Hekim ile Hâkim – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

Hekim ile Hâkim

Hekim ile hâkim var olmaları ama bizden uzak olmaları istenen iki meslek erbâbı. Olsunlar da, bizden uzakta olsunlar! Çünkü onlara yakın gelmişsek bir “sıkıntı” var demektir.

29 Nisan 2020
Ayşe Göktürk Tunceroğlu

Siz hiç “mühendis” üzerine yazılmış şarkı, türkü, şiir duydunuz mu? Yoktur!

Avukat, öğretmen, ekonomist, muhasebeci… yoktur! Öğretmen üzerine bile yoktur. Cumhuriyet devrinde, daa ziyade çocuklar için bazı öğretmen şiirleri yazılmıştır. Muallim diye de bir tek türkümüz var ama orada “muallim” bir meslek olarak, meslekî vasıflarını vurgulayarak değil, redif olarak kullanılmıştır:

 

             Penceresi cam cama muallim

            Selâm saldım amcana muallim

            Amcan kızını vermezse muallim.

            Turşu kursun fincana muallim

 

Türkülerde şarkılarda, şiirlerde eskiden beri başlıca iki meslek erbâbı yer alır: Hekim ile hâkim.

Halkımızın bir sözü vardır: Allah hekim ile hâkimin eksikliğini de göstermesin, muhtaç da etmesin.

Bir Azerbaycan sözü de şöyle: “Düz giderem hâkime yolum düşmez, az yiyerem hekime işim düşmez.”

Hekim ile hâkim var olmaları ama bizden uzak olmaları istenen iki meslek erbâbı. Olsunlar da, bizden uzakta olsunlar! Çünkü onlara yakın gelmişsek bir “sıkıntı” var demektir.

Abdürrahim Karakoç’un iki şiirini bilirsiniz. Hâkim Beğ ve Tohdur Beğ

             Gene tehir etme üç ay öteye

            Bu dava dedemden kaldı hâkim beğ.

            Otuz yıl da babam düştü ardına

            Siz sağ olun, o da öldü hâkim beğ.

 

            Kırk yıl önce; yani babam önce

            Kadılıklar hâkimliğe dönce

            Mirasçılar tarla, takım bönce

            İrezillik beni buldu hâkim beğ.

…….

der devam edip gider.

 

Hâkime eskiden kadı denirdi. Kadıdan, hâkimden söz edilen yerde adalet konuşuluyor demektir.

Ondokuzuncu asırda Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inde hicvedip eleştirdiği konuların çoğu adaletsizlik üzerinedir:

             Kadı ola davacı vü muhzır dahi şahit

            Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet    (Muhzır, mübâşir.)

Ziya Paşa ile hemen hemen çağdaş halk şairi Seyranî’nin mısralarında da aynı şikâyet:

            Mahkeme meclisi icad olduğu

            Çeşme-i rüşvetin akmaklığından

            Kaza belâ ile âlem dolduğu

            Kazların kadıya uçmaklığından

Adalete güvenin kalmadığından, en azından büyük ölçüde sarsıldığından dem vuruyoruz ya hep, anlaşılıyor ki, bu illet pek yeni değil!

Hâkimden söze girdik amma, Korona günlerinde gündemimiz hâkimlerden çok hekimler…

Doktor, tabip, hekim…

Şiirlerde, şarkılarda, türkülerde doktordan söz ediliyorsa bir hastalıktan, bir hastadan konuşuluyor demektir. Bu hasta ve hastalık da daima aşk hastalığıdır, gönül derdidir.

Yani kürdilihicazkâr şarkı:

            Kalb-i sevdâzedeler ah ile dâim inler

            Bir açık yâreye doktor vurulur mu neşter

derken de… Tokat türküsü:

             El çek tabip el çek yaram üstünden

            Sen benim derdime deva bilmezsin

 

derken de hastalık, devası bilinmeyen hastalık hep gönül hastalığıdır. Şiirlerdeki, şarkılardaki doktorlar, tabipler, hekimler veba, kolera, tifo, tifüs, çiçek, İspanyol Gribi filan değil, hemen daima aşk hastalığına bakarlar. Bakarlar, fakat derman bulamazlar. Hatta yukarıdaki türkü şöyle devam eder:

            Lokman Hekim gelse bulunmaz çare

            Yaram yürektedir sarabilmezsin.

 

Fuzûli ise tedaviyi reddedenlerdendir! Modern hukuk malûm, hastaya tedaviyi red hakkı tanımıştır:

            Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabip

            Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır

 

Fuzuli’nin tersine doktora koşanlar da vardır:

             Aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare

            Çaresiz dertlere düştüm, aman doktor bana bir çare

diye âcil servis hizmeti isteyen ”hasta”nın da gönül hastası olduğu anlaşılır, çünkü:

            Yazı beraber geçirdik,

            Kışın ayırdı felek

diye kendini ele verir!

Şâyeste Hanım tedaviyi reddetmez ama bakar ki doktor hastalığı yanlış yerde arıyor,  onu yönlendirir:

             Kalbime koy başını doktor nabzımı bırak

            Gülen gözüme değil, ağlayan gönlüme bak

 

En azından, hastalık “normal” bir hastalık da olsa, sevgiliyle bir ilgisi, ilintisi mutlaka vardır.  Çoğu zaman “viziteye” gelmesi beklenen tabip, sevgilidir:

             Bir nice gündür ki görünmez canânım can gibi

            Görmeye ben hastasını gelmedi dermân gibi[1]

 

Tabip olan sevgili bir türlü gelmek bilmez! Zaten gelse de şifası, devâsı, ilâcı yoktur.

            Yazmaz marîz-i aşka şifâ bir kitapta

            Bu derd-i canhıraşa deva kim bilir nedir[2]

 

Eski şiirimizdeki “normal” hastalık veremdir; onun da, dedik ya, bir yanı sevgiliye bağlanır. Yirminci yüzyılda işler değişir. Hasta, bildiğimiz “hasta”dır artık. Mehmet Âkif’in veremli bir öğrenciyi anlattığı “Hasta” şiiri vardır. Kendisi de çocuk doktoru olan Ceyhun Âtıf Kansu’nun “Kızamuk Ağıdı” vardır. “Hastane önünde incir ağacı” diye başlayan yanık türkümüzde de muhtemelen veremli bir hasta konuşmaktadır:

            Hastane önünde incir ağacı

            Doktor bulamadı bana ilacı

            Baştabip geliyor zehirden acı

…..

Yukarıda andığım Abdürrahim Karakoç’un Tohdur Beğ şiiri de aşk ile, sevda ile ilgisi olmayan son dönem doktor şiirlerinden:

            Avrat yeğin sayrı, benim karnım aç,

            Keyf için gelmedik bura tohdur beğ.

            Fukara harcından yaz da bir ilâç,

            Olsun derdimize çare tohdur beğ.

…………

 

Nâzım Hikmet’in “Hastalar” şiiri içinde bulunduğumuz günlere pek münasip düşmektedir:

            Hastalar

            Kardeşlerim

            İyileşeceksiniz.

            Ağrılar, sızılar dinecek

            Yumuşak, ılık bir yaz akşamı gibi inecek

            Ağır, yeşil dalların ardından rahatlık.

            Hastalar, kardeşlerim,

            Biraz daha sabır, biraz daha inat.

            Kapının arkasında bekleyen ölüm değil, hayat.

            Kapının arkasında dünya, dünya cıvıl cıvıl

            Kalkacaksınız yatağınızdan, gideceksiniz.

……..

 

Bugünlerde neredeyse 24 saat doktorları dinliyoruz. İlk günlerde, “Korona hakkında bütün bildiğimiz hiç birşey bilmediğimizdir” diye başladılar. Günler geçtikçe kendileri de öğrendi, bizlere de öğrettiler. Hâlâ da öğreniyorlar, öğretiyorlar. Gerçi hâlâ bu mel’un virüs havada asılı mı kalıyor, yere mi çöküyor, aralarında anlaşamadılar, biz de öğrenemedik! Artık her iki ihtimal için de hazırlıklı oluyoruz. Bazen moralimizi düzelten bilgiler veriyorlar, bazen anlattıkları içimizi karartmakta: İkinci dalga gelebilir….Virüs mutasyona uğrayabilir…  Hemen aşı beklemeyin…. Aşı bulunamayabilir! Buzdolabında da ölmüyor!… Buzlukta bile ölmüyor!… Ekranlara her akşam dizilip bizi bilgilendirenler de, hastanelerde mücadele verenler de, dört haftadır güneşi görmeden laboratuvarlara kapanıp ter dökenler de var olsunlar! Bir de ekranlarda hiç görünmeden, sesleri bile duyulmadan “cephede” savaş verip hayatlarını kaybedenler…

 

Osmanlı’nın son döneminin, Cumhuriyet’in ilk döneminin tanınmış göz doktorlarından  Esad (Işık) Paşa’nın şairliği de vardır. Kimbilir ne oldu da bunaldı ve şu beyti söyledi:

             İhtiyârımla aceb ben hiç olur muydum tabip

            Ger bileydim âlemin bunca devâsız derdini

 

Dünyada bunca devasız dert olduğunu bilseydim hiç tabip olmak ister miydim? Aynı ruh halini zaman zaman yaşayan doktorlarımız var mıdır, bilmem.

Ondokuzuncu yüzyılın saray hekimbaşılarından Abdulhak Molla yalısında kurduğu ecza odasının kapısına -aslında kendisinden bir asır önce yaşamış Koca Ragıp Paşa’nın eseri olan- ironik bir mısra yazdırmıştır:

Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı.

Ama saraydaki odasına astırdığı levha iddialıdır:

            Çaresiz olsa hâkim-i mutlak,

            Bula her derde deva Abdülhak.  (Hâkim-i mutlak, burada padişah)

Şimdi bütün doktorlardan Korona derdine deva bulmaları bekleniyor. Bugün artık hiç kimsenin aşk hastalığı gibi bir derdi yok, çok şükür!

[1] Zâti

[2] Yenişehirli Avni Bey

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları