Kulağının üstüne yatmak – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • 523’üncü Bilgi Şöleni: Yaşadığımız su sıkıntısı ve su politikalarımız   • 522’nci Bilgi Şöleni: Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılar meselesi

Kulağının üstüne yatmak

Bugün sorun yaşanan tek üniversite Boğaziçi değil. Aynı şekilde sorun yaşanan tek kurum da üniversiteler değil. Yalnız gelin görün ki sorun hepsi için aynı. Suçlu konusuna dönecek olursak yeniden tekrar edeyim ki suç, sisteme ait değil.

7 Ocak 2021
Demet Yener

 

Üniversiteler-sistem-insan

Toplum olarak artık susmanın çok zor olduğu zamanları yaşıyoruz. Her gün hayatın farklı alanlarında yaşanan farklı türden facialara şahit olan bir toplumuz ve sabrın sonuna gelmiş durumdayız. Cinayet, tecavüz, hırsızlık, yolsuzluk, intihal (aslında bu da bir çeşit hırsızlık) … Saymakla bitmeyen toplumsal sapmaların damarımıza bastığı bu zor günler için “Ha bugün, ha yarın” diyerek sabredişimiz sanırım büyük çatlaklarla parçalanıyor artık. Toplum düzeyinde isyanlar ve gösteriler, birey düzeyinde intihar eylemleri ve bağımlılık artışıyla kendini göstermeye başlayan çatlaklar gittikçe büyüyor. İnsan olmak bakımından geldiğimiz noktayı sorgulamak zorundayız. “İnsanî değerler”in ütopik bir hâl aldığı günümüzde artık yapılacak tek şey yeniden “insan” olmaktır. Yazık ki insan olmak bakımından insan, bütün artı yönlerini toprak altına gömdüğü için toplumlar baş aşağı gidiyor.

Eylemde bulunan, herhangi bir davranış sergileyen insan, eylem kurallarını ve diğer ölçülerini sorgulamadan uygulamayı alışkanlık haline getirdiğinde toplumsal çöküş kaçınılmaz biçimde şaha kalktı. Aslında durumu kavrayarak, üzerinde düşünerek talep edilen iyiyi gerçekleştirmeyi alışkanlık haline getirmeli, ahlaklı kalmalıydı insan. Toplum için iyi ve kötünün sınırlarını çizen ahlakın terkedilişinden daha da acısı, ahlakın kapsam ve içeriğini belirleyen “etik”ten vazgeçilmesiydi. Kişisel hak ve özgürlüklere duyulan saygının ortadan kalkmasının yegâne sebebi bu vazgeçişti. Etik kurallar, toplum olarak uzlaşmayı hedefler. Toplum için faydayı amaçlayan her tür insan topluluğunun bütünlüğü bu sayede sağlanır. Böylece iç ve dış yapıda sorumlulukların yerine gelmesinde tutarlılık sağlanır. İnsan bundan vazgeçtiğinde bütünlük, tutarlılık ve sorumluluk bilincini de kaybetti.

Belki de bütün etkinlik ve amaçların yerli yerine konmasını sağlayan, nelerin yapılabileceğinin ve yapılamayacağının, nelerin istenebileceğinin ve istenemeyeceğinin, nelere sahip olunabileceğinin ve olunamayacağının sınırlarını çizen, toplum düzenini sağlamanın en büyük işçilerinden biri olan etik, bu denli arka plana atılmamalıydı. Bu alanı işlevsiz bırakmak, toplumun iyi-kötü terazisinde dengeleri aleyhimizde bozdu. Özgürlüğün sınırsız olduğu inancı başladı. Birinin özgürlüğünün sınırını diğerinin özgürlüğünün çizdiğini unuttu insan. Kişinin insan olmak bakımından sahip olduğu hakları yok saydı ve güce tapınmaya başladı. Güce tapınmanın sonunda da insan olmak bakımından insanın dış kabuğu kırıldı ve yabani otların saldırısıyla kötüye doğru evrimleşti.

Kıskançlık, bencillik ve anlayışsızlığın vardığı son noktada cinayetler bile her geçen gün daha da korkunçlaşarak kendini aşıyor. Bir insanı öldürmek yetmiyor artık. İnsan sadece iyi ve güzel konusunda değil kötüye de doyumsuz artık. Öldürmeyi yeterli bulmayıp parçalara ayırarak her parçasını farklı yerlere atacak kadar canileşti ya da önce öldürüp sonra zavallı maktulün cesedini yakacak ve bununla da yetinmeyip onu bir bidona koyarak üzerine beton dökecek kadar canavarlaştı.

Vicdansızlığın tavan yaptığı günlerdeyiz. Gittikçe batağın en dibine battığının farkında olmayan insan için konu pervasızca “Beni aldattı.” diye savunmaya geçecek kadar basitleşti. Pişmanlık, korku ve vicdan azabı hiç yok.

En az bu konu kadar dibe batmış onlarca, yüzlerce konudan biri de üniversiteler. Gençlerin hayata atıldığı yolun son dönemeci dediğimiz üniversitelerin durumu içler acısı. Herkes birbirini suçluyor. “Bu sistem değişmeli.” diye başlayan nutuklar atıyor herkes. Oysa sistemin hiçbir kabahati yok. Değil bu sistem, hangi sistemi getirirseniz getirin sonuç değişmezdi, değişmeyecek. Sistem işleyiş bakımından ki işlemesine izin verilirse oldukça kullanışlı ama… İşte bu cümlenin tam da burasında söylenecek şey kesinlikle sistemin suçu değil. Buna birçok itiraz geleceğinden eminim. Neden mi? “Güzel ve Çirkin” masalında hiç kimse “Çirkin” rolünü almayı istemez de ondan. Kimse kabahati kendinde görmez. Kimse kendi gözündeki çöpü görmez. Bu sebeple suçluyu daima dışarda arar. En kolayı da kurumları ya da sistemleri suçlamaktır. Oysa asıl suçlu, insana tahmin ettiğinden daha yakın.

Bugün sorun yaşanan tek üniversite Boğaziçi değil. Aynı şekilde sorun yaşanan tek kurum da üniversiteler değil. Yalnız gelin görün ki sorun hepsi için aynı. Susturulup sindirilen sayısız çalışan, öğretmen, öğretim üyesi ve görevlisi, temizlik işçisi, sekreter, kantinci, memur gerçeği biliyor. Biliyor da onların sesine kulak verecek kimse yok ortada. Herkes kulağının üstüne yatmış, kendinden ötesini görmüyor, duymuyor, bilmiyor.

Suçlu konusuna dönecek olursak yeniden tekrar edeyim ki suç, sisteme ait değil. Bütün suç, kesinlikle “insan”ın kendisinde. Esas sıkıntı, insanın bu denli bozulmuş olması. Bugün bütün kurumların tek sorunu, insanlara kabul ettirilmeye çalışıldığı gibi sistemler değil, insanların ta kendisidir. Eğer kuralın dışına çıkan, karşısındakinin açığını bulup kendi lehine kullanan, yaptığı pisliği umursamazca ve gönül rahatlığıyla örten insanlar olmazsa sistemler olması gerektiği gibi işleyecektir zaten. Belli bir gruba, görüşe, partiye, derneğe duyulan aidiyet, bu ülkenin vatandaşı ve bu toplumun bir ferdi olmaya duyulan aidiyete baskın geldiği için yaşanan bunca sorun ve felaket, tamamen “bozulmuş” insanın suçu.

Sadece rektör ataması değil ki sorun. Hakkıyla bir konuma gelebilecek kadar şanslı az sayıda insana bile kuşkuyla bakılıyor çünkü artık birçok kimse hakkı olan yerlere erişemiyor. Bugün kimse “birinin bir yakını” olmadan güç ve başarı elde edemiyor. Tüm bunların sonucunda farklı aidiyetlerle ve farklı güç odaklarına yakınlıklarıyla belli konumları dolduranların elbirliğiyle ezilen “yalnız insanlar” ortaya çıkıyor. Demokratik ve eşit haklara sahip insanlar arasına “daha” pahasını koyanlar yüzünden toplum büyük bir hızla çöküyor. Bu sebeple sistemler işlemiyor. Bu sebeple karamsar ve karanlık günler yaşıyoruz. Bu sebeple bir yandan haksızlık diğer yandan vicdansızlık, ışık hızıyla yükseliyor.

Kelime anlamıyla felaketi bile geride bırakan olaylara sırf bu yüzden her gün defalarca tanık oluyoruz. Giderek hissizleşiyoruz. Umursamaz ve önemsemez oluyoruz. Korkunç bir şey bu ama alışıyoruz. Alıştıkça daha da karanlık günlere dönüyor yolumuz. İnsan kulağının üzerine yatmaya devam ettiği sürece şikâyet etme hakkını kullanmaya hakkı olmayacaktır. Güç delisi makam sahiplerinin sınırları birbirlerine dayandığında yaşanacak yıkım, geri dönüşü neredeyse imkânsız sonuçlar doğuracaktır.

Yapılması gereken ilk şey, cesur olmaktır. İnsan, sistemleri suçlamayı bırakıp “insan”ı yani kendini düzeltmeye başlamalıdır. Düzeneğe göre imal edilmiş bir tren, usulünce döşenmiş raylardan çıkmaz. Ta ki raylara yerleştirilen bir kütük, araba gibi yabancı bir maddeyle burun buruna gelene kadar…

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları