Dış güç üst akıl ve terör – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)   • Söz Konusu-5: Açık Oturum

Dış güç üst akıl ve terör

Türkiye’nin karşısında dış güçler ve üst akıllar vardır; ancak her ne kadar güç oyunu bozsa da, güçlük içinde olmak da yeni oyunlar geliştirmenin yolunu açar. Türkiye’nin, Türk milletinin kendi gücünü ve üst aklını geliştirme kapasitesi vardır.

29 Temmuz 2020
Mustafa İmir


Her devletin, toplumun; fikri, dini ve hatta finans yapılarının az-çok ‘üst akıl’ oluşturma ve kullanma kapasiteleri ve becerileri vardır. Üst akıl oluşturma ve kullanma kapasitesi güçtür. Üst akıl ve güç; siyasi, ekonomik, kültürel, askerî, ideolojik , bilimsel ve teknolojik vd. yeterlilik ve yetkinlik zemininde yükselir. Kapasitesi karşılaştırmalı olarak daha düşük düzeydeki ülkeler bu emperyal kapasiteyi iç siyasetlerinde ‘dış güç’, ‘üst akıl’ nitelemesiyle kullanırlar. Zımnen üzerinde duracağımız tarafı her belayı şeytana, her sorunu dış güç ve üst akıla fatura etme anlayışı ve komplo teorilerine sığınma yerine karşı akıl ve güç üretebilmektir.

Üst akıl’ ve ‘dış güç’ ile ‘terör’ ve bunların birbirleriyle bağlantıları dünyadaki tüm toplumlarda, hükumet ve devlet yetkililerince de kullanılan siyasal, ideolojik, sosyal, ekonomik, askerî, kültürel… gerçekliklerin kavramsal ama güvenilemez ifadeleri. Göreceli kavramlar. Üst akıl ve güç durumunda olanların şiddeti – terörü araç olarak kullandıkları da sır değil. Üst akıl oluşturabilmek, başkalarına karşı dış güç olabilmek veya başka dış güçler ve üst akıllarla baş edebilmek kapasite meselesidir. Büyük ‘güç’ ve ‘üst akıl’, düşünce ve duygu dünyasında saygıyla nefret arasında etkiler yaratır. Türklerin geçmişinde olumlu – olumsuz ‘üst akıl’ ve ‘emperyal dış güç’ olarak nitelendirildiği dönemleri biliyoruz (Yükselme dönemi Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki belli başlı her siyasi ve hatta dinî konuya müdahil olması… son zamanlarda Türkiye’nin Somali, Irak, Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya bağlamındaki politika uygulamalarının bazı ülkelerce yorumlanma şekli…).

Amacımız, dış güç, üst akıl ve terör konularını bir bütünsellik içinde, mümkün olduğunca dışarıdan bakarak; konumu, durumu ve dinamikleriyle görebilme; askerî, siyasî, ekonomik ve jeo-politik amaçlarla kullanıldıklarının yeni paradigma olmadığını ifade etmektir.

Ülkenin siyasî lider(ler)i ülkesindeki her kötü durumdan ‘üst aklı ve dış güçleri’ sorumlu tutar söylemlerde bulunursa, kendi yetersizliğini de ikrar etmiş olmaz mı? Bir süre sonra bu söylemlerin toplumun en azından bir kısmında paranoya düzeyinde algı ve değerlendirme bozukluklarına yol açabileceğini düşünmez mi? İç veya dış kamuoyunu yönlendirme ve oluşturmada üst akıl, dış güç kavramlarının kullanılma şekli ve dili amaçlananın ötesinde de algılara sebep olabilmektedir. Üniversite gençliğinin konuyu özellikle düşünmesini isterdim.

Dış güç ve üst akıl (mastermind, superior mind) insanların toplumlar ve devletler hâlinde yaşamalarından beri var olan bir olgudur. Üst akıl tarih boyunca kutsanmış, hayranlığa dönüşmüş ve emperyal olmanın bir göstergesi olarak da kabul edilmiştir. Çünkü üst akılı ancak ileri bir düşünce, bilim, kültür ve medeniyet ortamının çıkarabileceği varsayılmıştır. Bu kapasiteyi yaratamamış ya da ulaşamamış devlet ve toplumlar üst akıl ve dış gücü kendi birlik ve bütünlüklerini koruma yönünde ya lanetlemişler ya da yararlanmaya çalışmışlardır.
Tüm ülkelerde toplumların belli oranda bir kesiminde olgu, olay ve öznelerin hakikatinden ziyade destansı, mitsi; sır ve düzmece yaklaşımlarla (komplo teorileri) konuşulmasına teşne, yatkın kitleler vardır. ‘Üst akıl’, ‘dış güç’ söylemleri de daha çok bu kitleye yönelik olarak yapılır. Bunun yakın örneğini tüm dünyada COVID-19 salgını başlarında gördük. Neyse ki Türk toplum irfanı COVID-19 salgını başlarında sahaya çıkan komplo teorisyenlerine bilim insanları ve kurumları (tıp) karşısında fazlaca bir alan bırakmadı. Salgının yönetimiyle ilgili tartışmaları bir tarafa bırakırsak virusun biyolojisi epidemiyoloji, immunolojisi ve tedavisiyle ilgili fazlaca müdahil olamasalar da komplo teorisyenleri kendilerine alan açma iştiyakından asla vazgeçmezler. Çünkü toplumda komplo teorilerine ve ‘her şeyde bir şey aramaya teşne’ büyük bir alıcı kitlesi var.
Neden devletin üst yöneticileri, siyasetçiler ve aydınlar da komplo teorilerine eşlik ederler? Neden siyasetçiler ve ideologlar söylemlerinde kahramanlar kadar hainlere de ihtiyaç duyarlar ve komplo teorisyenlerine alan açarlar?

Terör, terörist ve terörizmin tanımında uluslararası bir uzlaşı yok

Terör’, ‘terörist’ ve ‘terörizm’ konuları yüz yıla yakın bir süredir tartışılagelmektedir. Terör – şiddet çok farklı alanlarda çok farklı eylemleri ifade etmekte; çok sayıda bileşeni bulunmakta; dolayısıyla da ilgili uluslararası kuruluşlarda ve muhatap ülkelerde farklı yaklaşılmaktadır. Şiddete kişiler, gruplar ve devletler başvurmaktadırlar. Bir ülkenin bir başka ülkedeki terör unsurlarını kullanması çoğu kere üstü kapalı muğlak ifadelere konu olur. Resmî söylemde açıkça ülke adı belirtilmez veya durum dış güç ve üst akıl olarak serdedilir.

Terör’, ‘terörist’ ve ‘terörizm’ konularında; İkinci Dünya Savaşı yıllarından sonra BM, AB, ABD kurum ve kuruluşları başta olamak üzere, uluslararası kuruluşların (İslam İşbirliği Teşkilatı dahil), akademik düşünce kuruluşları ile her ülkenin hukuki – yasal düzenlemeleri, kararları, belgeleri, raporları vs arasından yapılan bir tarama okumasında bile uyum ve yeknesaklık olmadığı görülür. Sadece BM Genel Kurulunun Uluslararası Terörizmle Mücadele Tedbirleri Kararları ile Türkiye’nin terörle mücadele kanunundaki tanımı karşılaştırmak bile ne kadar farklı görüldüğü hakkında mevzuatı incelemek fikir verebilir. Terörün özellikleri arasında (1) şiddetin bir tehdit olarak kullanılması; (2) siyasi bir sonucun amaçlanması ve kurulu – müesses düzenin değiştirilmesi ; (3) halkta korku yaratma niyetiyle yapılan ses getirici eylemler; (4) kasıtlı olarak sivilleri hedef alma sayılabilir. Dünyada terörün kapsamıyla ilgili geniş bir müktesebat oluşmuş ama ortak bir tanıma ulaşılamamıştır. Her bir boyutunu ayrı ele alıp her biriyle ilgili uluslararası hukuk oluşturmadan da bütüncül bir tanım ve kapsama ulaşmak zaten mümkün değil. Bir ülkenin terörist nitelemesine diğer ülke özgürlük savaşçısı, kendi kaderini belirleme çabası olarak bakabiliyor. Kendisiyle yakın ilişkisi ve teması olmayan bir ülkedeki terör örgütüne diğer ülke sempatiyle yaklaşabiliyor. Ya da karşıt ülkeler birbirlerindeki terörist faaliyetleri örtülü-açık, destekleyebiliyor. Bazı şiddet türleri konusunda ise epeyce bir uluslararası anlaşma ortaya çıkmıştır (gemi ve uçak kaçırma, şiddetten kaçma, savaş suçları…). Bilinen olgular!..Terör sadece öldürme, kamu düzenini bozma, korkutma, yıldırma, hak ve hukuku ortadan kaldırma, ekonomiye ve kurumsal yapılara zarar verme eylemlerinden ibaret de değil. Konunun sos-kültürelden ekonomiye, siyasete, dine, etnisiteye, devletler ve şirketler mücadelesi ve rekabetine uzayan boyutları var. Hedef ülke ve bölgelerde şiddeti kullanma ve desteklemede devletlerin demokratik , otoriter veya totaliter olup olmadıkları ya da rejimleri de fark etmiyor. Bu vakıa. Öyle olunca da ortam siyasetçiden komplo teorisyenine, hele yazı, hitabet ve belagat ustaları iseler, ulu-orta yazıp konuşmalarına alan açıyor, uygun düşüyor.

Aklınıza gelen terör örgütlerinin her birinin dış güçler ve üst akıllarla ilişkileri olmakla birlikte asıl parametrelerin başka olduğu anlaşılabilir. Bir ‘terör örgütü’ uygun ortamlarda kendi fikri ve siyasi hedefi ile kendisi olarak ortaya çıkar, terörü başlıca araç olarak kullanır ancak asla terör örgütü olduğunu kabul etmez. Kendini kanıtlayınca dış güçlerce de desteklenir. Ya da dış güçlerin desteğiyle yaratılan ortamlarda ortaya çıkar veya çıkarılır ve yerli işbirlikçi ve taraftar kitlesi oluşturup terör estirir. Veya görüş ve hedef birliği içindeki dış güçlerin dinamik unsurları ülkedeki hassasiyetlerden ve temayüllerden yararlanıp belli yapıları mobilize ederek terörün daha pembe rengini kullanabilir. Kendisi olarak veya dış güçlerce ortaya çıkan-çıkarılan terör örgütleri bir süre sonra tasfiye edilebilirken bazen belli bir güce ve tabana ulaşarak kendisini destekleyip var eden dış güçlere bile karşı koyabilecek güce ulaşabilir (Önce El-Kaide’nin sonrasında Taliban’ın Pakistan ve ABD ile ilişkiler seyri). Her hâl ve durumda, bir ülkede teröre uygun ortamın olması veya yaratılması ve sürdürülmesi gerekir.

Dış güçlerce ortaya çıkarılan terörist gruplar konjonktürün değişmesi ve taban tutamaması sebebiyle zaman içinde eriyip kaybolur. Ya da muhatap devletin gerekli tedbirleri alması ve etkin mücadelesiyle, dış desteği de sınırlandırılarak, etkisiz hâle getirilebilir. Güney Amerika ve Güneydoğu Asya ülkelerindeki uyuşturucu, insan kaçakçısı çeteleri gibi bir güce ulaşabilirler ve bazı ülke istihbaratlarından ve yerel halktan da destek görebilirler. Ama yok edilemezler; bu bir güç ve zaman meselesidir. Dünyada terörü araçsallaştırmış birçok siyasi ve ideolojik unsurlar zaman içinde siyasî amaçları ve fikriyatını kaybederek sıradan suç çeteleri hâline gelmişlerdir. PKK ve FETÖ tüm bunların aslını ve izlerini taşımaktadırlar ama sadece dış güçlerin ve üst akılın yarattıkları yapılar değildir. PKK’nın ömrü dağlarda geçmiş, ölme ve öldürmeye kurgulanmış ve bunu bir yaşam tarzı hâline getirmiş, yaşı 60-70 olan üst kadrosunun bu zihniyeti ömürlerinin sonuna kadar sürdüreceklerini varsaymak gerçekçi bir yaklaşımdır. Aynı durumun FETÖ üst kademesi için de geçerli olacağı açıktır.

Üst akıl ve dış güçler amaç ve hedefleri örtüştüğü sürece terör örgütlerini desteklerler. Amaç ayrışması veya ihtiyaç kalmaması durumunda ilgi ve desteği çekerler veya başka ilgilere devrederler. Doğrudan karşı karşıya gelmenin risklerinden sakınan güçler emperyal çıkarları için yerel güçleri araç olarak kullaırlar ki bunun bir türüne günümüzde ‘vekalet savaşı’ deniyor. Hasan Sabbah’ın Haşhaşiler örgütünü hangi üst akıl ve dış güçler kurmuştu? Lübnan’da 15 yıl boyunca çatışan tarafları hangi üst akıllar ve dış güçler destekliyordu ve sonu nereye vardı? El-Kaide, Taliban, IŞID, Boko-Haram ve daha birçoklarının çoğunluğunu müslüman nüfusun oluşturduğu ülkelerde ortaya çıkması çok mu şaşırtıcı? Üst akıl, dış güç sızlanmasının yanında hatta öncelikli olarak ülkenin asli, temel sorunlarına bakmak, eşelemeye uygun alan bırakmamak veya en azından alanı daraltmak gerekiyor.

Güç ve akıl, insanlık ahlâk ve vicdanıyla uyumlu olmayabiliyor…

Demokrasi ve insan hakları, Batı değerleri söylemiyle girdiği veya güya desteklediği ülkeleri kan ve gözyaşına boğan ABD’nin insan ortak bilincindeki imajı ne kadar ak? Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyetinin sicilleri ABD’den daha mı iyi? İsrail bir üst akıl ve dış güç müdür ve kimlere göre? Üzerinde güneş batmayan bir imparatorluktan bir ada devleti durumuna gelmiş, AB’de yerini bulamamış, AB’de ABD’nin eli olarak görülmüş; üzerinde İskoçların ayrılık hareketlerinin gölgesini hisseden Birleşik Krallık (United Kingdom – İngiltere) hâlen nasıl bir üst akıl ve dış güç durumunda? Tekraren; ‘üst akıl’ ve ‘dış güç’ göreceli kavramlar. Terör de öyle…

Ve kendi kendimize ‘üst akıl’ ve ‘dış güç’ nitelemesi, şikâyeti ve propagandasıyla neyi hedeflemiş ve başarmış oluruz? ‘Malum-u ilam’ dan maksat ne olabilir?

Her ülkenin egemenlik, güvenlik ve birbirleriyle ikili ve çok taraflı ilişkilerini düzenleyen oldukça geniş kapsamlı uluslararası bir hukuk müktesebatı ve bunlarla ilgili uluslararası kurumlar işler durumda olmasına rağmen dünyanın hassas bir dengede olduğu da bir gerçek. Birçok düşünür durumu ‘kaotik’ olarak yorumlamakta. Bu düşünceden hareketle dünya hâkimiyeti ile sınırsız ve milliyetsiz bir ‘dünya devleti’ kurulması düşünceleri de öteden beri vardır. Bu düşüncelerin açık veya esoterik kurumsal yapıları vardır. Bazı zeminler (Bilderberg, Dünya Ekonomik Forumu, Chatham House, esoterik yapılar…ABD’deki sayıları bir hayli fazla düşünce kuruluşları vs.) ile finans-kapital sahibi 15 -20 aile ve kişi… Yine bazı uluslararası firmaların üstlenme ve yönlendirmeleri. Yine uluslararası ve hatta BM kuruluşları da bir yere kadar bu yönde değerlendirilebilir. Burada BM kuruluşları ve NATO ile ilgili olarak bir hususun altını çizmek isterim: Ortak zeminlerde, etkin olarak, söz alabilir ve müdahil olabilir olmanın kıymeti komplocuların söylemlerine kurban edilemez. Bu ortak zeminlerden ayrılmanın veya göz ardı etmenin telafisinin henüz cevabı yoktur. Ancak dış güç ve üst akılın her şey ellerinde, dillerinde ve kontrollerinde değildir. Belli ve göz ardı edilemez bir etkinlik güçleri olmasına rağmen bir Hacivat – Karagöz oynatıcısı, ustası durumunda ve rahatlığı içinde değiller. Olamazlar da. Üst akıllar ve dış güçlerin kendi içlerinde de farklı görüşleri, hassas dengeleri ve rekabetleri vardır. Ayrıca her güç zaman içinde karşıtını da ortaya çıkarır ve her oyunun bir karşı oyunu vardır.

Bu durum finans kapital sahibi ailelerde de, şirketlerde de, devletlerde de gerçek ve geçerlidir. ABD’nin dış politika ve büyük operasyonları her ne kadar uzun vadeli görülürse de neticede planlandığı gibi gitmediğini yakın tarihte çok örneğinden biliyoruz (Viet-Nam, Afganistan, Irak, Latin Amerika..). Ancak durumu komplo teorileriyle daha da karmaşık bir hâle getirip paranoyaya dönüştürmek, hele de Türkiye gibi bir ülkenin liderlerine ve Türk aydınına yakışmamakta ve Türk toplumunda zihniyet sapması diyebileceğimiz daha yıkıcı etkiler oluşturmaktadır.

Üst akıl ve dış güç nereye kadar mazeret vesığınma olabilir?

Ülkenin içine düştüğü, çoğu iç dinamiklerinin oluşturduğu sorunların sebebi olarak sıkça dış güçleri, üst akılları, terörizmi ve bazen derin devleti sorumlu göstermek sorunun kaynağını göz ardı etme yanılgısıyla gerçekten ne kadarının bunlar tarafından üretildiğinin üzerini örterek; kendi kontrol, denge ve düzeltme imkâını ortadan kaldırıyor. Sorunlarda dış güçler ve üst akılın etkisi ve katkısının nitel (soyut – qualitative) ve nicel (somut – quantitative) belirtileri ile ölçüsü de olmadığından meselenin asıl zeminini ve sebeplerini bularak, çözümü yönünde tedbirler geliştirme de ‘… güme gider’. Sağlam duruş ve güçlü oluş karşısında üst akıl da dış güç de uzun süre ‘Dökme suyla değirmen döndüremez’. Diplomasi de bir güçtür.

Toplumdaki siyasal, sosyal, ekonomik, dinî, kültürel, etnik ya da başka tabanlı arayışların, provakasyonların, gerginliklerin fikri ve eylemsel çatışmalara dönüşebilmesi için toplumda bir temayülün ve uygun ortamın olması veya yaratılması gerekir. Hiçbir dış güç, bir toplumda kolay eşelenir hassasiyetler yokken yerli işbirlikçileriyle ülkenin bekasını tehdit eder ölçüde etkili olabilecek bir mobilizasyon (hareketlenme) ortaya koyamaz veya bunun maliyetini göze alamaz. Diğer yandan her ülkenin hassasiyetleri ve kırılganlıkları vardır. Son 50 yıllık sürede bunun onlarca örneği yaşandı. Ancak ülkenin iç dinamiklerinin ortaya çıkarabildiği uygun şartları ya destekleyip teşvik ederek ya da oluşmakta olan şartları yerli işbirlikçileri aracılığıyla kullanarak ülkenin sosyal ve ekonomik enerjisini sekteye uğratıp, darda ve zorda bırakabilir; hatta yönetimi, iktidarı değiştirebilir. Her ne kadar düşünüldüğü ve planlandığı gibi gitmeseler de; BOP (Greater Middle East Project) ve Arap Baharı (Arab Springs) olarak nitelenen öngörü ve hareketlere bakarken bu gerçeği de unutmamak gerekir.

Konumuz olmamakla birlikte, insanlık tarihinde bile örneği az olan FETÖ’yü alelade bir terör örgütü olarak nitelemenin örgütün niteliğini sıradanlaştıran bir ifade olduğunu belirtmek gerek. FETÖ çok daha karmaşık ve geniş boyutlu, uluslararası ilişkileri açık bir örgüttür. Dış güçler ve üst akılla içli dışlı olmuş bir zihniyet ve yapıdır (derken burdaki dış güç ve üst aklın ABD’deki bazı unsurlar olduğunu açıkça belirtmek gerekir). Netice olarak içimizden çıkmış, yıllar boyunca büyüyüp serpilmiş; devletin ve sivil toplum kuruluşlarının her yerine sızmıştır. Yüzbinlerce mensup ve bağlısının bir imamın önderliğinde, dinî inanç ve fikriyat motifine bürünmüş hain bir terör örgütü olduğunu söylemek yetmez. Sıradan bir terör yapılanması olsaydı üst akıl (ABD unsurları) bunları kalkışmaya taşıyamaz, sonra da korumaya almazdı. Hiçbir üst akıl ve süper güç yatırımından kolay vazgeçmez: ya mukabil bedeli fazlasıyla elde eder ya da kendisine olan maliyetin ödenmeyeceğini anlamasıyla…

Şartlar itibarıyla terör örgütleriyle mücadele konusunda yetkin ve yeterli uzmanlarımız da kurumlarımız da var. Umarız aydınlarımız, siyasetçilerimiz ve devlet yetkililerimiz de ifade edegeldiğimiz kavramkları kullanırken toplumun psiko-politik ve sosyo-politik seviyesini istismar etmeden, kendine güvenli Türk Milleti anlayışına uygun söylemleri tercih ederler.

Kapsamlı politika uygulamalarının diğer üklelerdeki yansımalarının tarım üzerinden bir değerlendirmesi…

Güçlü ülkeler özgün ve emperyal politikalar geliştirirler ve bu politikaların bölgesel veya küresel düzeyde başarısı için diğer ülkelerin de politikalarını uyumlu hale getirmeleri yönünde çaba gösterirler (bazılarınca dış güç olarak ifade edilir). Karşı güç veya güçler de karşı tedbirler almak durumunda kalır. Sonunda ilgi ve çıkarlara göre ülkeler gruplaşırlar. Ülkeler bazen bu durum karşısında kutuplaşırlar ve kamuoyu oluşturmak bakımından konuyla doğrudan ilgisi olmayan ilgi, hassasiyet ve sorunları katalizör olarak kullanmaya yönelirler (bazı terör kategorileri dâhil). Günümüzde siyasi, ekonomik, askerî ve ticari bakımdan ABD, Çin, Rusya ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler bu bağlamda görülebilir.

Çoğu gelişmiş ülkelerin uyguladığı siyasî, sosyal, ekonomik politikalar; doğrudan hedef olmasalar da diğer ülkelerde ve özellikle Gelişme Yolundaki Ülkeler (GYÜ) ve En Az Gelişmiş Ülkelerde (EAGÜ) etkilere sebep olurlar. Ya bu politikalarla uyumlu politikalar geliştirirler ya da onların etkilerinden korunmaya yönelik politika düzenlemelerine giderler. Bu süreçte etki altındaki ülkelerde de durumu değerlendirmeye yönelik farklı görüşler yanında müphemliğin de etkisiyle komplo teorileri üretilir ve bunu bazı siyaset kurumları da kullanırlar.

Durumu Türk kamuoyunda uzun yıllardır tartışılan Avrupa Birliği (AB) Ortak Tarım Politikası (OTP) ile Türk Tarım Politikaları bağlamında somut bir örnek üzerinden düşünelim.

Üst akıl ve dış güçler Türk tarımını çökertmeye mi çalışıyorlar?

AB ve ABD’nin uzun yıllar boyunca uyguladığı tarımsal destek politikaları ile bu politikaların Türkiye gibi ülkeleri nasıl etkilediğini; bu politikaların uzak etkilerinin bir kısım Türk insanında nasıl bir komplo teorisine yol açtığını hatırlayalım.

AB uzun yıllar gıda güvenliği, tarımdakilerin gelir güvenliği ve kendine yeterliliği bakımından et ve süt ile bunlardan elde edilen ürünlerin üretimi için hayvancılığı destekleme programları uyguladı. Daha önce Millî Düşünce Merkezi’nde yayımlanan yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Et ve süt üretimi tüketimin çok üzerine çıkınca sütün peynir, tereyağı ve süt tozuna işlenmesi için destek programı uygulandı. Bir süre sonra peynir, tereyağı, süt tozu ve et üretimi de artınca bu ürünlerin depolanması için de destek programı başlatıldı. Stoklar yıllar içinde şişti ve destekleme harcamaları giderek arttı. Sonuçta tarımsal destek programlarının AB bütçesindeki payı tahammül sınırını aştı. Süt üreticilerinin gelir kaybı olmaması için de süt alım fiyatlarını düşüremedi. Süt ineklerinin sayısını azaltmak, kesime göndermek de sürü varlığının sürdürülebilirliği bakımından ancak aşamalı olarak uygulanabilecek tedbirlerdi. AB depodaki acil durum ihtiyacı fazlası et, süt tozu, tereyağı ve peynirlerin bir kısmını gelir seviyesi düşük kesimlere sosyal yardım olarak, bir kısmını ikili ilişkiler kapsamında veya BM Kuruluşları (FAO, UNICEF, WFP…) aracılığıyla eski sömürgelerine, yoksul EAGÜ ve GYÜ’lere gıda yardımı olarak dağıtmaya başladı. AB’nin bu politikasıyla uyumlu olarak Türkiye bu yıllarda uygun fiyattan çok sayıda damızlık sığır ithalatı yaptı. Sonunda vergi mükelleflerinin ve tüketicilerin ‘Ödediğimiz vergilerle elde edilen ürünleri neden başka ülkelere dağıtıyorsunuz? Neden ihtiyaç fazlası ürün üretimi ve depolanmasını destekliyoruz?’ ‘Neden yüksek fiyata mâl edilen ürünleri düşük fiyatla ihraç ediyorsunuz ve ihracat desteği ödüyorsunuz?’ gibi şikâyetlerinin giderek artmasına yol açtı. O yıllarda ‘Bu ürünleri çelik tanklarda okyanusun derinliğine bırakalım’ gibi önerilerde de bulunuldu. Sonrasında AB Ortak Tarım Politikası yenilendi (MacSharry Reform). Her işletmede ancak belli sayıdaki hayvanlara destek ödeneceği ve belli miktarda ve kalitede et ve süt alım garantisi sağlanacağı bir programa bağlandı. Üretimi arttırıcı politika desteklerinde tedrici azaltmaya gidilirken çiftçilere doğrudan gelir desteği ve çevrenin korunmasına yönelik destekler arttırıldı. Ancak 2007-2008 Dünya gıda krizinden sonra kısmen üretimi artırıcı desteklere dönüldü. Bu politika değişiklikleri dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yıllarca komplo teorilerine konu oldu. Benzeri politika programları uzun yıllar ABD’de de uygulandı.

Yaşı 60’ların üzerinde ve kırsal kökenli olan her Türk bu süt tozları ve peynirleri içmişliği ve yemişliği olduğundan hatırlar. ‘Yıllardır AB ve ABD gibi dış güçler ve üst akıllar üretimimizi baltalamak ve Türk tarımını çökertmek, kendilerine bağımlı hale getirmek için önce gıda yardımı adı altında sonra da yüksek fiyattan satmaya çalışıyorlar. Biz de bu oyuna geliyoruz!’. Ya da ‘Süt tozlarıyla neslimizi kurutmak istediler’ söylemleri yapılagelir. Bunda gerçeklik payı var mı? Kısmen var! Yanlışlık nerede? Hakikati okuma, algılama ve yorumlama durumumuz… AB ve ABD’nin amacı şu veya bu ülkeye doğrudan zarar verip çökertmekten ziyade kendi sosyal güvenlik ve ekonomik üretim kapasitesinin sürdürülebilirliği, gıda güvenliği ve üreticilerini koruma insiyakıdır. Resmî kalkınma yardımları veya pazar payını arttırma kapsamında ve kendilerine yakınlık oluşturma düşüncesidir. Türkiye de gücü oranında birçok ülkeye gıda yardımı ve tarımsal girdi desteği yapmaktadır. Sonunda kendileri için geliştirip uyguladıkları iç destekleme politikaları, ucuz mal ihracatları diğer ülkelerde üretimi baskılayıcı ve bağımlılık yaratıcı yan etkiler de elbette oluşturuyor. Küresel gıda yardımlarının olumlu bir yan etkisi olarak dünyada milyonlarca çocuğun temel gıda ihtiyacının karşılandığı, ölümden ve kavruk (stanted growth) kalmaktan korunduklarından söz edilmez. Aynı söylem tarımsal girdi (tohum, gübre, ilaç, makina vs…) konularında da vardır ve bunları sadece komplo teorisi zihniyetiyle anlamak eksik kalır. Yardımları sindirebilme ve milli kalkınmada kaldıraç olarak kullanabilme kapasitesi de olması gerekir. 50 – 60 yıldır Afrika ülkelerine Gelişmiş Ülkelerce (GÜ) yapılan kalkınma yardımları amacına ulaşsaydı Afrika ülkeleri çoktan en azından Güney Afrika Cumhuriyeti düzeyinde olurlardı. Yolsuzluk, çıkarcılık, etnisite ve hısım-akraba gözetimi ile teknik kapasite noksanlığından yardımlar eriyip gitti. Benzeri durum neden Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Çin Halk Cumhuriyetinde olmadı?

Şikâyet etsek de Türk tarımı hâlen net ihracatçı durumda ve tarımsal üretim değerimiz Avrupa’da önde. Hepimiz üretimimizi, ihracatımızı ve dünya ticaret hacmindeki pazar payımızı arttırmamız için çırpınıyoruz. Belli bir seviyeye ve sürdürülebilirliğe getirebilmemiz karşısında diğer ülkelerdeki aydınların, siyasetçilerin ve devlet yetkililerinin Türkiye’yi ‘üst akıl ve dış güç’ olarak dile dolaması ve iç siyasetlerinde bir kaldıraç olarak kullanması bize nasıl gelir? Tarımsal ürün ihracatımızı, bu ülkelerin insanları ‘Türkiye iç üretimimizi baltalayarak ülkemizi çökertmek ve kendilerine bağımlı hâle getirmeye çalışıyor!’ derlerse ne kadar gerçekçi olur? Yanı başımızdaki karmaşa içinde veya devlet sistemleri çökmüş ülkelerin sıkıntısı bizi de vurmuyor mu? Hakkaniyetli olmasa da dünyadaki hâkim ekonomik anlayış ve uygulama böyle değil mi?

Daha hakkaniyetli sistem arayışları tarih boyunca hep sürdürüldü. Son olarak Dünya Ticaret Örgütü (WTO) bünyesinde 6 yıl boyunca yoğun olarak sürdürülen tarımsal ürünler ticareti müzakereleri 2006 yılında başarısızlıkla sonuçlandı ve bu güne kadar kayda değer bir gelişme de sağlanamadı. Dünya tarımsal ürünler ticaretinin daha da serbestleşmesini, birçok EAGÜ ve GYÜ’lerin gümrük vergilerini düşürmelerini ve sınırlarını açmalarını isteyen GÜ’lerin, yani dış güçlerin ve üst akılın, istediği olmadı. Ama bu süreçte hem kendi tarım sektörünü koruma hem de GÜ’lere tarım ürünleri ihracatı yapabilme beklentisi içinde olan GYÜ ve EAGÜ’ler de beklediklerini bulamadılar.

Yani ‘üst akıl’ biraz çuvalladı, ‘orta akıl’ da ‘Dünya Beş’ten büyüktür’ benzeri tavrında fazlaca iyimser ve cüretkâr olduğunu anladı. Müzakerelerin her aşamasında bulunmuş biri olarak, sonradan komplo teorisyenlerince yapılan yorumları dinledikçe ve okudukça da konuyla ilgili gözlem ve düşüncelerimi paylaşmayı ülkeme borç bilir oldum.

Her gücün bir karşı gücü, her oyunun bir karşı oyunu vardır.

Gücü, kapasitesi, becerisi olan her ülkenin siyaseti, dinamik güçleri, istihbaratı, şirketleri, akademik düşünce kuruluşları; hatta dinî yapı ve kuruluşları ortak akıl ve güç oluşturabilme ve kullanma durumundadırlar. Denkler üstü güç ve akıllara diğerleri bu nitelemeleri negatif anlamda kullanageldiler.

Konuyu mistik bir yaklaşımla ‘dış güç ve üst akıl’a bağlamakla kastettiğimiz ülkeleri ve dinamik unsurlarını kutsadığımızı, yücelttiğimizi ve kendi gücümüzü aşağıladığımızı, yetersizliğimizi ikrar ettiğimizi neden düşünmeyiz? Payı olan dış güçlerin ve üst aklın bu söylemlerimiz karşısında ‘Mesaj alındı!’ diye el ovuşturduğunu neden düşünmeyiz? Siyasetçi yetersizliğini, beceriksizliğini, güçsüzlüğünü dış güçlere ve üst akla yüklemekle konjonktürel olarak yükünü biraz hafifletmiş ve kamuoyunu teskin etmiş olsa bile uzun vadede bu sığınma ve mazeret refleksinin millet hafızasında yaratacağı tahribatı kim, nasıl tamir edebilir? Bunu ortak bilinci uyarıcı olarak mı yapıyoruz? Hiçbir şey olmamışsa bile bir şeyler olmuştur’ sözüyle somutlaşan anlayışın arkasında bir, belki yerli ve millî, üst akıl arama varsayımı olabilir mi?

Gerçekçi siyaset – real politic, kısa vadede kaybettirse bile uzun vadede milletin hafızası ve bekası bakımından genel seciye ve seviyenin yükseltilmesine, kendine güvenin artmasına katkı sağlar. Toplumu şu veya bu bakımdan etkileme, yönlendirme yeterliliği ve gücü olanların, düşünürlerin ve aydınların sorumluluğu büyüktür. Türk milleti bu sıradan dili hak etmemekte, siyasetin de böyle bir dile sıkça başvurması ağırımıza gitmektedir. Düzmecenin acı ve yıkıcı etkisi hakikatinden öte olabilir!

Ana akım yazılı ve görsel medya bir konu gündeme gelince, ilgili bilim ve düşünce insanları, uzmanlar, diplomatlar ve siyaset insanları yerine hemen ulaşabildiği 3-5 komplo teorisyeniyle alel-acele reyting yükseltme çabasına giriyorlar. Komplo teorilerine tutkun ve tiryaki alıcıların oranı hayli yüksek.

Üst akıl yaratabilmek, başkalarına karşı dış güç olabilmek veya başka dış güçler ve üst akıllarla baş edebilmek kapasite meselesidir. Tüm bunların, olumlu – olumsuz, Türk tarihinde sayısız örnekleri vardır (En yakın örneği FETÖ).

İletişim teknolojileri ve uygulamalarıyla; bu teknolojilerin dış güçler ve üst akıllarca öngörülebilir kullanılma potansiyeliyle ilgili hemen herkesin az çok ilgisi ve bilgisi vardır. Buna rağmen bu teknolojileri hiç kimse kullanmaktan vaz geçemez, günümüzde hayatın gereklilikleri ve gerçeklikleri durumundadırlar. Bu teknolojilerin potansiyel kullanılma alanları günümüz komplo teorisyenlerine de geniş bir açıda yorum imkânı sunuyor. Komplo teorileri millî bilince nadiren katkı sunabilirler ve ama millî bilinci yaralama ve kendi gücü ve potansiyelinden şüpheye düşürme ve eziklik duygusu oluşturmada oldukça etkili olurlar.

Potansiyel tehdit ve zararları komplo teorilerine yaslanarak değil ahlâk ve vicdanla bütünleşmiş millî kimlik bilinciyle akıl ve bilimin siyasete yansımasıyla yönetmek gerektiği düşüncemiz, dileğimiz ve talebimizdir.

Evet… Halkın düşünce ve muhayyilesi yalınlığa meyyaldir ve destansı, menkıbemsi ve sanal düzenbazlık (komplo teorileri) hikâyelerine yatkınlığı vardır. Dünyayı iki renkte görmek, yalınlığı ve tek düzeyli (stereotype) düşünme temayülü dünyadaki tüm toplumların belli bir kısmında sosyolojik, dinî ve kültürel gerçeklik olarak var. Ancak, siyaset dili her tür ‘siyaseten’ söylemin mazur görülebileceği bir dil olmamalıdır. Millî hedefleri destekleyen millî kapasite olmazsa nereye varıldığını son yıllarda gördük. Gerekli ve yeterli destek gücü olmadan, millî ihtiras ve hırsla girişilen siyasî ve askerî hareketlerin, özellikle otoriter rejimlerin güçlü liderliklerce, ülkeleri ve milletleri nasıl felaketlere sürüklediğini de biliyoruz. Güçlü ülke ve güçlü siyaset, dış güçlere ve üst akıllara karşı tedbirler geliştirme yanında kendi üst aklını ve gücünü de hamasete ve şikâyete sığınmadan oluşturmak zorundadır.

Doğrudur: Türkiye’nin karşısında dış güçler ve üst akıllar vardır; ancak her ne kadar güç oyunu bozsa da, güçlük içinde olmak da yeni oyunlar geliştirmenin yolunu açar. Türkiye’nin, Türk milletinin kendi gücünü ve üst aklını geliştirme kapasitesi vardır.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları