Şairane Bir Hikâyeyi Kelime Atlası ile Yeniden Okumak

Çağdaş Türk şiirinin önde gelen isimlerinden Sezai Karakoç, geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrıldı. Karakoç, kültür dünyamızda daha çok şiirleri ve düşünce yazılarıyla tanınır. Gülçin Durman ise bu yazısında, Sezai Karakoç’un bir hikâyesinden yola çıkarak, pek bilinmeyen hikâyelerine değiniyor.


Utanarak ve pişmanlıkla itiraf etmeliyim ki Türk şiirinin büyük ismi Sezai Karakoç’un hikâyeleriyle geç bir zamanda karşılaştım. Bu gecikmenin üzüntüsünü, hiç bilmemekten iyidir diye düşünerek telafi etmeye çalışıyorum.

Yahya Kemal’den sonra şairane hikâyeleriyle beni şaşırtan ikinci şair oldu Sezai Karakoç. Meşrebim itibariyle, hikâyeyi roman ve şiirden çok daha sevdim hep.  İyi hikâyeyi arayıp durdum çocukluğumdan beri. Bu denli hikâye düşkünü olmama rağmen, hikâyenin eksiklik ve zaaflarının da farkındayım elbette. Bir hikâyeyi, şiir gibi onlarca kez tekrar tekrar okuyamazsınız mesela. Fakat ilginçtir Yahya Kemal de Sezai Karakoç da hikâyenin bu zayıf noktasını avantajlı bir hâle dönüştürmüşler bence. İkisinin de hikâyeleri yeniden yeniden okunur. Bıktırmazlar okuyucuyu. Her defasında, insana okuma heyecanını yeniden yaşatan bir tazeliğe sahiptirler. Şahsen ben, iki şairin hikâyelerini her okuyuşumda yeni bir şeyler keşfediyorum.

Bilindiği üzere, Üstat Sezai Karakoç’un iki hikâye kitabı var. Keşke daha da yazsaymış demekten kendimi alamıyorum doğrusu. 1978 yılında yayımlanan Hikâyeler I (Meydan Ortaya Çıktığında) 75 sayfa ve beş hikâyeden oluşuyor. Kitaba adını veren “Meydan Ortaya Çıktığında”, uzun hikâye formunda bir metin. 1982’de çıkan “Hikâyeler II (Portreler)” ise, 138 sayfa ve on iki hikâyeden meydana geliyor.

Tuzak ya da son günler

Hikâyeler II’nin dördüncü hikâyesi olan “Tuzak ya da Son Günler” bildiğim ve bilemediğim bazı hususlarıyla en çok dikkatimi çeken hikâyelerden biri oldu. Bir görüşe göre, otobiyografik unsurlar da barındıran ‘Tuzak Ya Da Son Günler’ on beş sayfa uzunluğunda.

Hikâye ‘Halil Bey, tek odalık evinin penceresini aç’ cümlesiyle başlıyor. Daha çok bilinç akışı tekniğiyle ilerleyen “Meydan Ortaya Çıktığında”nın aksine geleneksel bir giriş değil mi? Ya da öyle görünüyor mu demeliyiz acaba? Elimizde iki isim var Halil Bey ve ev!  Hikâyemizin iki kahramanı bu iki sözcük olmasın, sakın?

Halil Bey ve evi

Hikâyede ilerliyoruz ve Halil Bey’den ziyade evi tanımaya başlıyoruz. Halil Bey bizim için hâlâ meçhul. Ev ise dışarıdan doluşan tozları görmemesini sağladığı ve Halil Bey’e “İyi ki güneş vurmuyor evime” diye şükrettirdiğine göre iyice karanlık, muhtemelen de kasvetli bir yapı. Bilindiği üzere şehir/kent/kasaba ve medeniyet kavramı Sezai Bey’in eserlerinin baskın kavramları. Hemen girişte olduğu gibi “Tuzak Ya Da Son Günler” in pek çok yerinde şehirden bahis açıyor şair. Neredeyse bir ömür süresince kaldığı büyük şehirde doğrudan güneşe açılan ve sabahları gün doğuşunu görmeğe imkân veren bir evde oturmamıştır. Çocukluğunu geçirdiği kasaba ise tek katlı, bahçeli evlerin olduğu, sabahları kuşların ötüşlerinin dinlendiği, güneşin dağın ucundan döne döne, adeta yaramaz bir çocuğun neşesiyle çıktığı bahçeli bir yerdir. Bir nevi masal şehridir çocukluğunun kasabası. Şehir/kent ise pencereyi açar açmaz siyah, kömür tozlu yüzünü gösteriverir. Tabii değildir. İnsan bir kere olsun, günün doğuşuna ve batışına şahit olamaz burada.

Halil Bey, neredeyse bir ömür süresince şehirde bulunuyor olmasına rağmen halen şehrin acemisidir. Bunu nereden mi anlıyoruz? Sayısız derecede ev değiştirmiş olmasına rağmen, bir türlü iyi bir ev tutamamış olmasından ve sürekli aldanmasından. Güneş görür diye kiraladığı bu kötü evlerin kışları çok soğuk yazları ise havasızlıktan cehennem gibi sıcak olmasından. Halil Bey’in tuttuğu evler bir nevi hastalıklı, sakat bir insanı andırmaktadır.

Bunca tafsilattan yanılmadığımızı söyleyebiliriz galiba. Ev, hikâyenin önemli bir kahramanıdır gerçekten de.

Hikâyeden anladığımıza göre, pencereyi açtıktan sonra ikinci hareketi sigara içmek oluyor Halil Bey’in. Güne sigarayla başlamanın nice kötü bir şey olduğunu bilmesine rağmen çaresiz olduğunu da şu cümleyle ifade ediyor Sezai Bey:  “Fakat yapacak  bir şey de yoktu. Daha doğrusu çok geçti. Bu konuda iradesi felce uğramıştı sanki.” Çünkü sigara artık sigara olmaktan çıkmış, Halil Bey için bir nevi bir hayat arkadaşı/ can yoldaşı mesabesine gelmiştir.

Ev zeminle bodrum arası bir şeydir. Bu karanlık, köhne ve kasvetli yapı tıpkı Dostoyevski’nin fukara kahramanlarının yaşadığı dolaba benzeyen odacıkları da hatırlatır insana. Daracık, karanlık ve iç bunaltan bu evin sakinleri de tıpkı Rus romancının kitaplarındaki gibi düşük gelirli, cahil ve gariban insanlardır. Halil Bey, bu insanlardan uzak durur, yüz göz olmamaya çalışır, mümkün olan en az temastan da öte, göze görünmemeye, kendini göstermemeye de çaba sarf eder. Aslında bu uzak duruş bir tezatı da içinde barındırır. Çünkü gençliğinde bağlandığı öğretiler gereği aslında hep bu insanları düşünmüş, onların kurtuluşunu ülkü edinmiştir kahramanımız. Fakat ne yapsa o bir yabancıdır. Bir türlü yaşadığı yere, insanlara uyum sağlayamamaktadır. Yıllarca okumuş yazmış bir sınıfın içinde yer aldıktan sonra, şimdi hayatın bir cilvesi neticesinde bu insanların arasına düşüvermiştir. Bu insanlar, Halil Bey’e  “Usta” diye hitap ederler. Bu usta tabirini Halil Bey, üstünü başını ihmal etmesine yorar ve bu hitabı bir uyarı olarak kabul eder. Ne acıdır, bu insanların arasında bir yabancı, sıra dışı bir insan olan Halil Bey, memur sınıfının içinde de mutlu olamayacağını çok iyi bilir.

İşte bu kısımdan Halil Bey’in bir memur olduğunu öğreniyoruz. Ancak aşina olduğumuz memurlardan biri değildir o. Ne kamu kesiminde, ne özel kesimde sürekli bir iş tutabilmiştir. Bu yüzden emekli olma imkânını da kaçırmıştır. Âdeti olduğu üzere müdavimi olduğu kahvede, iş bulmasında yardımcı olacak bir arkadaşıyla buluşacaktır. Bu arkadaş, geçmişten ilişkisini hâlen sürdürdüğü nadir arkadaşlardan biridir. Az çok Halil Bey gözümüzün önünde canlanır gibi oldu değil mi? Fukara, üst başı pek de iyi olmayan ve biraz da münzevi…

Halil Bey’in Ev’den sonra bulunduğu ikinci mekândır kahvehaneler. Kahvede gazeteleri karıştırırken, gözü Sarayla ilişkili bir habere takılır. Saray, evet işte onun yaşayacağı yer orasıdır. Halil Bey’in Sarayı, her şeyin saf anlamıyla yaşanacağı yerdir. Orada, güneşin deniz sularıyla yıkanmış ışıklarıyla karşılaşılır, çirkinliğin kovulduğu, düzen ve geometri şiirinin son ucuna vardığı bir çizgide özgürlüğün sonsuzluğu tadılır.

Bu bölümde Halil Bey, yaratıcı ile ilişkisini, özgürlük, evlilik ve kadın-erkek kavramlarını yeniden düşünür, sorgular. Hatta burada bir itirafta da bulunur kendisi hakkında. Halil Bey “davranış tipi” değil bir “düşünce tipi”dir.  Hayatın derin anlamlarını sorgulamakta pek mahir olan Halil Bey ne acıdır ki yakaladığı bilgileri, bütün hayatına yaymaya güç yetirememektedir. Ruhça kazandığı özgürlük ve zenginliği odasından dışarıya, gece yarılarından gündüz saatlerine taşıyamaz. Bu olağandışı zihin maalesef davranış planına gelince adeta silinmekte; bu yüzden içte kazanılan büyük zafer, dışta taklarını kuramamaktadır.

İşte, düşünme hastalığına yakalanmış Halil Bey gazeteleri karıştırıp, kendisine iş bulmakta yardımcı olacak arkadaşını beklerken soyut düşünceler uzayında dolaşmaktan kendini alıkoyamaz. Hatta bir ara kötülük düşüncesi ve “İnsan, kötülük yaparak özgür olur” inancını bile irdeler.

Bu tek kişilik beyin fırtınası öylesine yoğun ve alışılmadıktır ki, bir anda karşımıza Anotele France gibi bir Fransız romancı ile onun Antik Mısır’da geçen romanının kahramanları fahişe Thaüs (Thais) ile onu kurtarayım derken kendi girdabına yuvarlanan Pafnüs (Keşiş Paphnuce) bile çıkar. Anlatıcı Halil Bey’in bir dönem Pafnüs’ün durumuna düştüğünü söyler. Bazen de Fransız yazar Duhamel’in (Georges Duhamel) antikahramanı Salavin gibi gülünç olmuştur.

Ertesi sabah yeniden kentte dolaşmaya çıkar. Bu sefer de köprü altındaki kahvede oturacaktır. Burada da yoğun hayatı gözlemlemeye devam eder. Uzakta Saray, karşı yaka, gelip birden görüntüyü kapayan gemiler, çekilince birden yepyeni sahneyi açıveren gemiler, sandallar, üstteki merdivenden inen çıkan insanların ayak sesleri, Köprü’nün üstünden geçen otomobillerin demirlere çarparken çıkardıkları gürültüler. Kahvenin ve Köprüaltı’nın durmadan değişen gelip gidenleri, hamal, kayıkçı, memur, işsiz güçsüz, kadınlar…

Bu köprü Galata Köprüsü olabilir mi acaba?

Park etmiş bir otomobilin dikkatsiz sürücüsünün çiğnediği kedi ile ağlarda çırpınan küçük balıkların halini dehşetle izler Halil Bey. Kalabalığın bu acıklı sahnelere karşı duyarsızlığına da bir o kadar şaşırır. Duyarlı, hassas oluşunu yalnızlığına bağlar. Hatta biraz rahatsızlık bile hisseder böylesine duyarlı oluşundan. Kimsenin umurunda olmadığı halde bu tablo neden onu rahatsız ediyordur ki? Ağın ucunda çırpınarak yukarı döne döne çıkan her balık, onun kalbini tırmalayan bir acı doğuruyordur içinde.

Sonraki günler de hava daha sıcaklar ve Halil Bey’de bir ormana dalar gibi sokaklara dalar, kimi zaman kendini kaybeder, sonra yeniden bulur, olmamış serüvenler başından geçer…

Hayaller ve görüntülerde cami, imam ve cenazesi kaldırılan bir kadın görünür. Hatta bir gün uyku ile uyanıklık arasında başucunda iki kişinin tartıştığını duyar. Bu kişileri görememekte sadece seslerini duymaktadır. Biri “Omzuna tarih mirası çökmüş.” der. Öbürü “Kolay mı? Bir milletin kader yükünü taşımak” diye sorar. Sonra diğeri yeniden konuşur “Hayır! Ölüm bu, ölüm!” Diğeri hemen karşı çıkar” Hayır, hayır, Hayat!” der.

Hikâyenin sonlarına doğru bir kâbus görür Halil Bey. Güreşen iki dev vardır bu kâbusta. Bu devler güreşirken bir yandan da tartışmaktadırlar. O tartışmadan bir tek şu cümle kalır hafızasında “ Özgürlüğün bedeli, özgürlüğü yitirmeyi göze almaktır.

Derken bir gün, yine sokakta dalgın dalgın yürürken kavga eden iki kişinin tam ortasında bulur kendini Halil Bey. Tıpkı kâbusundaki gibi!

Bu yüzleri bir yerden tanıyordur. Hep ve her yerde aslında karşısına çıkan bu yüzler değil miydi sözleriyle, nihayete erer ‘Tuzak Ya Da Son Günler’.

Bunları gerçekten de yaşadınız mı, sorusu her yazarın karşılaştığı, bildik ve bence pek de parlak olmayan bir sorudur. Onun yerine, yazar nelerden etkilenmiş, nelerden beslenmiş gibi cümleler daha mantıklı ve makul görünüyor bana. Kuşkusuz yazarlar, hayattan nasiplendiklerini eserlerine taşıyabilirler. Mutlaka yaşadıklarından da etkileniyorlardır.

Hikâyeler II yayımlandığında takvimler 1982’yi göstermektedir.  Yani Sezai Karakoç, ellisine merdiven dayamıştır. Malum bu yaşlar bir hesaplaşma, yoğun bir sorgulama dönemidir de. Bunu da düşünerek hikâyeyi yeniden okuduğumuzda, farklı ve ilginç başka ayrıntıları da fark edebiliriz belki. Her şeyden öte, bu hikaye büyük bir şairin söylediği ve okundukça gizlerini açan güçlü ve şairane bir hikâyedir.

Not: İtalik kısımlar ‘Tuzak Ya Da Son Günler’ hikâyesinden alınmıştır. Kelime Atlası görselinde yer alan kelimeler, aynı hikâyeden seçilmiş sözcüklerdir.

Yazar

Gülçin Durman

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar