DUYURU   • Işınsu   • Emine Işınsu vefat etti

Zaman Karmaşasını Önleyen Yasalar: Takvim ve Saatin Düzenlenmesi

Zaman hesaplama sosyal gelişmenin başlamasından bu yana önemli bir konuydu. İnsanoğlu eski zamanlardan beri zamanı hesapladı. Gün geçtikçe gelişerek yanlış hesaplamaları düzeltti. Son düzenleme Cumhuriyet devresine düştü. Hedef muasır medeniyet seviyesini geçmekti. Zamanın gerisinde kalınmamalıydı.

27 Aralık 2020
Konuralp Ercilasun
Takvim ve Saatte Düzenleme
Takvim ve Saatte Düzenleme

Zaman hesaplaması insanlık âleminde sosyal gelişmenin başlamasından bu yana önemli bir konuydu. İnsanoğlu çok eski zamanlardan beri zamanı hesaplamaya çalıştı ve gün geçtikçe de gelişerek yanlış hesaplamaları düzeltti.

26 Aralık 1925’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan kanunun gerekçesinde ve komisyon tarafından hazırlanan raporda, bir ilim adamı titizliği ile insanlık tarihinin saat ve takvim hesaplamaları ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Burada insanoğlunun güneşin doğuşuna ve batışına dikkat ederek gün hesabını bulduğu, daha sonra ayın hareketlerini takip ederek haftaları ve ayları tespit ettiği belirtilmektedir. Yıl kavramının tespiti ise bunlardan epeyce sonra olmuştur. Kanun hakkındaki komisyon raporunda devamla eski medeniyetlerin zaman hesaplamaları ve takvim usullerine değinildikten sonra Osmanlı uygulamalarından da bahsedilmiştir. Raporda ay esasına dayalı Hicrî takvimin birçok probleme yol açtığının Osmanlı devrinde de fark edildiği ve bunun düzeltilmeye çalışıldığı belirtiliyor.[1]

Ne yapacağını bilemeyince sıvışan takvim

Ay takvimi de olsa sürekli tek bir takvim esasına göre hareket eden bir toplumda problemlerin çıktığının söylenmesi garip görülebilir. Bunu anlamak için Osmanlı devrindeki gelişmeleri bir hatırlamak yerinde olacaktır. Sitemizde yayımlanan Cumhuriyetin Sıvış Yılları (mı)? makalesi bu problemleri net bir şekilde anlatıyor. Buna göre devletin yapmakla yükümlü olduğu ödemeler o zaman resmî kullanılan takvim olan Hicrî ay takvimine göre yapılmaktaydı. Fakat ürünlerin hasadı ve vergilerin toplanması ise güneşin hareketlerini takip ediyordu. Böylece devletin gelirleri toplamasıyla ödemeleri yapması arasında gün farkı oluşuyordu. Bu da devlet maliyesini zora sokuyordu.

Veli Taş’ın yukarıda belirtilen yazısından anlaşıldığına göre Osmanlı bu problemi, 33 yılda bir yıl atlamak suretiyle çözmeye çalışmıştı. Bu atlanılan yıllara da sıvış yılı dendiğini öğreniyoruz. Takvim konusunda ayrıntılı çalışmaları olan Faik Reşit Unat’a baktığımızda bu sıvış yıllarının örneklerini verdiğini ve Hicrî 1121 ile 1154 gibi yılların atlandığını görüyoruz. Unat, devamla Hicrî 1287 yılının atlanmadığını ve bunun da güneşin hareketleri ile ay takvimi arasındaki farkın artmasına sebep olduğunu yazıyor.[2] Bu konuyu araştıran diğer bir makaleye baktığımızda ise bu problemin çok eskiden beri geldiğini ve daha Abbasilerin bile bütçeyi denkleştirebilmek için bazı yılları atladıklarını görüyoruz.[3] Diğer yandan Türklerin en eski takvimleri On İki Hayvanlı Türk Takvimi ile Celali Takvimi idi. Bunlar da güneş yılı esaslı takvimlerdi.

Hayat mı zamana yoksa zaman mı hayata uymalı?

Demek ki ay takvimi ile hayatın akışı arasında bir uyumsuzluk mevcuttu ve eskiden beri toplumlar bunu düzeltmeye çalışıyordu. Osmanlı devrinde daha 1677 yılında Hicrî-Şemsî takvim de dikkate alınmaya başlanmış ve buna göre bazı hesaplar düzeltilmeye çalışılmıştı. 18. yüzyılın sonlarından itibaren güneş takviminin kullanma alanı genişletildi. 1840’ta ise Hicrî-Kamerî takvimin yanında Hicrî-Şemsî takvim de kullanılmaya başladı ve buna Rumî takvim dendi. Bu takvim esas olarak hesap ve maliye işlerinde kullanılıyordu. Bu sebeple takvimin diğer bir adı da Mâlî takvimdi. 1876’dan itibaren ise resmî belgelerin altına hem Rumî hem de Hicrî tarihler yazılmaya başlandı.[4] Fakat problem çözülmedi. Hatta halk arasında Hicrî takvim kullanılmaya devam ettiğinden problemler arttı.

Rumî takvim 1840 yılında Hicrî takvim ile aynı yıldan başlamıştı. Birinin güneş yılı, öbürünün ay yılı esasına dayalı olması 1876’ya gelindiğinde iki takvim arasında bir yıllık fark doğurmuştu. Cumhuriyet devrinde dahi Takvim kanunu çıkana kadar kanunların altında iki tarih verme geleneği devam ediyordu. Bu şekilde iki tarih verilen son kanunlardan biri olan yeni takvimin kabulü kanununun altında da aynı şekilde 26 Kanunuevvel 1341 ve 9 Cemaziyelahir 1344 olmak üzere iki tarih bulunuyordu. Görülüyor ki 1925 yılında iki takvim arasındaki fark üç yıla çıkmıştı.[5]

Zaman insanlara rağmen akmaya devam etti

Osmanlı’daki takvim problemlerini ve bunun çözülmesi çalışmalarını anlatmaya burada ara verip güneş takvimindeki gelişmelere de bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü güneş takviminin eski hesaplamalarında da bir problem olduğu fark edilmişti. Dünyanın güneş çevresindeki dönüşü eksik hesaplanmış, bu sebeple 16. yüzyıla gelindiğinde takvim yılı, olması gerekenden on gün geriye düşmüştü. O zamanki Papa, takvime on gün eklenmesi yönünde bir emirname yayımladı. Bu yeni takvimi ilk anda sadece Belçika, İtalya, İspanya ve Portekiz uyguladı. Bu yeni takvim Avrupa’da giderek yayıldı, fakat üç yüz yıla yakın bir süre Avrupa dışına çıkmadı. Güneş yılının hesaplanmasında eski sistem ile yeni sistem arasında saatlik bazı farklar olduğu için eski takvim kullanan ülkelerle yeni takvim kullanan ülkeler arasında her yüz yılda bir günlük kayma olmaya başladı. 1873’te Japonya yeni hesaplamaya geçti. 1912’de Çin, uluslararası alanda yeni takvim hesabını kullanmaya karar verdi. Eski takvimde devam eden Rusya ve Osmanlı’da 20. yüzyıl başına gelindiğinde yeni takvim ile on üç günlük fark oluşmuştu. Nihayet Osmanlı, 1917 yılında kanunla takvime on üç gün ekleyerek yeni güneş yılı hesabını kullanmaya başladı. Hemen bir yıl sonra da Rusya aynı düzenlemeyi yaptı.[6]

Daha doğru hesaplanmış bir güneş yılı dünyada yayılırken onunla birlikte milat tarihi de takvim başlangıç yılı olarak yayılmaya başlamıştı. Cumhuriyet ilan edildiğinde dünyada yayılmış olan bu takvimle aradaki tek fark yıl sayısındaki farktı. Takvimler arasındaki farkın bir başlangıç yılı farkı olduğunu belirtmediğim dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır. Rumî takvimle Miladi takvim arasında 584 yıllık bir fark vardı. 584 ise herhangi bir başlangıç yılına tekabül etmiyordu. Olan şu idi: Miladi takvimden 622 yıl sonra başlayan Hicrî takvim Miladiye her 33 yılda bir yıl yaklaşıyordu. 1840 yılına gelindiğinde iki takvim arasındaki fark 584 yıla düşmüştü. O yıl, güneş esasına göre Rumî takvim devreye girince Miladi ile Rumî takvim arasındaki fark sabitlendi.

“En hakiki mürşit ilimdir”

Dolayısıyla 1925 yılına gelindiğinde Rumî takvimle Miladi takvim arsındaki her şey eşitlenmiş, ancak arada anlamsız bir 584 yıllık fark kalmıştı. İşte 26 Aralık 1925’te çıkarılan 698 sayılı kanunla bu fark ortadan kaldırıldı. Aynı kanunla halk arasında ferdî olarak hicrî takvimin kullanılabileceği, hicrî takvimin aylarının tespitinde ise rasathanenin yetkili olduğu kararı verildi. Aslında kanunun hicrî takvimle ilgili bu maddesi de önemli bir devrimdi. Çünkü takvim hesaplamasını rasathaneye vermek yoluyla ilmin rehberliğine geçilmişti.

Takvimle aynı gün çıkarılan diğer bir kanunla günün saatleri de belirlendi. Saatle ilgili gelişmeler de takvimdeki kadar karışık olmasa da benzerdi. Buradaki esas ise son birkaç yüzyılda mekanik saatlerin giderek gelişmesi ve sanayi devrimiyle birlikte Avrupa’da zamanın daha net ve objektif hesaplanmak istenmesiydi. Bu anlamda Avrupa’nın aydınlanma çağında birçok teknik gelişmenin olduğu görülüyor. Sadece zaman hesaplamasında değil, ölçülerin ve buna benzer birçok şeyin hesaplanmasında da devletler standart arama yollarına gittiler. Bununla ilgili 19. yüzyılda meydana gelen bazı gelişmeler önemlidir. 1875’te Paris’te Metre üzerine Diplomatik Konferans toplandı. Konferansın 20 katılımcı ülkesinden 17’si sonuç bildirisine imza attı. Bu Konferans sonucu 17 ülkenin imzasıyla Paris’te Uluslararası Ağırlık ve Ölçü Bürosu kurulması kararı verildi. İmzacı 17 ülkeden biri de Osmanlı Devleti idi.[7] Uluslararası Ağırlık ve Ölçü Bürosu, bugün daha da geniş bir uluslararası kabule sahiptir. Büro, zaman hesaplaması da dâhil olmak üzere bir çok ölçü biriminin standardizasyonunu yapmaktadır.

Zamanı yakalamaya çalışan Osmanlı

Diğer yandan 1884’te bu sefer ABD’de Uluslararası Başlangıç Meridyenini ve Evrensel Gün Kabulünü Belirleme Konferansı toplandı. Bu konferansta denizcilere ve uluslararası ticarette kolaylık sağlamak için standart bir gün ve saat hesabına gidilmesi tartışıldı. Saat hesabının önemli tartışmalarından biri saat başlangıcı için hangi meridyenin esas alınacağı idi. Bu konuda İngiltere ve Fransa çekiştiler. Sonuçta oylamayı İngiltere kazandı ve Greenwich meridyeni başlangıç meridyeni olarak kabul edildi. Oylamayı kaybeden Fransa, konferanstan sonra bir süre bu kararı uygulamasa da sonra o da genel eğilime uydu. Konferansta kabul edilen kararlardan biri de günün 24 eşit saat olarak hesaplanmasıydı. Bu konferansın katılımcıları ve imzacıları arasında yine Osmanlı Devleti bulunuyordu.[8]

Uluslararası bu gelişmelere kısaca bakıldığında artan ulaşım ve iletişimin dünya devletlerini sadece ulusal değil, aynı zamanda uluslararası standartlara da zorladığı görülüyor. O çağda birçok devlet daha ulusal standartlaşmasını dahi tamamlayamamıştı. Türkiye’nin[9] de daha Osmanlı devrinden itibaren bu gelişmeleri yakından takip ettiği görülüyor.

Osmanlı devrinde güneş battığı anda yeni günün başladığı kabul ediliyordu. Diğer bir hesaplama usulü de güneşin tam tepede olduğu zamanın gün başlangıcı kabul edilmesiydi. 19. yüzyılda ulaşımın ve temasların yoğunlaşmasıyla Avrupa saati de toplum hayatına girmişti. Böylece uzun bir süre toplumda alafranga ve alaturka saat olarak iki saat türü kullanıldı. Avrupa saatinin özelliği ise günün eşit parçalara bölünmüş olması ve gece yarısından başladığının kabul edilmesiydi. Saatle ilgili 1912 yılında bir düzenleme yapıldı. Bu düzenlemeyle iki farklı saat kullanımının zorlukları belirtilerek orduda ve resmî kurumlarda alafranga saatin kullanılmasına karar verildi. Böylece zamanın standartlaştırılmasına çalışıldı.[10] Bu düzenlemeye rağmen ikili kullanımın devam ettiği anlaşılıyor. Nihayet 1925’te çıkan kanunla günün 24 eşit parçadan oluştuğu kabul edildi. Ayrıca saatte bir ulusal standartlaşmaya giderek bütün memlekette tek bir saat kullanımı kararı da bu kanunla çıktı.

Takvim ve saat kanunları ayrı kanunlar olarak getirilmesine rağmen birlikte düşünülmüştü. O yüzden ikisine ortak gerekçe yazılmıştı. Her iki kanunun kabulüne, gerekçelerine ve o sıradaki Türkiye Büyük Millet Meclisi konuşmalarına baktığımızda işin esasının içte ulusal, dışta da uluslararası bir standardizasyon ihtiyacının olduğunu görüyoruz. Bu ihtiyaç çok önceden fark edilmiş ve daha Osmanlı zamanında bile hem iç düzenleme yapılmış hem de uluslararası standardizasyonlar takip edilmişti. Diğer yandan gördüğümüz üzere uluslararası standardizasyon herhangi bir milletin kültür özelliğine değil, matematik hesaplamalara dayanıyordu ki hesaplamaların kaymaması için bu gerekliydi.

Bunun gerçekleştirilmesi de Cumhuriyet devresine düştü. Hedef muasır medeniyet seviyesini geçmekti. Bunun için önce zamanın gerisinde kalmamak şarttı.

[1] TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt: 20, Ek: Saatlerin Yirmidörde Taksimi Suretiyle İstimaline Dair Başvekâletten Gelen (1/748) Numaralı Kanun Lâyihası ve Encümeni Mahsus Mazbatası.

[2] Faik Reşit Unat, Hicrî Tarihleri Miladi Tarihe Çevirme Kılavuzu, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988, XIII.

[3] Halil Sahillioğlu, Sıvış Yılı Buhranları, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası 27/1-2 (1967), 76.

[4] Faik Reşit Unat, Hicrî Tarihleri Miladi Tarihe Çevirme Kılavuzu, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988, 161.

[5] Resmî Gazete, 2 Ocak 1926, Sayı 260.

[6] Faik Reşit Unat, Hicrî Tarihleri Miladi Tarihe Çevirme Kılavuzu, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988, 161-162.

[7] The International Bureau of Weights and Measures 1875-1975, ed. Chester H. Page ve Paul Vigoureux, Washington: National Bureau of Standards, 1975,

[8] International Conference Held at Washington on the Purpose of Fixing a Prime Meridian and a Universal Day (October 1884) Protocols of Proceedings, Washington: Gibson Bros., Printers and Bookbinders, 1884.

[9] Türk adından alerji duyanları rahatsız edecek bir bilgi verelim. 1884 yılında ABD’de basılmış olan Konferans kitabında ülkemizin adı Türkiye (Turkey) olarak yazılmaktadır. Bu, çok daha eskiden beri böyledir, ama yeri gelmişken burada da belirtelim dedik.

[10] Mustafa Kaçar – Atilla Bir, Saat, TDVİA, Cilt: 35, 2008, 322-325.

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları