Havadan-sudan, tarımdan ve siyasetten konuşmak – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______11.05.2020_______

Havadan-sudan, tarımdan ve siyasetten konuşmak

Mustafa İmir

Ulusal gıda güvenliği ve tarım felsefesi

Dünya aylardır COVID-19 salgınının etkisi altında, uzun yıllardır yaşamadığı bir fevkaladelik içinde. Yakın zamanlarda farklı konularda böylesi olağanüstülükler, bölgesel ve küresel krizler yaşandı ama oralarda farklı rollerde ve çok sayıda taraflar vardı ve böylesine ‘küresel’ bir ortak tehdit değillerdi. Öncekiler en azından büyük güçlerce yönetilebilir düzeydeydi.

Yaşadığımız pandemide adeta dünya ülkeleri bir yanda, COVID-19 bir yanda. İlerde siyasi güç mücadelesi mutlaka ortaya çıkacaktır, ancak şimdilik başta ilgili bilim insanları ve kurumlarının yönlendirmesiyle tüm ülke yönetimleri bu ortak düşmana karşı işbirliği içinde görünüyorlar. Çok karmaşık bir yönetim ve yönetişim görüngüsü yaşanıyor. Her ülke, insanlarının sağlığını korumak yanında gıda güvenliğinin sürdürülebilirliği konusunda da olağanüstü çaba harcıyor.

Ülkemizde herkes doğuştan ve doğal olarak birer havadan-sudan, tarımdan ve siyasetten konuşma ustasıdır!…

Bir konuyu uzun süre ve gelişigüzel konuşmak, çözümler üretebildiği kadar da sıradanlaştırır, olağanlaştırır ve sonunda bitirir. Sadece kamuoyu ilgisi tüketilmez, konuyla ilgili makamları, kurumları ve uzmanlıkları da yorar ve potansiyellerini kullanamaz hale getirir. Milli enerji laf kalabalığında kaynar gider.

Gıda krizi rejimleri ve iktidarları değiştiriyor

Tarih boyunca hep hayati olsa, büyük savaşlara, göçlere, istilalara, kurulu toplumsal düzenlerin ve devletlerin çökmesine sebep olsa da ‘Gıda Güvenliği’ kavramıyla dünya kamuoyu (küresel ölçekte) ilk olarak Dünya Ticaret Örgütü Tarım Müzakerelerinin (2002-2006) çetin ortamındaki tartışmalarla tanıştı. Gerçi Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikasının ilk prensiplerinden biri 1960’lardan beri gıda güvenliğidir. DTÖ tarım müzakerelerinde tanımı, tarifi ve kapsamıyla ilgili geniş bir müktesebat oluşturuldu. Bu kavramların oluşturulmasında FAO, WFP, OECD gibi uluslararası ve akademik kuruluşların teknik desteği oldu. Daha sonra 2006-2008 yıllarındaki dünya gıda krizi ve 2009’daki ekonomik krizle yeniden gündeme oturdu ve artık ülkelerin tarım ve gıda politikalarının ayrılmaz parçası olageldi. Dünya gıda krizi, birçok ülkede iktidarların ve rejimlerin değişmesine sebep oldu veya dramatik değişiklikleri tetikledi.

FAO tarafından düzenlenen Dünya Gıda Zirvesi yapıldı ve neticede Fransa’nın G-20 dönem başkanlığı sırasında, böylesi olası krizlerin ayak seslerini veya kokusunu duyarak küresel bir hale gelmeden küresel önlemler alabilmek bakımından küresel bir AMIS (Tarımsal Piyasaları İzleme-Bilgi Sistemi Mekanizması) oluşturuldu. Bu çalışmalara teknik ve stratejik desteğinden dolayı Türkiye’de zamanın Tarım Bakanına (ve şahsıma) G-20 dönem Başkanı sıfatıyla Fransa tarafından Tarım Lejyoneri Nişanı verildi. Daha sonra bu, Türkiye’de siyasette ve medyada ‘Fransa, Türkiye Tarım Bakanına Fransız tarımına desteğinden dolayı madalya verdi’ şeklinde yer aldı. Hasbelkader ben de ülkemiz tarım politikalarında bu konularda teknik katkılarda ve AB uyum sürecinde desteklerde bulundum; Endonezya ve Azerbaycan Ülke Tarımsal Kalkınma ve Gıda Güvenliği Programlarını FAO Ülke Temsilcisi sıfatıyla hazırladım. Tayland Bangkok’ta yürütülen Güneydoğu Asya Ülkeleri Bölgesel Gıda Güvenliği Programındaki kıdemliler ekibinde yer aldım. Edindiğim bu tecrübelerden, insanlık tarihi boyunca gıda güvenliğinin çok yönlü boyutları içindeki basit görünen (beslenme ve hayatta kalma) karmaşık paradoksun dünyanın şu veya bu bölgelerde sadece insan değil tüm canlılar için geçerli olduğunu ve aslında dünyanın esaslı sorunlarından birinin de bu olduğunu anladım.

Her ülke, BM kuruluşlarının da (FAO, WFP, WB, IMF, IFAD gibi…) teknik desteği ve yönlendirici prensipleriyle, milli gıda güvenliği programları hazırlayıp uygulamaya çalışıyor. Gelişmiş ülkeler gelişme yolundaki ve en az gelişmiş ülkelere resmi kalkınma yardımı (ve sosyal sorumluluk) kapsamında ulusal gıda güvenliklerinde iyileştirme yardımları yapıyorlar. Gıda güvenliği BM’nin bir önceki 10 yıllık Binyıl Kalkınma Programında (MDG) vardı. Şimdi de ‘Sürdürülebilir Kalkınma Programında’ (SDG) var.

Dünyayı saran gıda güvenliği telaşı

Dünya gıda krizi sonrası dünyada bir sürdürülebilir gıda güvenliği telaşı başladı. 1960’lardan sonra yeşil devrimin ve uluslararası tarım ürünleri ticaret hacminin de artmasıyla, zengin ülkelerce önem derecesi göreli olarak azalmış görünen kendine yeterlilik konusu yeniden öncelikli ulusal stratejiler haline geldi. Temel gıda maddeleri üretiminde kendine yeterlilik oranları düşük ama ekonomik durumları iyi, zengin ülkeler, özellikle de büyük tarımsal üretim ve ticareti yapan uluslararası firmalar dünyanın her yerinde geniş toprakları uzun vadeli kiralayarak gıda güvenliklerini sağlama yoluna girdiler. Bazı ülkeler birçok yoksul, gelişmemiş ülkelerdeki oligarşik, antidemokratik ve despotik yönetimleriyle de iş birliği içinde tarım topraklarını kapattılar (Land Grabbing). Bazı ülkeler daha insani, daha sosyal, çevresel ve ekolojik dengelere duyarlı davrandılar. (Türkiye’nin Sudan’da, TİGEM tarafından, tarım işletmesi kurması da bu süreçte gelişti). O topraklar üstündeki yüz milyonlarca küçük, geçimlik düzeydeki üreticileri mağdur ettiler. Sonraki yıllarda FAO, benim de Endonezya’dan katıldığım, Milli Gıda Güvenliği Kapsamında Tarım toprakları, Balıkçılık ve Orman alanlarının Kiralanmasında Gönüllü Sorumluluk İlkelerini ( VGGT) belirleyerek üyesi olduğu tüm ülkeleri ve uluslararası gıda firmalarını bu yönde uygulamalara çağırdı.

Gıda güvenliği ve gıda güvenirliği

Gıda Güvenliği her kesimden, herkesin dilinde. Çoğu kere gıda güvenliği (food security) kavramıyla, sağlıklı gıda veya gıda güvenilirliği (food safety) kavramı karıştırılmakta. Bu sıralarda büyük ana akım medyada ve sosyal medyada karıştırılan diğer kavramlar da ‘Stratejik Ürünler’ (strategic agricultural products), ‘Hassas Ürünler’ (sensitive agricultural products) ve ‘Özel Ürünlerdir’ (special agricultural products). Bu ürün grupları ve nasıl gruplandırıldıkları ülkelere göre politik, ekonomik ve uluslararası ticarette; üreticiler ve tüketiciler bakımından çok farklı anlamlara ve uygulamalara konudur. Bunlara bir de Özel Tarımsal Koruma Mekanizmasını ilave etmek gerekir (SSM – Special Agricultural Safeguard Mechanism). DTÖ Tarım Müzakerelerinde kapsamlı bir anlaşmaya varılamadı ama bu kavramlar insanlık tarım terminolojisinin parçası oldular. Bu kavramların tanımlarını ve ülkemiz bakımından önemini açıklamaya çalışarak yazıyı uzatmak istemem. Her bilgi, isteyenin istediği genişlik ve derinlikte ulaşılabilir durumdadır (bu konuda DTÖ Tarım Müzakereleri ve Türkiye konulu makaleme, TOBB Üniversitesi TEPAV yayınlarına bakılabilir).

Türkiye 2.Dünya Savaşı yıllarından beri kitlesel kıtlık ve açlık çekmedi. Ancak yetersiz ve dengesiz beslenme sorun olarak hep var olageldi. Tarım politikaları ve gıda güvenliği konularında yapılan politik tartışmalar ‘sen kötü yaptın’, ‘ben daha iyi yaparım’ düzey ve derinliğini geçmedi. Siyasi iktidarların ufuksuzluk, şaşkınlık ve beceriksizlik dönemleri oldu. Bazıları biraz daha iyi, bazıları biraz daha kötü bir şeyler yaptı ve bunların çoğu da dışarıdan önerildi. Yani kalkınmada, gelişmede; değişim ve dönüşümde uzun vadeli kesinti olmadı. Sürekli olumsuzluk ve umutsuzluk dalgaları yaymanın; milli enerjinin gündelik siyasete araç yapılmasının hiçbir kesime uzun vadede bir yararının olmayacağı tarım tarihi felsefesinden izlenebilir.

Gıda güvenliği çok yönlü, karmaşık; farklı teknik ve politik görüşlere açık bir konudur. Düzinelerce öneri sıralanabilir. Nitekim yapılıyor da… Benim özellikle dikkate getirmek istediğim birkaç husus:

Stratejik ürün, hassas ürün, özel ürün

Tarım politikaları oluşturulurken stratejik ürün, hassas ürün, özel ürün gruplarının zamanın gereklerine göre (ulusal gıda güvenliği, üretim, tüketim, ihracat, gıda endüstrisi, üretici geçim ve refah güvenliği vs.) ele alınıp üretimde sürdürülebilirlik politika formülasyonunda her kademede yer almalıdır.

  1. Tarım politika araçlarının (ve tabi ki destekleme sistemlerinin) buna göre belirlenmesi;
  2. İthalat ve ihracatta tarımsal korunma mekanizması kurulması ve şimdiki gibi ithalat vergi oranlarını (gümrük) arttırıp azaltarak haksız ve yanlı uygulamalara konu olan kısa vadeli tedbirlerin istikrarlı bir sisteme oturtulması;
  3. Her bakan ve yönetim değişikliğinde ve her mevsimde değişikliğe gidilmemesi;
  4. Çatı politikalarında çevre ve agro-ekosistemin korunması görüşünün ortak bileşen olarak kabulü;
  5. Doğal kaynak kullanımında sürdürülebilirlik, iyi tarım ilkelerinin uygulanması;
  6. Özellikle değişen sosyolojik yapının (şehirleşme, tarımdan ayrılma, gençlerin tarımdan uzaklaşması, gelir güvenliğinin giderek düşmesi vs.) ve belirleyicilerin dikkate alınması; eğitimli, genç nüfusun tarıma yönelmesinin teşviki;
  7. Çiftçi ve yetiştiricinin modern dünyanın şartlarıyla uyumlu bir ‘hayat tarzına’ özendirilmesi;
  8. Üreticiye ‘geçim güvenliği’ ötesinde bir ‘refah güvenliği’ seviyesi hedeflenerek, diğer politikalarla da desteklenen bir sistem oluşturulması;
  9. Tarımda göç, göçmen ve mevsimlik işgücü konuları esaslı bir gözden geçirme ve modelleme ihtiyacındadır (Suriye, Afgan vd göçler);

olarak sıralanabilir.

Mesele yine bir deneme yazımda ifadeye çalıştığım;‘Birim alandan en yüksek buğday üretimi için; toprak, tohum, gübre, ısı, ışık, su, rutubet, hava durumu, mevsim, ekoloji, ekipman, zamanlama… vs birçok parametrenin her birinin uygun olması yanında ‘çiftçi’nin de başlıbaşına bir faktör olması gibi; ‘siyaset’in ve devlet otoritesinin de yetkin, yeterli ve uyumlu olması gerekiyor.’ konusuna geliyor ve tarım politikasına dayanıyor.

Tarih boyunca belli başarılar, birçok belirleyici bileşenin şu veya bu şekilde bir araya geldiği veya getirildiği, insan ve doğal kaynaklar ile bilimsel ve teknolojik kaynakların akıllıca, yeterince, zamanında, uyumlu olarak kullanılmasıyla ve yüksek bir motivasyonla sağlanabilmiştir. Bu süreçte en belirleyici bileşenlerin başında da politika belirleyici, koyucu ve uygulayıcı güç, iktidar gelir. İktidarın kılavuzu ve kırbacı; bir bakıma motive edicisi de muhalefettir. Bu ifadelerim günübirlik konuşma ve yazmadaki ‘siyaset’, ‘politikacı’ (politics) anlamında değildir; bilakis ‘policy’ anlamındadır (Türkçe karşılıklarını tam oturtamadığım için hoşgörünüze…).’

COVID-19 vesilesiyle gündemde olan; ülkemizde ‘hava-su’, ‘tarım’ ve ‘siyaset’ gibi herkesin doğal ve doğuştan uzmanlık alanlarından olan ‘gıda güvenliği’ konusunu düşünürken, aklıma kazınan filozofik bir yaklaşım geldi.

Malcolm Stansfield

İngiltere’de Reading Üniversitesinde Tarımsal İşletme Yönetimi mastırı yapıyordum. O yıllarda, tüm AB ülkelerinde MacSharry Reformu olarak bilinen AB Ortak Tarım Politikası (OTP) Reformu tartışılıyordu. Tarıma verilen desteklerin azaltılması, tarımsal ürünlerde fiyat desteklerinin düşürülmesi, bundan dolayı üreticilerin gelir kayıplarının da üretimle bağlantılı doğrudan ödeme sistemiyle (coupled direct payments) telafi edilmesi tartışılıyordu (daha sonraki yıllarda bu üretimden bağımsız doğrudan destek sistemidecoupled support system– olarak uygulanmaya başlandı).

Tarım işletmelerine yaptığımız onlarca gezilerde, arabam olmadığı için, beni bölüm direktörü ve Reading üniversitesinin görünen (ve aslı zor görülebilen) yüzü Malcolm Stansfield alıyordu. Biz ailecek büyük bir acı yaşamıştık ve Malcolm’un eşi kanser hastasıydı; bu bizi ‘ortak-acı dostu’ yapmıştı. Malcolm’a bir yolculukta ‘Destekler azalıyor, kırsal alanın ve çevrenin korunması, yaban hayatın canlandırılması, üretim fazlasından kurtulma vs. sebebiyle üreticiler kıskaç arasında ve baskı altında, bu beni üreticiler adına çok kaygılandırıyor’ demiştim. Malcolm arabayı yavaşlatıp, ağzındaki sakızı çiğnemeyi bırakıp, o meşhur komik ama babacan mimikleriyle yüzüme bakarak; ‘Kaygılanma… İnsanlar yemek zorunda… Önünde-sonunda birileri ürettirir, birileri üretir’ demişti. Tarım felsefesini böyle birkaç kelimeyle ifade eden duymamıştım, hala da duymadım… Reading Üniversitesinin öğretim yılı açılış konuşmasında İngiltere’nin tarımsal yapısını; tahtaya aceleyle bir üçgen çizerek ve onu da tekrar üçe bölerek öyle bir anlatmıştı ki salondaki herkes hayret ve hayranlıkla mest olmuştu. Yazının başına resmini koyduğum, acı ortağım bu adamı saygı ve şükranla anıyorum.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları