29.11.2021

Afganistan…Afganistan!

BOP’un çöküşü ABD düşünce kuruluşlarınca ilan edileli çok oldu. Tıpkı Vietnam’da olduğu gibi. Irak’ta olduğu gibi. Şimdi Afganistan’da olduğu gibi. Her birinde büyük travmalar yaşadı, dünyanın efendisi olmadığını gördü...


Bir sosyal medya grubunda, Afganistan bağlamında kısa yazışmalardaki muğlak görüş ve kanaatler, karmaşık konuyu çeşitli yönlerden düşünmemi tetikledi. Birkaç gün boyunca, özellikle yabancı basında yer alan bazı değerlendirme yazılarını taradım. Türkiye’deki çeşitli siyasi ve fikri düşünce gruplarının konuya yaklaşımlarını az çok biliyoruz.

Konuyla ilgili bilgim ve ilgim, yirmi yılı aşkın bir süre bazı çevre ülkelerde bulunmam ve bu ülkelerin diplomatlarıyla, dünyanın şurasında-burasında çeşitli sebeplerle bir arada ve sohbette bulunmamdan mülhem. Bu yazı bir uzman görüşü değildir ve bir Türk insanının, yazarak düşünmesi ve yazdıklarını konuya ilgi duyanlarla paylaşma arzusu kabilindendir. Biz ne desek, ne düşünsek gerçekçilik dünyasında karşılığı olmayabilir ama “düşünmenin” de zayi olmayacağı kanaatindeyim.

Konunun tüm bileşenleri (parametreleri) gerek dünya kamuoyunca gerekse bizce bilinmemektedir. Kaynaklarımız ancak yerli, yabancı basına yansıdığı ve çeşitli yönleriyle ilgili uzman yorumlarıyla sınırlı… Her bir ‘uzman yorumunun’ da kamuoyunu bir yönde oluşturmaya yönelik olduğunu ifadeye gerek yok. Resmi söylemler kapalı ve konunun ayrıntıları, müzakereler devam ettiğinden, açıklanmamakta; açıklamalar karşı tarafa ve taraflara niyet beyanı niteliğinde.

Taliban her gün kontrol ettiği alanları genişletirken, ABD ile Türkiye arasındaki ‘Kabil Hamit Karzai Hava Alanı’nın işletilmesi’ ve ‘korunması’nın Türkiye tarafından üstlenilmesi; bunun için de ‘’siyasi, diplomatik, lojistik ve mali yardım’’ yapılması söylemleri ötesinde fazlaca bilgimiz yok. Öncelik ,Kabil’deki diplomatik misyonların dünya ile bağlantısını sürdürmek ve gerektiğinde güvenli olarak çekilmelerini sağlamak…

Ancak Taliban’ın birkaç defa konuyla ilgili açıklaması oldukça açık: ‘’Afganistan’da yabancı güç istemiyoruz. Türkiye de NATO’nun bir parçası ve yabancı güç olarak değerlendiririz’’. Bir süre önce Taliban sözcülerinden Süheyl Şahin’in (Suhail Shaheen), TRT World’a verdiği röportajı dinlemiştim. Daha sonra Talibanca yapılan açıklamalar daha kararlı, sert ve üsttenci bir dildeydi.

Grup yazışmalarında ifade edilen görüş kısaca: ‘’Afganistan sorununun çözümü; topraklarının etnik yapısına göre çevre ülkelere katılması’’ yani Özbek bölgesinin Özbekistan’a, Tacik bölgesinin Tacikistan’a, Türkmen bölgesinin Türkmenistan’a ve hatta Farça – Acemce bölgesinin yani Herat ve çevresinin İran’a verilmesi; Güneydeki Peştun bölgesinin de Pakistan’a devredilmesi veya Afganistan olarak kalması…

Böyle düşünce ve dilekler olabilir ancak bu düşüncelerin gerçeklikler dünyasında uygulama imkanının olmadığı açık. Kimin toprağını kimlere, hangi gerekçelerle ve kimler, hangi güçler eliyle veriyorsun ve bunun meşruiyeti, uluslararası hukuktaki yeri nedir? O ülkedeki halkın ve kurumsal kültürel ve siyasi yapıların buna rızası olur mu?

Aklıma, Sevr Anlaşmasıyla, Osmanlı İmparatorluk topraklarının belli ülkelerce paylaşılması ve Türklere orta Anadolu’nun bırakılması projeksiyonu geldi. Sevr bir proje olarak kaldı ve Türk Milleti ülkesinin paylaşılmasına müsamaha göstermedi. Ancak Sevr’in ne olduğu, millî bilincimize kazınmış vaziyette.

Oradan aklıma ABD’nin Irak’ta 3 parçalı (güneyde Şii, ortada Sünni Arap ve kuzeyde Kürt) devlet yapılanması projeksiyonu geldi. Süreç devam ediyor olsa da durum ABD ve İsrail’in düşündüğü hız ve doğrultuda ilerlemedi, Türkiye buna müsaade etmemeliydi ve edemez.

BOP çöktü…

Derken, ABD’nin Greater Middle East / Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) geldi hatırıma. Bu proje ABD’nin en kapsamlı, en stratejik ve önem verdiği birkaç küresel siyasi projeden biriydi. Üstelik AB ve özellikle İSRAİL tarafından da her yönüyle destekleniyordu. Konu uzun… çoğu yönlerini artık Türk kamuoyu biliyor.

ABD bu büyük küresel siyasetinin altından kalkamadı. Hatta süreci bile yönetemedi. Diğer yönleri yanında Rusya’nın sıcak denizlere inme ideolojisi umduğundan daha kolay gerçekleşti. Rusya artık tüm Akdeniz’de ve başlıca belirleyici güç durumunda… Bu siyasal gerçeklik ABD kurumlarınca bile kabullenilmiş durumda. İran, tarihinde hiç olmadığı kadar bölgede varlık sahibi.

Bakmayın siz hâlâ ‘’BOP… BOP’’ diye ortalıkta dolaşanlara. BOP’un çöküşü ABD düşünce kuruluşlarınca ilan edileli çok oldu. Tıpkı Vietnam’da olduğu gibi. Irak’ta olduğu gibi. Şimdi Afganistan’da olduğu gibi. Her birinde büyük travmalar yaşadı, dünyanın efendisi olmadığını gördü, süper güç gururu zedelendi. Üsttenci tavrı sönmekte, her ne kadar kuyruğunu dik tutmaya çalışsa da kibirli tavrının derinliğinde bir eziklik de fark edilebiliyor. Ancak biliyoruz ki yaralı yırtıcının hamlesi daha tehlikelidir ve ABD’yi asla hafife almamak, onlara karşı boş bulunmamak gerekir.

Arap Baharı’nda olduğu gibi; demokrasi, insan hakları, demokratik rejimler oluşturma ve aşırı dini rejimleri dönüştürme iddialarıyla bölgeyi karıştırdı ve eskisinden daha trajik bir hâlde buldu. Libya’da büyükelçisinin öldürülmesinin, ABD tarihinde nasıl anılacağı kendi sorunları. Ne var ki süreç bir yere kadar İsrail’in güvenliği ve gücüne katkıda bulundu.

Irak ve Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e geniş bir koridor oluşturma girişiminin bugünkü durumu gibi…. Bölgedeki dört ülkeden koparılacak topraklarda bir yapay devlet kurma niyetlerini ve bu proje kapsamında yapageldiklerinin tarihsel seyrini biliyoruz. Bize maliyeti (siyasi, ekonomik, askeri ve can kaybı…) fazla olsa da yakın tarihte çok büyük hatalar ve ihmaller yapmış olsa da Türkiye bu projeyi, sahiplerinin başlarına kağıttan şapka olarak geçirdi. Ama bazı kafalarda hâlâ bunun hülyasının devam ettiğini de asla unutamayız…

Dış güç denilenler yakar, yıkar, dağıtır ama bu süreçte kendileri de kafayı dağıtırlar, cebi boşaltırlar, enerjilerini harcarlar ve yorgun düşerler. Vietnem’da, Irak’ta, Afganistan’da kayıpları ile kazandıkları asla kıyas edilemez. Bir süre sonra (zaferle!) çekildiklerini açıklarlar. Çin’in büyümesindeki bileşenler çok olsa da birisi ABD’nin böylesi küresel oyunlarındaki yenilmişliğidir. Bütün bunlar insanlık hafızasında bir birikim oluşturduğu kadar da ABD’nin tarihinde, kurumsal hafızasında ve aydın toplumunda, vicdanında tortu ve erozyon oluşturuyor. Böylesine gidişatın mutlaka bir sonucunun olacağını, tarihten biliyoruz.

Basra Körfezi’nden Viyana’ya; Fas’tan Kafkasya’ya uzandığımız yıllardaki biz, şimdiki bizden ve dünya şimdikinden başkaydı. Şimdinin dünyası da yarın farklı olacak…

Üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu bir adaya sıkışmış durumda. Yüzyıllardır sömürüyle oluşturdukları sermaye ve siyasi akıl birikimi, onları daha ne kadar taşıyabilir? Uzun yıllar önce Reading Üniversitesi’nde kütüphane görevlisi (Comrad lakaplı bu kişiyi o yıllarda Reading’teki tüm Türk öğrenciler tanır) bir İngiliz, ‘Türkiye’nin AB Üyeliği’ konusunda zaman zaman yaptığımız uzun sohbetlerde Biz Kıta Avrupası’ndan ayrı bir ada ülkesiyiz. Kansız Fransız (boody french) ve Alman’la (bloody german) nasıl bir arada olabiliriz? Bizim AB’de geleceğimiz yok. Size de aynı şeyi tavsiye ederim’ demişti. Çeyrek asır sonra Birleşik Krallık AB’den ayrıldı…

Oluruna bırakmak!

Sonra bugünkü Lübnan’ın durumunu düşündüm. Anayasaları, devleti Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında bölüştürmüş: Cumhurbaşkanı Hıristiyan Maruni, Meclis başkanı Şii Müslüman ve Başbakan Sunni Müslüman. Toplam 128 milletvekili de 64 Hıristiyan, 64 Müslüman olarak paylaşılmış. Hıristiyanlar da Müslümanlar da 10’ar parça… Bizler 1975’lerden beri bu günkü Lübnan’ı biliyoruz. Ulussuz Devlet Modeli…Dil, tarih, coğrafya ve hatta kültür birliği ve akrabalığına rağmen ne millet olabildiler ne de devlet olabildiler. Uzunca bir süredir de Şii Hizbullah’ın ve İran’ın boy gösterme alanı.

Lübnan’da taraflar, uzun yıllar boyunca birbirleriyle savaşmaktan yorgun düştüler ve savaşamaz duruma geldiler. Beyrut limanındaki patlamayla genç nesil ayaklandıysa da bir ferahlığa ulaşamadılar.

Afganistan’da böyle bir ‘ulussuz devlet’ kurulabilir mi?

Afganistan’daki son 20 yıldır süren savaş, aslında ‘Müslümanlar arasındaki’ din-mezhep ve etnik mücadele. BM bünyesinde, Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ile çoğu ülkelerin desteklediği merkezî hükûmeti oluşturanların da ahlaki çöküntüyle karışık, yolsuzluk ve kişisel güçlerini artırmadan öteye, ciddi bir birlik ve ulus oluşturma çabaları olmadı. Afganistan, orta çağ karanlığına benzer bir hava içinde ve Taliban’ın sapkın pençesinde.

Lübnan’ı Fransa kurmuştu… Güya, o zamanın dini, kültürel, siyasal gerçeklerine dayalı bir anayasa, devlet ve toplum düzeni oluşturmuşlardı ama ne de olsa dışarıdan uzanan el yeterli olmuyor. İnsanın kendi eli gibisi olur mu?

ABD ve Batı 20 yılda bir ‘Afganistan’ kuramadı

ABD, Afganistan’da bulunma gerekçesini gerçekleştirdiğini yani El-Kaide liderini öldürüp örgütü dağıttığını ifade etse de bunun, hezimeti bir zafer olarak sunma çabası olduğunu ,herkes biliyor. Eskisinden daha kötü olarak bırakıp artık apar-topar gidiyorlar… Arkalarını toparlama işini de Türkiye’ye havale etmek düşüncesindeler.

Lübnan’da halkın büyük çoğunluğu Arap ve ortak dilleri Arapça.

Afganistan’da halkın ortak inancı Müslümanlık ancak etnik yapı ve dil karışık. ortak din de paramparça anlayışlarca vahşi bir uygulamaya dönüşmüş durumda…

Durumun ceremesini çekmek de bize mi kalıyor?

Yoksa durum, bölgesel güç olmaktan küresel güce dönüşme sürecinde, bir tarihi dönemin başlangıcı olarak mı veya sıkışmışlığın, ABD ve AB ile olan ilişkilerin yıpratıcı ve nefes kesici seyrinde bir nefes alma ve toparlanma fırsatı olarak mı görülüyor ?

Türkiye’nin yaklaşımı ne olacak ?

Siyaset kutuplarının, bir millî meseleyi serinkanlı ve bir üst akıl insiyakıyla, enine boyuna gözden geçirme imkanının olmadığını bilsek de konuyu ‘ya hep ya hiç’ yaklaşımıyla görecek olmaları yine içimizi sıkıyor…

Yıllardır giderek artan bir kaygıyla Afganistan’dan Türkiye’ye insan selini konuşuyoruz. Konu çok boyutlu ve şimdilik bu yöne değinmeyeceğim… Bir yandan insanın içi parçalanıyor, diğer yandan kendi güvenliğimiz, istikrarımız ve (düzensiz düzenimiz) ve hatta varlığımız tehlikeye giriyor… Bir yanımız ‘bize sığınanları ağırlarız’ böbürlenmeleri ve ‘çalışma çağındaki insanların işgücünden ihtiyacımız olan alanlarda yararlanırız’ fırsatçılığında. Bir yanımız ülkemizin sessizce demografik, kültürel işgalinin kaygısı ve başkaldırısı ile bu kitlelerin, Türkiye’yi dönüştürme niyetindeki düşmanlarının potansiyelinin kabusu içinde.

Bir yandan Türkiye, altından kalkamayacağı bir yükün altına girmenin pazarlığını yapıyor, diğer yandan o coğrafyada bulunmanın stratejik önemi var. Onca güç arasında ezilmek de var, kanımız pahasına itibar kazanmak da.

On binlerce iyi eğitilmiş, donatılmış NATO askerinin, CIA ve diğer Batılı istihbaratın, siyaset kurumlarının, düşünce ve bilim kurumlarının, 20 yılda geldikleri durum buyken Türkiye şimdilik sayısı binin altında olan, belki ilerde binleri bulacak, askeri gücüyle gidişatta ne kadar etkili olabilir? Bir süre sonra hazin ve trajik bir durumda çekilmenin bizdeki izleri neler olabilir?

Günlerce süren orman yangınlarımızdan mülhem, bir trajik insanlık sorununu düşünmeden edemiyorum. Yananı kurtaramıyorsan onunla sen de mi yanarsın yoksa yangının bir şekilde sönmesini mi beklersin ya da yangınları önleyici tedbirleri alır her duruma hazırlıklı mı olursun?

Yeni Afganistan’ı Türkiye mi kuracak?

Ya da Afganistan etnik ve mezhebi durumuna göre komşu devletlerce paylaşılacak mı?

Bunu hangi güç yapacak veya onaylayacak?

Çevre ülkelerin tek kurşun atmadan, birden topraklarını genişletmesi ve bunun büyük güçlerce kabullenilmesi ne kadar gerçekçi?

Afganistan’daki bütün mezheplerin, etnik grupların en temel motivasyonu, dünya görüşü ve yaşam felsefesi, dindir. Böylesi topluluklar çoğu çevre ülkelerde endişeyle karşılanırlar.

Çin’in en temel politikası Afganistan’daki gruplarla ve Taliban’la, Doğu Türkistan İslam Hareketi arasında bir irtibat olmamasını garanti altına almak ve Afganistan’da iktidar gücü kim olursa olsun ‘Kuşak ve Yol’ projesinin işlerliğini sağlamak. ABD’nin bölgedeki varlığını minimize etmek.

Bir topluluğu kendi yaşama ortamında desteklemek başka, onları kendi bünyesine alarak, katarak uyumlaştırabilmek başka. Çevre ülkeler bu kaygıyı ister istemez taşırlar ve gerekli tedbirleri asgari de olsa alırlar. Irak’tan,  özellikle Suriye’den ve şimdi de Afganistan’dan gelen insan sellerine maruz kalıyoruz. Afganistan ile ortak sınırımız olmasa bile bu konu Türkiye’yi içine çekiyor. Hele ABD’nin resmi beyanlarında zımnen ifade ettiği Afganların Türkiye’ye yönlendirilmesi meselesi… ve bu süreçte İran’ın sinsi tavırları…

O bölge; ABD, Rusya, Çin, Pakistan, İran ve hatta Hindistan’ın doğal nüfuz bölgesi… Oradan çevre Türk Cumhuriyetlerine hangi güçler, hangi sebeplerle pay verirler? Ya da bazı çevre ülkeler bunu kabullenirler mi; bir zihniyeti başlarına bela sararlar mı?

Afganistan halkı uluslaşamadı… Vatandaşlık esaslı belki Lübnan modeli olabilir diyenler de bu sistemin çalışmadığını Lübnan’dan biliyorlar. Çin, Rusya Federasyonu, İsviçre ve hatta ABD modelleri de çok mezhepli, çok dilli, çok etnik yapılı… devletler. Ancak tarihsel süreç ve onları birlikte tutan değerlerin her bir grupları başka başka…

Güncele dönersek Sayın Erdoğan – Biden 14 Haziran’da ne konuştular? Bu konuşmada mutabık kaldıkları hususlar, Dışişleri ve Millî Savunma Bakanlıklarına ve Millî İstihbarat Başkanlığına talimat olarak nasıl yansıdı? Sonraki süreçte müzakereler hangi kapsamda ve hangi başlıklarda gidiyor ve Türkiye’nin bu müzakerelerde amaçladığı yan kazançlar neler ve ne kadar gerçekçi? En üst siyasi yetkililerimizden, Taliban’ın Müslüman bir hareket olduğu varsayımıyla ‘ortak değerlere dayalı kolayca anlaşma’ olarak algılanabilecek beyanatlar ne kadar gerçekçi?

Türkiye’nin Afganistan’daki varlığının misyonu, kapsamı ve geleceği nedir?

Uğur Dündar’ın Büyükelçi Şükrü Elekdağ’la röportajında bazı yönlere dikkat çekiliyor ama onlar da varsayımlar üzerine yorumlar.

Afganistan yeni bir iç savaşın kucağına mı bırakılıyor? Birbirleriyle savaşa savaşa yorgun düşerek oluşturacakları bir düzensiz düzen uluslararasında kabul mü görecek? O ortamdan kaçanlar bizim başımıza neler açacak?

Kısaca, yazışmalardaki düşüncelere taraf veya karşıt olmadan, aklımıza takılan bazı hususları, yazarak düşünmek kabilinden, ifade etmeye çalıştım.

Bu konulara daha çok kafa yorarız. Çok provokatif görüşler duyarız. Çok siyasi polemiğe şahit oluruz. Çok komplo teorilerine kilitleniriz…

Siyasetin süreç yönetimindeki tavrı

Umarım iktidar siyaseti, uzun yılların yorgunluğu ve kibri içinde, artık basmakalıp bakış ve hareket anlayışıyla, Türkiye’yi yeni sıkıntılara sokmaz. İktidarın yakın geçmişteki dış politika uygulamalarından ağzımızın yanmışlığıyla endişeliyiz.

Dış siyasetimizin temel konularının hiç birinde (AB, Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Ege adaları, bölücü hareket, sınır güvenliği, Suriye ve Arap sığınmacılar, ABD ile ilişkiler, FETÖ, çevre ülkelerle olan ilişkiler, Ermenistan ve diasporası sorunu….) tatminkar bir ilerleme ve sonuca henüz ulaşamamışken bir konuyu daha omuzlarımıza, olanca ağırlığıyla almak üzereyiz.

Türk askerinin dünyanın çeşitli bölgelerindeki varlığının, bu sorunların Türkiye çıkarlarına ne kadar yansıdığı da siyaseten gözden geçirilmeye muhtaç. Nerde o siyasi oturmuşluk, kurumsallık ve sorumluluk? Belki de dünyada gidişat değişir de bize de yeni ve ferah bir alan açılır. Bu ihtimal de yok değil ama görünürde süreci yönetecek ne muhalefet ne iktidar öngörüsü, hazırlığı ve iradesi var!..

Son bir soru olarak; Kabil Havaalanı’nda konuşlanacak Türk askeri varlığı, Kuzey Afganistan yani Güney Türkistan’daki Türk (Türkmen, Özbek, Tacik, Hazara…) varlığına nasıl bir katkıda bulunabilir?

 

 

Yazar

Mustafa İmir

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar