MATRIX: RESURRECTIONS

Filmi sıcağı sıcağına izleyen ama evvelinden de yorumlarını inceleyen biri olarak söyleyebilirim ki Matrix 4, günümüze göndermesi bol, gişeye de oynadığını cesurca itiraf eden, kendiyle barışık ve farklı bir film.


Paylaşın:

                                                                                                                                                 Telmih dergisinde yayımlanmıştır.

Her sabah kalktığımızda aynı hayatı yaşamak, aynı yüzleri görmek ve maceraların içinde kaybolmak bizi sıkar. Bu sıkıcı duruma karşı neşe katmak, gülmek ve haz almak istiyorsak hayatımızda rutinin dışında işler yapmak isteriz. Sinemaya ya da tiyatroya gitmek, daha önce gitmediğimiz görkemli bir binayı izlemek, farklı insanlarla tanışmak bu rutini bozan aktivitelerin başında gelmektedir. Ne yazık ki, bir süre sonra iş stresinin getirdiği bunalımdan kaçmak isterken kendimizi yine rutinin içinde buluruz. Bu rutin kapsamda gidebileceğimiz, yapabileceğimiz, izleyebileceğimiz kısıtlamalar ölçüsünde hayatta var oluruz. Bu da rutin hal alırsa biz aslında sonsuz bir döngüde kendimize hayatlar kılıflandırırız.

Matrix, 1999 yılında gösterime girdiğinde tüm bu kısır döngüyü insana daha önce sorgulatanından daha cesur, daha güzel/estetik ve daha popüler bir şekilde gösteriyordu. Bilgisayar teknolojilerinin de gelişmesiyle beraber The Matrix’in başrolündeki gibi hayatı “döngüsel krizde” yaşayan insanlardan bir parça kendi bünyesinde bulan kişiler ise hayran kalmışlardı. Bir de işin içinde varlık felsefesinin asırlardan beri cevabını aradığı sorular da olduğundan, güzel bir kebap ve üstüne yenmiş lezzetli bir tatlı tadı alınmıştı.

İlk film, bugün dahi milyonlarca insanı etkisi altına almakla beraber Matrix 4’ün gösterime girmesinden kısa bir süre önce IMAX olarak çeşitli sinemalarda gösterime girdi ve ilk günkü heyecanla insanlar Neo’yu, Morpheus’u, Trinity’i izledi.

Ardından gelen ikinci ve üçüncü filmler o kadar sevilmese de evrene olan sadakatları ve hikâyenin gelişimini, karakterlerin değişimini ve sonunu görmemiz açısından kıymetliydi.

Yıllar geçti ve Matrix serisinin devamı geleceği ifade edilince serinin hayranları büyük bir heyecana kapıldı. Nihayet film gösterime girdi ve 18 yıl sonra kaldığı yerden devam eden macera üzerine konuşabiliyoruz. Sırf bu durumdan dolayı ben filme olumlu bakıyorum. Hayranları, takipçileri üzmemek ve onları mutlu etmek (elbette ki yapımcıların ceplerini de şahlandırmak) yolunda atılmış adımlar.

Film yayınlanmadan daha hayranlar ikiye bölündü. Fragmanı iyi ve kötü olmasına göre değerlendirdiler ve kutuplaştılar.

Biz ne fragmanlar gördük muazzam, ne filmler gördük kötü.

Ne filmler gördük iyi, ne fragmanlar gördük çöpten beter.

Beyitimde de ifade ettiğim gibi, fragmanlara aldanmak ya da tek kriter olarak fragmanı değerlendirmek henüz izlenmemiş ya da gösterime girmemiş filmi değerlendirmek için en başta emeğe yapılan büyük bir saygısızlıktır.

Filmi sıcağı sıcağına izleyen ama evvelinden de yorumlarını inceleyen (Tat kaçırandan uzak kalmaya çalışarak) biri olarak Matrix 4, günümüze göndermesi bol, gişeye de oynadığını cesurca itiraf eden, kendiyle barışık ve farklı bir film.

Göndermesi bol, gişeye oynayan, kendiyle barışık kısımlarını anladık da farklı olmasını anlamadık diye soracak olursanız ben durumu size şöyle izah edeyim: Üç film sonunda evren noktalanmış ve Neo’nun gördüğü kâinatın soyut halini anlamıştık. Film bize başlangıçta kahkahalar eşliğinde bir tokat atıyor. Hâlbuki Neo, basit bir bilgisayar programcısı monoton hayatını yaşayan bir kişiymiş. Mavi hap ve kırmızı hap dikotomisine sıkıştırılan, kendince bir tercih yapan, hayatını değiştiren Neo; geçmişi unutmak istiyor ve deli dolu halüsinasyon gördüğünü zannediyor.

Geçen asrın sonunda ve yaşadığımız asrın başının ankesörlü telefonlarından, yerini artık akıllı telefonlara bıraktığı yüksek plazalarda bilgisayar oyunlarını tasarlayan ve şişman adamların daha çok silah ve ahlaka mugayir pek çok arzusunun olduğu ortamda Thomas Anderson bir bunalım zamanında. Bu bunalımı atlatmak için kendine yollar arıyor ve şımarık patronu, seyirciye neden filmi çektiklerini de itiraf ediyor. Giriş kısmında cesurca itiraf eden dediğimde kast ettiğim kısmın umarım neresi olduğunu anlamışsınızdır. Ya da filmi izleyince anlarsınız.

Geçen 18 yılın ardından Keanu Reeves, o muazzam karakterini daha geniş kitlelere tanıttığı gibi enfes sinema olaylarına imza atmayı da es geçmedi. Partneri Trinity(Carrie-Anne Moss) yaşlandığını daha da net gösteriyor. İkisi üzerinden filmi okuyacak olursak, felsefi bir aşk filmi. Tabi Matrix, sadece bir iki karaktere ve tek bir ideolojik aygıt zemininde incelenmeyeceğine göre çok boyutlu film değerlendirmelerinin başını çekmesi son derece normal.

Filmin dövüş sahneleri, üçlemenin altında. Görüntü kalitesi yükselse de daha parlak bir zeminde izlediğimiz için epey beğenmeyen var. Ben şahsen filmin bu denli parlak olmasını beğendim. Aksi halde eskinin tekrarından farkı kalmazdı.

Müziklerine gelecek olursak, ilk üçlemenin altında ama fragmanda verdikleri White Rabbit Neo’nun evreni sorgulamaya küvette devam ettiği sekansı o kadar doldurdu ki kulaklarım efsanevi bir müzik aramaya çok gitmedi. White Rabbit fazlasıyla boşluğu doldurdu. Tavşan metaforunu, kara kedinin sürekli karşımıza çıkması ve malum şarkının sözlerini idrak ettikçe filmden aldığınız keyif artıyor. Bu bakımdan filmi beğenmeyenleri iki kategoride incelemek gerekiyor: Matrix felsefesini bilip beğenmeyenler ve Matrix’i dövüş koreografisi için izleyip beğenmeyenler.

İkinci gruptaki arkadaşların beğenmemesini son derece normal karşılıyorum. Değişen 18 yıllık zaman zarfında karakterlerin dünyalarının evrilmesi, hayatlarının farklı boyutlara gitmesi ve zamanın akışına bağlı olarak dönüşümün kuvvetlenmesini çok iyi gösterdiler. Hele hele o şarkının aktığı ve hayatlarını bir şeritten geçer gibi takip ettikleri sahneye bayıldığımı ifade etmeliyim.

İlk filmin üzerinden geçen yıllara ve pek çok haşmetli sinema olayına karşın Matrix: Ressurections, hâlâ iyisiyle, kötüsüyle kendisinden söz ettiriyorsa ortada bir başarı vardır. Bu arada filmin HBO Max platformunda yayınlanmasından dolayı korsan izleyen de epey bir insan var. Şayet bu filmi korsan izliyorsanız kendi sinematografik keyfinize olan saygınızı tekrar bir gözden geçirin. Marvel filmleri sayesinde “Ek sahne (After credits)” olayına fazlasıyla alıştık. En son sinemada izlediğim “No Time To Die (Ölmek İçin Zaman Yok)” filminin sonunda kalabalık bir ekibin parçası olarak ben de ek sahne beklemiştim ve sadece rezil bir yazı çıkmıştı. Bu sefer de yeşil dijital yazıların kaymasının akabinde küçük bir sahne var.

Sinek de küçüktür, ama onun küçüklüğü yediğiniz yemeği berbat edecek cinstendir ya, işte o hesap. Ne akla hizmet olduğu belli olmayan bir ek sahne ile filmin noktalanması, filmden beklentisini karşılamadan ayrılanlar için daha çok Matrix, üzerinde hiç şüphesiz çok konuşulacak bir film. Onu sadece bir yazıya sığdıramayacağımız da bir gerçeklik.

Gerçeklik mi? Öyle bir şey var mı? Matrix’i gerçek anlamda izleyen seyircinin artık bazı sorgu-sual eylemlerine geçtikten sonra, dünyaya bakarken yaptığı bir şeyi tekrar düşüneceği gerçeği de karşımızda duruyor.

Yazar

Necdet Cura

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar