Kanun hâkimiyeti mi, “Kanunla hâkimiyet” mi? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Geçici Koruma Altındaki Suriyeliler Çalıştayı   • MDM İstanbul Şubesi Perşembe Sohbetleri: Türkiye’de Organ Nakli ve Sorunları

Kanun hâkimiyeti mi, “Kanunla hâkimiyet” mi?

Teamüller, gelenekler, âdetler hukukun ve huzurun tesisinde olmazsa olmazlardandır. Kanunlar uygulanırken yazılı olmayan bu içtimaî kurallar mütemmim cüz olarak sosyal barışa hizmet ederler.

26 Ocak 2021
Hakan Paksoy

Türkiye son bir ayda gerçekleşen iki önemli atama kararını tartışıyor. Birisi Boğaziçi Üniversitesinin rektörünün diğeri de Anayasa Mahkemesi’ne yeni üyenin atanması. Her ikisi de kanunlarına uygun atamalar. Rektör ataması da AYM üyesinin ataması da kanunlarında yazıldığı usullere uygun bir şekilde yapılmış. “Usul esasa mukaddemdir” yani “Usul esastan önce gelir” kuralına uygun atamalar. Ancak esasa ne kadar uygun o biraz farklı görünüyor.

Bizim yerleşik anlayışımızda da hukuk ve kanun farklı anlamları ifade eder. Sözlük, hukuku “Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü, tüze” ve “haklar”, kanunu da “Geçerli olan kural” ve “yasa” diye olarak açıklıyor.

Hâkimiyet kanunun mu hukukun mu?

Çok değerli ağabeyim Prof. Dr. İskender Öksüz ile Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler” kitabını yazarken hukukun üstünlüğü ve kanun hâkimiyeti üzerine çok konuştuk. O kitapta kanun hâkimiyetini kullanıyordu. Bizim tenkitlerimiz üzerine kitabına bir sayfayla:

Anlaşılıyor ki, burada kanunların insanlığın temel değerleri için yapıldığını, adalet için yapıldığını kabul ediyorum. Bu her zaman gerçekçi bir kabul olmayabilir. Kanunlar eşitsizlik ve adaletsizlik için, vicdan çiğnenerek de yapılabilir. Diktatörlerin, devleti ele geçirmiş vurguncuların bazı kanunları böyledir. Diktatörü korumak için, hürriyetleri kısıtlamak, eşitsizliği ve adaletsizliği garanti altına almak, soygun yapabilmek, yandaşlara menfaat sağlamak ve demokrasiyi yok etmek için de kanun çıkarılabilir. Buna “kanun hâkimiyeti” değil, “kanunla hâkimiyet” denir. (S. 29-30)

açıklamasını eklemişti.

Yaşadığımız iki atama da, Öksüz Hoca’nın söylediği “Kanunla hâkimiyet”in ta kendisiydi.

Dilimize yerleşen, bu gibi işlemleri iki kelimede anlatan, kitabına uydurmak deyimi de halk irfanının sonucu ortaya çıkmıştı.

Benden öncesi yoktu(!)…

Ama tarih, dünya düzeninde zirveye çıkışımızın hiç de böyle olmadığını tartışılmaz gerçeklerle kaydetmiş.

Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk (TTK Yayınları 2014, s 285) kitabında, “Türklerin hukuk yaratıcı millet olmaları, devlet kurucu millet olmalarının bir neticesidir. Çünkü hukuk devletle doğar. Hukuk, devlet idaresi ve devlet çerçevesi içinde yaşama kaideleridir.” der ve ekler: “Devlet kurmak, devlet idare etmek, hukuk yaratmak, hukuka riayet etmek demektir. Hukuksuz devlet olmaz.”

Bugünkü anlayışta hukuku ve kanunu birbirinden ayıran, kanunun yazılı, hukukun içinde ise yazılı olmayan unsurların varlığı olsa gerek. Hukuk, kanunların yanında örf, teamül, gelenek gibi yazılı olmayan kuralları da içine alıyor. Onlar da hayatın içindeler. Osman Gazi daha devletin ilk yıllarında pazar bac’ı (vergisi) alınması teklif edildiğinde “Tanrı mı buyurdu yoksa beyler istedi?” diye sorar. Türedir, ezelden kalmıştır cevabı kızdırır ama “Pazar beylerine aittir” karşılığını alınca da kabul eder ve örfî olan Pazar bacını koyacaktır (Devlet-i Aliyye Cilt I 44. Baskı, s 228).

Fatih Kanunnamelerine kadar “Olup gelmiş kanuna göre” hareket edilmiştir. Olup gelmiş olan binlerce yıldan süzülüp gelen Kanun-ı Kadim, milletin yaşatmaya devam ettiği âdetler ve örftür. Fatih de bunları yazılı hâle getirir. Devlette, Kanun-ı Kadim’e sadakat en üst düzeydedir, yazılı olana da olmayana da.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Cezayir Beylerbeyi Barbaros Hayrettin Paşa’yı aynı zamanda Kaptan-ı Derya ataması teamül hukukunun en güzel örneklerindendir. Bir ferman ile İstanbul’a çağırdığı Hayrettin Paşa’ya siyasi hedefini açıkladıktan sonra, onu Kaptan-ı Derya atamak istediğini söyler. Cihan padişahına karşı çıkmak ne mümkün… Hem de Akdeniz’e hâkim olan Türk donanmasına komutan olmak büyük onurdur. Cevap bellidir: “Ferman padişahın”dır.

Ancak Kaptan-ı Derya ataması Kanun-ı Kadim’e göre sadrazama aittir. Sadrazam da Halep’tedir. Koca Hızır Paşa menzillerde at değiştirerek, büyük bir hızla Halep’e varır ve Padişah’ın kararını aktarır. Damat İbrahim Paşa’da hiç vakit kaybetmeden atama fermanını yazar ve Barbaros Hayrettin Paşa geldiği hızla Dersaadet’e döner ve Akdeniz’e açılır. Ne Padişah, ne Sadrazam ne de Beylerbeyi usul ve örften şaşmamıştır.

Bütün bunlar da Osmanlı Türk Cihan Devleti’nde Defter-hâne Hazinesi de denilen, bugünkü manası ile devlet arşivlerinde büyük bir dikkatle kayıt altına alınmıştır. Zaten Türklerin devlet felsefesinde arşivleme çok önemli bir yer tutmaktadır. Hiçbir dönemde arşivlerimiz suyun tehdidi altına terk edilmemiştir.

Ahlak ve adalet aynı zamanda ölümsüzlük demek

Teamüller, gelenekler, âdetler hukukun ve huzurun tesisinde olmazsa olmazlardandır. Kanunlar uygulanırken yazılı olmayan bu içtimaî kurallar mütemmim cüz olarak sosyal barışa hizmet ederler.

Bütün bunları hâkim kılan iki devlet sistemi vardır. Birisi şehir devleti olan Roma, diğeri de devletlerinin adı değişse de kurucusu tek olan Türk milletinin devlet anlayışıdır. Ondan dolayıdır ki Roma Hukuku dersleri okutulmakta, Batı medeniyetinin temellerinden birisi olarak Roma devleti gösterilmektedir. Türk milleti ve devletleri de 19’uncu yüzyıla kadar, azalarak da olsa, dünya düzeninde söz sahibidir.

İkisinin de sisteminde adalet ve ahlak hâkimdir. Ve ahlak ve adalet ayrılmaz ikilidir. Ahlaklı insanlar ve adil yönetim.

Ahlak, insanın kontrol edilmediği takdirde sınırsız olan egemen olma arzusuna gem vurur. Tıpkı gemi azıya almış ve doludizgin giden atın dizginlenmesi gibidir. Adalet de insanın hırslarını kontrol altında tutması için olmazsa olmaz. Adaleti ise yönetim sağlar.

“Siz”den olan mı, “Biz”den olan mı?

Nisa Suresi 59. Ayet “…sizden olan emir ve hüküm sahiplerine itaat edin” demektedir. Buradaki anahtar Sizden olan”dır. Uyacaklar kadar uyulacak olanın da bakışını ortaya koymaktadır. Yönetimine uyulacak olan hüküm sahibinin kendisine uyacak olanları ikna etmesi ve onları kendilerinden olduğuna inandırmasına bağlıdır. Başka bir deyişle sorumluluk yöneticinin kendisindedir.

Son iki atamanın da gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Boğaziçi Üniversitesinin teamülleri dikkate alınmadan yapıldığı görülüyor. Özellikle Devlet düzeninin en üst koruyucusu olan Anayasa Mahkemesi tercihi bütün dikkatleri üzerine çekmiş durumda. Sonuçlarının gelecekteki etkileri üzerine çok değerli yorumlar yapılıyor.

“Eğer def’ olmaz ise bu beliyye / Ne İznik kalır ne Konstantiniyye” (Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, 2. B. S 412)

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları