24.01.2026

21. yüzyıldaki modern manda

Genel başkanımız Hakan Paksoy'un Millî Egemenlik Platformu'nun 7 Eylül 2024'de Sivas'ta düzenlediği "Modern Manda ve İşgale Hayır" başlıklı paneldeki konuşması


Öncelikle Manda kavramının bir açıklanmasında fayda var. Manda sözü ilk olarak Milletler Cemiyeti Sözleşmesinde ortaya çıkıyor. Milletler Cemiyeti de (Cemiyet-i Akvam) 26 maddelik sözleşmesi ile, Birinci Dünya Savaşı galip devletleri tarafından, resmî olarak Versay Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği 10 Ocak 1920’de İsviçre’de kuruluyor. Sözleşmesinin yapılacak barış antlaşmalarına ‘önsöz’ olarak konulması mecburiyeti getiriliyor. Sevr Antlaşması paçavrasının başında da var. Bizi de bu açıdan ilgilendiriyor.

Sözleşmenin 22. Maddesi’nin ilk üç paragrafı şöyle:

“Savaştan sonra, daha önce kendilerini yöneten Devletlerin egemenliğine bağlı olmaktan çıkmış ve çağdaş dünyanın özellikle güç koşulları altında kendilerini yönetme yeteneğinden henüz yoksun halkların oturduğu sömürgelere ve ülkelere şu uygulanır: Bu halkların gönençleri [refahı H.P.] ve gelişmeleri kutsal bir uygarlık görevidir. Ve bu görevin yerine getirilmesi için işbu Misak’a güvenceler konulması gerekir.

Bu ilkenin uygulamada geçekleştirilmesi için en iyi yöntem, bu halkların korumanlığını [vesayetini, mandasını H.P.], kaynakları, görgüleri ya da coğrafya durumları bakımından bu sorumluluğu yürütmeye en elverişli bulunan ve bunu kabule razı olan uluslara emanet etmektir. Bunlar, bu mandat’yı, mandataire sıfatıyla ve Cemiyet adına yapacaklardır.

Eskiden Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bulunan kimi topluluklar, kendi kendilerini yönetmeye yetenekli olacakları zamana kadar, yönetimlerine bir mandataire’in öğütleri ve yardımı kılavuz olmak koşuluyla, bağımsız uluslar olarak varlıkları geçici nitelikte tanınabilecek bir gelişme düzeyine erişmişlerdir. Mandataire’in seçilmesinde bu toplulukların dilekleri göz önünde bulundurulacaktır.”

Görüldüğü üzere Milletler Cemiyeti’nin ilk kuruluşunda savaş sonrası paylaşım önemli bir husus olarak öne çıkmaktadır.

Bunların bugünle ilişkisini daha sonra kuracağız.

Sivas Kongresinden önce

Şimdi Sivas Kongresi öncesi ve Kongre ‘deki manda konusuna bir göz atalım.

Kongre öncesinde ilk manda sözü Bekir Sami Bey (Kunduh) tarafından dile getiriliyor. Daha Erzurum Kongresi devam ederken konu ediliyor. Bekir Sami Bey’in Amasya’dan Atatürk’e çektiği telgrafla :

1- Tam bağımsızlık istersek mülkün parçalara bölünmesi kesindir. Mandaterlik istersek tamamiyet-i mülkiyemizi koruyabiliriz. Dolayısıyla manda tercih edilmelidir.

(Bekir Sami Bey bu düşüncelerle ABD temsilcisiyle görüştüğünü de yazmıştır. Bugün de AB temsilcileriyle ya da ABD yetkilileriyle görüşenlerin varlığı bilinmektedir.)

2- Adil bir hükümetin kurulması.

3- Eğitimin yayılması ve genelleştirilmesi.

4- Din ve mezhep özgürlüğünün sağlanması,

5- Bütün Osmanlı topraklarında ABD mandası altına girilmesi,

6- Bunun için ABD’ye bir heyet gönderilmesi

Konularını ortaya koyar.

Atatürk’ün bu telgrafa karşı davranışı bir liderlik ve diplomasi örneğidir.

İlk olarak tam bağımsızlık istendiğinde bölüneceğimiz düşüncesinin sebebi nedir, diye sorar.

Bekir Sami Bey Dörtler Meclisi’nde karara bağlandığı cevabını verir. Bu Dörtler Meclisi Türkiye için hazırladığı raporda biri Ermenistan, Biri İstanbul, biri Anadolu olmak üzere üç manda idaresi de öngörür .

Gazi Paşa’nın ikinci sorusu, tamamiyeti mülkiyeden kastın ülkenin bütünlüğü mü yoksa egemenlik mi olduğudur. Cevap, yalnız hukuk-ı hükümet, ülkenin bütünlüğü korunacaktır diye gelir. Anlaşılan başta Cemiyet-i Akvam sözleşmesinin 22. maddesinde belirtilen hususların devreye gireceğidir. Sizin yapamazsınız, beceremezsiniz ama biz sizi yöneterek yaptırırız demektedirler.

Atatürk’ün soruları içinde birisi bugünü de çok ilgilendiriyor. Dinlerin ve mezheplerin özgürlüğü talebidir ve önemlidir.

Soru, Patrikhanelerin imtiyazları varken bunun manası nedir?

Bekir Sami Bey, “bu özgürlükler İslam dininde zaten vardır ama bunu ABD bilmiyor. Onun için biz bu konuda güven vermek istiyoruz” diyecektir. Bu konu o günün gayri müslim nüfusunun varlığı içinde değerlendirilmelidir. Ancak masum bir konu değildir. Patrikhane konusu 21. Yüzyılda da karşımıza çıkmıştır. Bu konuya tekrar değineceğiz.

Bu gelen cevaplar üzerine Atatürk bir soru daha sorar. “Peki, Amerika’nın mandater olmayı kabul etme karşılığında ne gibi menfaati vardır ve amaçları nedir?”

Cevap, “bu konu henüz görüşülmemiştir”, olur.

Bu telgraf haberleşmesi 25 Temmuz 1919 ile 3 Ağustos 1919 arasında gerçekleşir.

Sanki bugünler için yazılmış bir mektup

10 Ağustos 1919’da Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup daha gelir. Yazan, İstiklâl Harbi’nin Halide Onbaşı’sı Halide Edip Adıvar’dır. Tamamı Nutuk’ta var .

Mektup, “Memleketin vaziyeti en hâd bir devreye girdi. Kendimize bir istikamet tayini için Türk Milleti’nin zarını atıp müspet bir vaziyet almak zamanı ise geçmek üzeredir.” diye başlıyor.

“Harici vaziyet İstanbul’da şöyle görünüyor” diyerek da devam ediyor:

“Fransa, İtalya, İngiltere Türkiye’nin mandaterlik meselesini Amerikan senatosuna resmen teklif etmiş olmakla beraber bütün kuvvetlerini Senatonun kabul etmemesi için sarf ediyorlar. Taksimden hisse kaçırmak tabii işlerine gelmiyor.”

Halide Hanım Fransa, İtalya ve İngiltere’nin hedeflerini özetledikten sonra Amerikan mandasının ehven-i şer olacağını yazıyor.

Patrikhane meselesini Halide Hanım da vurguluyor. Ama sadece Fener kilisesini yazıyor. “Muntazam bir hükümet ve asrî bir idare tesisi için Patrikhanenin siyasî imtiyazları ekalliyetlerin [azınlıkların H.P.] kuvvetli devletler vasıtasıyla mütemadi tehdidi ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu yapamayacaktır.” Bu cümleleri mektuptan olduğu gibi aldım. Bunu vurguluyorum çünkü bugünü değerlendirirken ihtiyacımız olacak.

Ve mektuptan çok ama çok önemli bir cümle daha: “Siyasî istikrazlar [borçlanmalar H.P.] siyasî esareti tezyit [büyütüyor H.P.] ediyor.” Bu cümleye de ihtiyacımız olacak.

Sadece bunlar da değildir. 12. Kolordu Komutanı Salâhattin Bey, Vasıf Bey (Kara Vasıf, Sivas Kongresi delegesi) gibi isimlerden de şifre telgraflar manda taraftarıdır. Hatta 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Bey’den gelen şifrede başka isimler de vardır.

Sonra Kongre başlar. En çok müzakere edilen hususların başında manda gelir. Hatta Vasıf Bey: “bir kere esas itibariyle mandayı kabul edelim de şerait hakkında bilâhare görüşürüz” der.

Üye Macit Bey, “asıl mesele şimdiden sonra yalnız yaşayabilecek miyiz, yaşayamayacak mıyız?”

Bekir Sami Bey (Kunduh): “Kaybedecek bir dakikamız bile yoktur. Vakit geçirmeksizin müzakere edip karara varalım” der. İsmail Fazıl Paşa da Bekir Sami Bey’e katıldığını beyan eder. İstanbul delegesi İsmail Hami Bey (Danişmend) de katılır.

Refet Bey de (Refet Paşa) mandanın çok gerekli olduğundan bahseder. ”Mandanın istiklâli ihlâl etmeyeceği açık iken…” diye başlayan bir konuşma yapar. Manda istemenin başat sebeplerinden birisi İngilizlerden kurtulmak ve diğeri de yokluklarla baş edebilmektir.

Vasıf Bey, ”Bütün devletler bizi tamamen müstakil bırakacaklarını söyleseler bile yine müzaherete [yardıma H.P] muhtacız. Dört yüz ila beş yüz milyon lira borcumuz var. Bu parayı kimse bize bağışlamaz. Bize bunu öde diyecekler, hâlbuki bizim varidatımız bunun faizine bile kâfi değildir… müstakil yaşamaya vaziyet-i maliyemiz müsait değildir.”

Sanıyorum Sivas’taki manda tartışmaları için bu kadarı yeter. Hatta fazla bile. Şimdi de bir yıl sonraya, Sevr Antlaşması’na bakalım.

Sevr paçavrasındaki aşağılama

Sevr’de karşılaştığımız üslup içler acısıdır. ”Büyük devletler … Türkiye’nin … dostluğunu kanıtlamış devletlere karşı pek belirgin bir hayınlıkla suç işlemiş olduğu kanısındadırlar”

“Müttefik hükümetler Türk çoğunluğun oturmakta olmadığı toprakları Türk boyunduruğundan kurtarmaya karar vermişlerdir.”

“Osmanlı Devleti’nin maliye işleri için denetleme kurulması … eskiden yıkıma uğramış ahlak kötülüklerinden ve vurgunculuktan kendisini korumak … emperyalist akımlardan kurtarılmış olan Türk ulusunun mutlu ve iyi yönetimi olan ulus olmasını sağlamak…”

Ne kadar da incitici ve aşağılayıcı bir üslup değil mi? Ama bu bugün yaşayan bizlere de yabancı olmayan bir yaklaşım.

Hem Sevr’e hem de AB sürecine birlikte bakmak

Önce AB… 2004 Zirvesinde bizden istenenlerin bazıları

“Lozan Antlaşmasını gözden geçirmemiz”,

“Kopenhag Kriterleri (demokrasi, hukuk devleti, piyasa ekonomisi, azınlık hakları ve azınlıklara saygı) temelinde yeni anayasa”, Bunu hâlâ başaramadılar. Ama önümüzdeki günlerin en önemli konusu.

Fırat ve Dicle havzaları üzerindeki barajlar ve sulama projeleri başta olmak üzere su kaynaklarında uluslararası yönetimin düşünülmesi,

Türkiye’nin Orta Asya’nın Türki dillerinin konuşulduğu bölgeleri arasında siyasi ve kültürel bağlarının bölgedeki ülkelerle olan ilişkilerde gerilimi tetiklememesi,

“Anadillerde yayınlarda süre sınırı ile devletin bölünmez bütünlüğüne saygı gibi kesin prensiplere bağlı olunmaması”, Nasıl talep ama… TRT 6 ya da TRT Kürdi kuruldu…

“Siyasi partilerin Türkçe dışında dil kullanabilmeleri” kullanılıyor.

“Ekümenik sıfatının aleni kullanılması”, En büyük sıkıntılardan birisi. Bizzat Cumhurbaşkanlığından giden davetiyelerde bu sıfat kullanılıyor. Fiilî durum yaratıldı.

“Anadillerde bölgesel yayın ve eğitim yapılması”, Yayın var ama daha eğitim başarılamadı

“Kürt azınlıkların diğer azınlıkların hak ve özgürlüklerden tam olarak yararlanması”,

“Alevilerin Müslüman azınlık olarak kabul edilip korunması” Bu iki madde Türk Milleti’nin birliğine sıkılan kurşundur.

“Rum kesiminin tanınması, Türkiye’nin ‘işgal kuvvetlerini’ belirli bir takvim çerçevesinde bir an önce geri çekmesi”,

“Yunanistan’la Ege konusunda anlaşmaya varılması.” Sadece bu madde bile tek başına anlatıyor. Yunanistan’dan Türkiye ile anlaşmaya varın talepleri olmadı.

Bunların hepsi de diğer aday ülkelerden istenen 35 fasılın dışında ve Türkiye’den fazladan istenen hususlar.

Bekir Sami Bey’in Atatürk’e çektiği telgraftaki

1- Eğitimin yayılması ve genelleştirilmesi.

2- Din ve mezhep özgürlüğünün sağlanması,

konularını tekrar hatırlarsak:

Ne dersiniz, benziyor mu?

Sevr hayallerine hizmet edenler

Başka bir konu: Bakınız Sevr Antlaşmasının 152. Maddesi ne diyor? Türkiye’nin bulundurabileceği kara kuvvetleri sayısı 50.000 kişi. 35.000’i jandarma. Peki, genel asayiş nasıl sağlanacak? İşte burada da 170. Madde devreye giriyor. Yerel kent ve kır polisi kurulacak. Sayısı da görevli bulundukları yerlerdeki ya da belediyelerdeki nüfus artışına uygun artacak.

Aramızda “Kır Polisi” diye bir şey hatırlayanınız vardır mutlaka… Var mı?

“Türkiye’nin Avrupa Birliğine verdiği garantilerden olan “İç güvenlik ve kolluk hizmetlerinde sivil yönetimin etkisini arttırmak” için başlatılan çalışmalarda jandarma teşkilatının kır polisine dönüştürülmesi planlanıyor.” Okuduğum bu cümleler 2012’deki bir gazeteden. İnternette kır polisi diye girdiğinizde 2014’te de “Jandarma kır polisi oluyor” haberleri var.

Sevr ile AB kriterleri arasındaki benzerlik mi yoksa emperyalizmin bitmeyen büyük hevesleri mi?

Yakın zamanda yaşadıklarımız

15 milyon civarında sığınmacı ve yabancı kaçak var. Ve Türkiye’yi yönetenler onların varlığı üzerinden yaratılan fiilî durumla “Türk, Kürt, Arap Sünni ve Alevi…” diye tekrar ederek “Ortak yurt” diyorlar. Buradaki ortak yurdu ortak devlet ve ortak vatan diye anlamak gerekiyor. Bu emperyalizmin projesidir. Yeni Sevr…

2012’de ABD basına bir fotoğraf servis etti. Başkanı Obama odasında dönemin başbakanı Erdoğan’la telefon görüşmesi yaparken elinde beyzbol sopası vardı. Suriye’yi görüştükleri açıklandı.

Bir 29 Ekim’de (2014) peşmerge kılıklı teröristler “Biji Serok Obama” çığlıkları arsında ve polis kılavuzluğunda Türkiye’den geçip Ayn el-Arap’a gittiler. Bugün orada bir terör devletçiği oluştu…

2016 -2018 arasında Rahip Brunson hadisesi yaşandı. İzmir’de yaşayan misyoner Rahip Brunson casusluk suçlamasıyla tutuklandı. 35 yıl hapsi istendi. ABD bastırdı Türkiye çok sert cevap verdi. Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Bu fakir bu görevde olduğu sürece teröristi alamazsın. Çünkü Müslüman bir delikten, yılan deliğinden bir defa sokulur.” sözleri bunlardan birisi. En son ABD Başkanı Trump Türkiye’ye yaptırım uygulanacağını açıkladı. Sonuçta 35 yıl hapsi istenen Brunson’a önce ev hapsi verildi sonra yurt dışı yasağıyla birlikte kaldırıldı. O da özel uçakla ABD’ye gitti. Kimse nereye gidiyorsun diye sormadı.

Benzeri durum Türk asıllı Alman gazeteci Deniz Yücel ile yaşandı. 2017’de terör örgütü üyesi suçlamasıyla tutuklandı. Almanya bastırdı tahliye edildi. Mahkeme devam ediyordu. Ancak çıktığı gün Almanya’dan gelen uçakla Almanya’ya uçtu. O uçağa da nereye gidiyorsun diyen olmadı.

ABD’de basına Türkiye’ye gönderilmiş bir mektup sızdırıldı. Dönemin ABD Başkanı Trump imzalıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderilmişti. “Aptallık etme” diyordu.

9 Ekim 2019’da Fırat’ın doğusuna Barış Kalkanı Harekâtı başlatmıştık. Mektup da 9 Ekim 2019 tarihli. Ama 17 Ekim’de sızdırılmıştı. Harekât da17 Ekim’de bitirildi. Mektup duyulduğunda, Cumhurbaşkanı “Mektubu buruşturup çöpe attık” demişti. Ama daha sonra mektup çöpten alınıp ütülenmiş olmalı. Çünkü çok değil bir ay sonra, 13 Kasım’daki, ABD seyahatinde Beyaz Saray’daki görüşme sonrasında yapılan açıklamada Erdoğan, mektubu “Başkan’a takdim ettiğini”, -hem de birkaç defa ve vurgulu şekilde- söylemişti.

S400 aldık hâlâ depoda bekliyor…

500 milyarı doları aşkın dış borcumuz var

Manda konusunu daha çok konuşabiliriz ama artık konuşmamızı artık bağlayalım.

Başlarda, bugünü değerlendirirken ihtiyacımız olacak dediğim iki husus vardı.

Birincisi Patrikhane meselesiydi. Halide Hanım vurguluyordu. “Muntazam bir hükümet ve asrî bir idare tesisi için Patrikhanenin siyasî imtiyazları ekalliyetlerin [azınlıkların H.P] kuvvetli devletler vasıtasıyla mütemadi tehdidi ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu yapamayacaktır.”

Patrikhane meselesi Lozan’da çözüldü. Fener kilisesi kendi cemaatinin dinî konularını çözmek için Fatih Kaymakamlığına bağlı bir kurum hâline getirilmişti. Ancak, bugün, 22 yıllık AKP iktidarı onu yeniden ”Ekümenik (evrensel)” diye tanıdı. Onun egemenliğini tanıdı. Ona Konstantinapolis (yani Doğu Roma) Ekümenik Patrikliği denmesine izin verdi. Patrik, Rusya Ukrayna savaşına bile karışıyor artık.

İkinci konu da Halide Edip Hanım’ın mektubundan: “Siyasî istikrazlar [borçlanmalar] siyasî esareti tezyit [büyütüyor] ediyor.” Bugün Türkiye ve Türk Milleti, 21. Yüzyılda BİRTAKIM SİYASİLERİN İKTİDAR OLMAK İÇİN VERDİĞİ SÖZLERİN YANİ ALDIĞI SİYASİ BORÇLARIN BEDELİNİ ödüyor.

Bu bedel günümüz söyleyişiyle vesayet, emperyalistlerin vesayeti, 105 yıl öncesinin söyleyişiyle mandadır. Modern mandadır.

İskender Öksüz Hoca’nın dünkü (6 Eylül 2024) yazısı, Ziya Gökalp ve sömürge üzerineydi. Nasıl Müstemleke olunur? Diye soruyordu. Ve nasıl olunmayacağının da cevabını veriyordu: “MİLLÎ VİCDAN NEREDE TEŞEKKÜL ETMİŞSE, ARTIK ORASI MÜSTEMLEKE OLMAK TEHLİKESİNDEN EBEDİYEN KURTULMUŞTUR.” diye yazmıştı.

Bugün bu salonda da Millî vicdanın, millî uyanışın temsilcileri vardır.

Biz de 105 yıl önce haykırıldığı gibi bugün Sivas’tan haykırıyoruz:

MANDA VE HİMÂYE, KABUL OLUNAMAZ.

Ne mutlu Türk’üm diyene…

Yazar

Hakan Paksoy

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.