“Aşağılık duygusu”nun aşağı şiddeti

Bugün yaşadığımız gerginliği belki oralara kadar götürmek gerekmeyebilir. Dokunsan patlayacak hale gelen bu toplum manzarası dehşettir. Sebepleri üzerinde düşünmek lazımdır. Yönetenlerin yalan yanlış işleri ve öfke saçan dilleri birinci dereceden tetikleyicidir.


2006 yılı Şubatında üç yıllık yurtdışı görevim bitmiş ve Türkiye’ye dönmüştüm. En çok dikkatime çarpan, mutsuz ve gergin yüzlerdi. Daha önce de gördüğüm, bildiğim, yazdığım bir konu olmasına rağmen şaşırmıştım. Halinden bu derece memnuniyetsiz ve birbirine karşı bu kadar anlayışsız görünen fert ve toplulukları gördükçe düşünmeye başladım. Bu toplum böyle değildi. Elbette tepki gösterir, kendince iyiye iyi, kötüye kötü derdi. Tasvip etmediğini bir türlü gösterirken kırıp dökecek gibi davranmazdı. Yanlışı, kötüyü, haksızı çerçeveye alır ve yürüyen hayatının merkezine girmesine engel olurdu. Daha ileri gidenler olursa tepkisi ona göre büyür ve kamu vicdanında mahkûm eder, ölçülerine uymayan düşünüş ve davranışları cezalandırırdı. Türk karakterinin günlük yaşayışa yansıttığı değerler böyle şekillenirdi.

Biraz tarih bilenler, devletimizin dünya imparatorluğu halinde hüküm sürdüğü dönemlerde de bu hususun değişmediğini görür.

Yeri geldi söyleyeyim

Biz şimdi, “Osmanlı padişahlarının astığı astık, kestiği kestik” diyen cahiller ordusuyla karşı karşıyayız. Tunç Soyer gibiler bu ilkel yargıyı doğru zannediyor. İsmail Kahraman gibiler de tersine ve kutsayarak inanıyor. İki uçtakilerin hiç farkları yok. İki taraf da hakikate ve tarihe uzak. Bilmek de, başka söz duymak da istemiyorlar. Yobazlığı, iletişim çağında en ilkel şekilde yaşatıyorlar. Dolayısıyla bugünü değerlendirirken de ayakları yere basmıyor, düşünceleri, daha doğrusu kurguları dünyanın gidişine uymuyor.

Hâlbuki tarihe baktığınızda, devlet hayatına girdiğinizde muazzam bir düzenin işlediği görülür. Türk ülkelerindeki, devrine göre birçok bakımdan en iyi devlet teşkilatıdır. Öyle olduğu için dünyaya hâkim olmuşuzdur. Tarihimizde, şimdi Türkiye’de yaşandığı gibi iki dudağın arasından çıkan ölçülü-ölçüsüz emirler söz konusu değildir. Öyle yapanlar çıkar, fakat çok ayıplanır, horlanırlar. Halk, hak gözetmeyeni affetmez. Herkesin kanunlar ve kurallarla, gelenek-göreneklerle düzenlenmiş bir hareket alanı vardır. O alanı padişah bile aş(a)maz. Aştığı veya uymadığı, kuralları yanlış uyguladığı zaman halkın tepkisi hemen netleşir.

Derece derece halka yayılan bir anlayıştan, bir yaşama kültürü ve üslubundan bahsediyoruz. Bunları mekteplerimizde okutmadık, öğretmedik. Onun için çocuklarımız tarihleriyle övünemiyorlar. Asırlarca dünyaya hükmettiğimizi bilmeden liseyi, üniversiteyi bitirmiş nesillerimiz var. Nasıl hükmettiğimizi bilen zaten azdan az.

Türk’ün olağanüstü yaratıcılığı

Evet bu hâkimiyet, yaratıcılık isteyen bir iştir. Türk’ün teşkilatçılığıyla bütünleşen yapıcı-yaratıcılığı zirveleşmiş bir özelliğiydi. Fransa gibi estetiğin merkezine dönüşmüş bir ülkede 18. yüzyılda bir asır sürecek Türk modası(Turquerie) ilan ettiren bu yaratıcılığımızdır.  Günlük yaşayışta, ev eşyalarında, yeme içme alışkanlıklarında, edebiyatta, müzikte, resimde, mimaride, heykelde, hayatın hemen her alanında etkisini gösteren bu akım dalga dalga her kesimi etkilemiştir. Egzotik dedikleri bilinmeyen değerlere ve güzelliklere doğru akan bir sevgi seli bütün Avrupa’yı sarmıştır. Türk’ün yaratıcılığına olan hayranlığı hiç olmazsa Batı’dan okuyarak bilmek lazım.

O zirveden düştüğümüz için eziklik duyuyoruz. İç dünyamızda, alt bilincimizde bu düşkünlüğü kabul etmeyen büyüklük dipdiri duruyor. Ne çare, önümüzü kesen bir cehalet var ki ona mahkûmuz. Adını doğru koyalım: Kurtulacağımız o cehaletin beslediği aşağılık duygusudur. Bunun yolunu büyük Atatürk bulmuş ve uygulamaya koymuştu. Biz o Türk’e ve Türklüğe inancı zedeledik.

Bilirsek kurtuluruz

2006’da yurtdışından dönüşte gördüğüm asık yüzlerden hareketle bu tarihî değişimi düşündüm. Benim görüşüme göre, o yüzlerde kayıpların verdiği gerginliğin huzursuzluk izleri de vardı. Genetik özelliklerimizin izleri derinlerdedir. Bunları Cinuçen Tanrıkorur’la müzik üzerinden konuşurduk. O, arabeskin de bu toprakların eseri olduğunu söylerdi. Şüphesiz doğruydu. Hatta bir yazı da yazmıştı ve yayınlanmamasına güç bela ikna etmiştim. Arabeskin nasıl bir ruh halini yansıttığını tartışmıştık. Ben, bu tarihi zirveden düşüşü, şifahi kültürün kaybını ve yeni zamanların gecekondusuna kadar gelen sosyal çalkantıların çok yönlü etkisini de söylemiştim.

Daha geriye giderek, Türk Mûsikîsi’ndeki sevimli, sevgili ve hatta tadına vurulduğumuz hüzün renginin karamsarlığa dönüş sürecini de bu ruh haline hazırlık safhası olarak düşünüyordum. Hacı Ârif Bey döneminden itibaren bu hüzün şikâyete ve yer yer karamsarlığa dönüşür, ağırlaşır.  İyice güç kaybettiğimiz dönem, müzikte karşılığını böyle bulur. Sanatkârların, mesela Hacı Ârif Bey’in öğrencisi Şevkî Bey’in melâlini(melânkolisini) şahsi macerasına bağlamak doğrudur. O büyük bestekârın duyduğu hüzünlerin kaynağı kendisindedir. Ancak, 19. yüzyıl Türkiyesi’nde yaşanan sosyal çalkantıların etkisi nasıl düşünülmez? Dünyanın büyük güçleri arasında gerilere düşmemizin, ülkeler kaybedişimizin açtığı yara o inceden ince ruha kim bilir neler söylemiştir! Belki bunları ayrıca yazmam gerek.

Bugün yaşadığımız gerginliği belki oralara kadar götürmek gerekmeyebilir. Dokunsan patlayacak hale gelen bu toplum manzarası dehşettir. Sebepleri üzerinde düşünmek lazımdır. Yönetenlerin yalan yanlış işleri ve öfke saçan dilleri birinci dereceden tetikleyicidir.

Bizim Millî Düşünce Merkezi’nin, 8-9 Ekim’de Ankara Büyükşehir Belediyesi’yle ortaklaşa düzenlediği Şiddet Sempozyumu olacak. Orada, bu kültürsüzlüğün getirdiği savrulma halini, yıkıcılığı beter dili ve açtığı yaraları da konuşacağız.

 

Yazar

A. Yağmur Tunalı

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar