak istemiş. Ama Azerbeycan’daki Rus yönetimi bunu kabul etmemiş. Tâ o zamandan unutmamış. Buraya geldiğinde de Zeki Velidi Hoca’nın mezarını ziyaret etmek istemiş. Nihat Başkan da götürmüş ziyaret etmişler.

Çınar: Hocam, çok çok değerli bilgiler verdiniz. Teşekkür ederim.
Sevgi Kafalı: Ben teşekkür ederim.

Kaynak: https://m.facebook.com/100003807896897/posts/1824123347724577/?sfnsn=scwspwa&extid=MkV0PF87A0lsQN4G

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!