05.10.2022

Bu sefer kesin üyeyiz!

AB Türkiye’ye BOBON Kriterleri (BO: bizden olanlar, BON: bizden olmayanlar) uyguladığı sürece Türkiye AB üyesi olamaz. Çünkü Türkiye, geçmişte olduğu gibi bugün de “BON” kapsamındadır.


Tansu Çiller denince aklıma “En geç 98’de Avrupa Birliği’ne tam üyeyiz.” dediği gelir!

Eski başbakanlardan “Tansu Çiller parti mi kuruyor?” sorusunu sayın Çiller, “Toplumu kucaklamak lazım. Bunu en iyi yapabilecek girişimin her tarafı kucaklayan bir merkez sağ oluşumu olacağını düşünüyorum. Bunun Türkiye’ye yeniden kazandırılması gerektiğine inanıyorum.” şeklinde cevaplandırmıştır. Yeni Şafak gazetesinden Yusuf Özdemir’e ise şunları söylemiştir:

“Şu an öyle bir karar içerisinde değilim ama yaptığım bir tespit var. Toplum bölünmüş durumda. Toplumu kucaklamak lazım. Bunu en iyi yapabilecek girişimin her tarafı kucaklayan bir merkez sağ oluşumu olacağını düşünüyorum. Bunun Türkiye’ye yeniden kazandırılması gerektiğine inanıyorum. Bu, parti kuracağım anlamına gelmiyor ama bunu tespit etmem beni düşündürüyor. Bundan ibaret.”

Merhum Süleyman Demirel’in çağrısıyla siyasete atılan Çiller, ilk defa 1991 seçimlerinde DYP İstanbul Milletvekili olarak Meclis’e girmiş, yaptığı gaflarla tarihe geçmiştir. Hürriyet gazetesinin (7 Mayıs 1995)   manşetindeki açıklaması ise gaf değil, bilgisizliktir. Aradan 27 yıl geçmiş.  Şimdilerde adı tekrar gündeme gelen Çiller’e sormak gerekir. Bu sürede AB’nin kapısında bizi içeri alacakları zamanı bekliyoruz ama bekleyiş nafile.   98’de AB üyesi neden olamadık?  Sayın Çiller, “Cenabı Allah’ı size emanet ediyorum.” dediğine göre bir bildiği vardır.

1995 yılında AB’nin dördüncü genişlemesinde Avusturya, Finlandiya, İsveç; beşinci genişlemede Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Letonya, Litvanya, Estonya, Malta, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (2004), Romanya ve Bulgaristan (2007); altıncı genişleme Hırvatistan (2013) üye olmuştur. Türkiye 14 Nisan 1987’de başvurmuş, 10-11 Aralık 1999’da adaylığı kabul edilmiş, 3 Ekim 2005 tarihinde de müzakerelere başlanmıştır. 17 yıldır müzakereler devam etmektedir. Daha ne kadar devam edeceği de belli değildir.

Sayın Çiller ile ilk ve son karşılaşmam, rahmetli Nuh Kuşçulu’nun İTO’da her hafta düzenlediği toplantılarda oldu.  Toplantılara   Ankara’dan katılıyordum. O dönemde DPT AET Dairesi Başkanı idim.  Bir toplantıda sağ yanımda otururken görünce çok şaşırdım.  1985 Haziran ayında Paris’e OECD Daimî Temsilciliğimize tayinim çıkana kadar birlikte toplantılara katıldım.

Toplantıdaki davranışı çok dikkatimi çekmişti. En son söz alır, kendinden önce konuşanların görüşlerinden yararlanarak özet yapar, ama yeni bir şey söylemezdi.

Bu durumu Nuh Bey’e söylemesi için rahmetli İstanbul Ticaret Odası Genel Sekreteri ve İstanbul Ticaret Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı rahmetli Prof. İsmail Özaslan’a ilettim.

1985-1990   arasında Paris’te görev yaptığım dönemde rahmetli Dr. Yusuf Bozkurt Özal, rahmetli Süleyman Demirel’in   neden o dönemde kendisine destek olduğunu “halk deyişiyle” benzetme yaparak   açıklamıştı. Biraz “sert” bir benzetme olduğu için açıklamak istemiyorum.

Tansu Hanım’ın serveti o dönemde kamuoyunun dikkatini çekmişti: “Özer Çiller önceki gün TBMM Malvarlığı Soruşturma Komisyonu’na verdiği ifadede, kayınvalidesi Muazzez Çiller’in vefatından sonra evde buldukları çıkın içinden o zamanki değeriyle 50 milyar liralık altın, pırlanta yüzükler, dolar ve mark çıkınca şaşırdıklarını açıkladı. Sadece çıkından çıkan dövizlerin bugünkü yaklaşık değeri 250 milyar lirayı aşıyor. Altınlarla birlikte bu miktar 270 milyar liraya ulaşıyor.” (https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/serveti-habire-kayinpederle-kaynana-cikinina-bagliyorlar-39031381)

Sayın Çiller başbakan olduğu dönemde yaptığı gaflarla anılmıştır.  Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’e yazmış olduğu satırlar hafızamızdan  silinmemiştir.

“Davamız yarım asırlık yani 65 yıllık (Bu nasıl matematik bilgisi?). Yüce önder (Büyük harf değil.), Ulu ve büyük Atam! Doğru Yol Partisi’nin 14’üncü yılını idrak ediyoruz (Sonra 14’ün üzerini karalamış 15 yapmış). Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin ve demokrasinin bekçileri olarak 16’ıncı yılımızda huzurundayız… Davamız yarım asırlık yani 65 yıllık (Yarım asır 65 yıl mı eder?) bir davadır. Milliyetçilik ve çağdaşlık yolunda yarım asır yani tam kırk yıldır (Yarım asır 65 mi yoksa 40 yıl mı, bir türlü karar verememiş.) yürüyoruz. Biz bu ülkenin çimentosuyuz (İnsandan hiç çimento olur mu?). Bizimle tuğlaları yapıştıracaklar, duvar örecekler (Sanki tuğla kıtlığı var da insandan duvar örecekler.) bina yapacaklar, içimize girecekler (ayıp ifade)…partimizin 17’nci yılını kutluyor saygılar sunuyorum. Görüşmek üzere…”

Benim anlam veremediğim son iki kelime şudur: “görüşmek üzere” (Au revoir, let’s meet again). Anlamı şudur: “Buluşup konuşmak, konuşup sohbet etmek, dostluk, ahbaplık etmek, bir iş, bir konu üzerinde karşılıklı görüş ileri sürmek, müzakere etmek.” Tansu Hanım acaba Atatürk ile öbür dünyada buluşup, sohbet ve müzakere etmek istediği için mi bu ifadeyi kullandı?  Acaba görüşmek üzere derken AB ile gümrük birliğini görüşmek istemiş olabilir mi? Böyle olsa bile bunun yeri Anıtkabir değildir. Bu konuda 8 Nisan 2004 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan görüşümü paylaşmakta yarar gördüm.

Karluk, 6 Mart 1995’te Ortaklık Konseyi kararıyla Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği’ni 1 Ocak 1996’da gerçekleştirmeyi AB’ye taahhüt ettiğini anlatarak, 50. ve 52. koalisyon hükümetlerinin Başbakanı Tansu Çiller’in, Gümrük Birliği’ni gerçekleştirerek AB’den tarih alacağını ümit ettiğini söyledi.
Çiller’in Mayıs 1995’te Gazetelere “En geç 1998’de AB’ye tam üyeyiz.” şeklinde demeçler verdiğini anlatan Karluk, şöyle devam etti:
“AB ile Gümrük Birliği’ni gerçekleştirme pahasına Türkiye, GKRY’nin AB ile üyelik görüşmeleri başlatılma kararı alındığı Fransa’daki Cannes Zirvesi’nde sesini çıkarıp itiraz etmemiştir. Yine Türkiye Aralık 1995 Madrid Zirvesi’nde de görüşmelerin başlatılması için alınan tarihe itiraz etmemiştir. Bunda temel faktör, Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği’nin Yunanistan tarafından engelleneceği korkusudur. Oysa Katma Protokol gereğince Yunanistan’ın böyle engelleme hakkı yoktu.”

“Kıbrıs AB’ye müracaat ettikten sonra o dönemde başbakan olan Tansu Çiller “Türkiye AB’ye gümrük birliğine girdikten sonra AB üyesi olacak.” dedi. Türkiye gümrük birliğine 96 yılında girdi. Tansu Çiller’den önce 1959 yılında Türkiye ortak üyelik başvurusunda bulundu. Kıbrıs meselesi nedeniyle 80 dönemi öncesi Hayrettin Erkmen Dışişleri Bakanı olarak “1981 yılında Yunanistan AB’ye tam üye olacak. Süleyman beyin başbakan olduğu hükümet de Hayrettin Erkemen’e 1981 yılı bitmeden önce tam üyelik başvurusunda bulunacaktır.” dedi. Erbakan gensoru verdi, Süleyman Demirel Dışişleri Bakanına sahip çıkmadı. 1981 yılında Yunanistan tam üye olur ve bizi engeller, başvuruda bulunalım diye girişim yaptı ve Hayrettin Erkmen T.C. tarihinde gensoru ile düşürülmüş tek Dışişleri Bakanıdır. 1959 yılından bu zamana kadar geçen bütün hükümetlerin programlarında Türkiye’nin AB’ye üyeliği hedefleri vardır. Tansu Çiller “Gümrük birliğine girdim, AB’ye girerim.” diye demeç verdi. “Eğer Güney Kıbrıs’ı veto ederseniz ben de sizin gümrük birliğine izin vermem.” dedi. Tansu Çiller de gerekli girişimi yapmadı ve girmesine göz yumdu. Türkiye’de AB’ye girelim diyenlerin oranı yüzde 75’lerdeydi. Bu bir hataydı.”

O zamanki ismi Avrupa Ekonomik Topluluğu olan AB ile 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan ve 1 Aralık 1964’te yürürlüğe giren Ankara Anlaşması’nın temelini oluşturduğu ortaklık rejimi çerçevesinde ilişkiler başlamıştır. 1 Ocak   1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol’de Geçiş Dönemi’nin şartları belirlenmiş, taraflar arasında Gümrük Birliği 1 Ocak 1996’da yürürlüğe girmiştir.  7 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de gerçekleştirilen AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde, 1999’da Helsinki’de alınan karar onaylanmış, müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılması kararlaştırılmış ve   müzakereler başlamıştır. Ankara Anlaşması’nı AB’ye 2004 yılında katılan yeni üyelere teşmil eden Ek Protokol ülkemiz ile AB Dönem Başkanlığı ve Komisyon arasında 29 Temmuz 2005 tarihinde mektup teatisi aracılığıyla imzalanmıştır.

O dönemde en gerçekçi yorumu Prof. Dr. Süheyl Batum   yapmıştır: “3 Ekim’e kadar çözüm olmazsa Kıbrıs tehlikede. Bazı ülkeler Türkiye’nin üyeliğini gerekli olduğu takdirde engelleyebilecek bazı koşullara yer vermek istediler. Bunları ortadan kaldırtamadık. Bu nedenle önemli bir aşamadır ama ne zaferdir ne yenilgidir… 3 Ekim’e kadar çözüm bulunmazsa Kıbrıs’ta Rum tarafını Ada’nın tek meşru hükümeti olarak kabul etmek durumunda kalacak bir sonuçla karşılaşabiliriz. Bugünkü karardan Kıbrıs konusunda benim okuduğum maalesef bu…”
Tansu Hanım gibi bir bakan da sayın Nihat Zeybekçi idi. İzmir’de ağustos ayında Ticari ve Ekonomik İşbirliğinde “Yeni Dönem” başlığıyla düzenlenen Türkiye-Rusya İş Forumu’nda bir konuşma yapan Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Merkel’in “Gümrük birliğini güncellemeyeceğiz.” demecinin yanlış olduğunu söylemiş, Türkiye’nin AB ile olan birlikten ayrılmadan Avrasya Gümrük Birliği’ne dahil olmayı hedeflediklerini açıklamıştır (Hürriyet, 19.08.2017).

Bakan Zeybekçi 13 Aralık 2014 tarihinde Pamukkale’de düzenlenen Serbest Bölgeler Çalıştayı’nda yaptığı konuşmada ise “Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız. Körfez İş birliği Teşkilatı içinde olmak zorundayız. Orta Afrika Birliği denen… birliğin içinde yer almak zorundayız.” diyerek Türkiye’nin Avrasya Ekonomik (Gümrük) Birliği’nde yer alması gereği üzerinde durmuştur. (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/417255)

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün “Ankara-Moskova arasındaki mesafe, Ankara-Brüksel arasındaki mesafeden daha yakındır.” açıklamasının da fiziksel km uzaklığı olarak anlaşılmasında yarar vardır. Çünkü, Ankara-Moskova 2,406 km, Ankara-Brüksel ise 3,121 km’dir. Aksi düşünülürse, Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkileri sorgulanır duruma gelir.

Bakan Zeybekçi’nin “Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız.” görüşünün hiçbir hukuki temeli yoktu.  Çünkü, Ankara Anlaşması ve Katma Protokol değişmediği sürece GATT/WTO kuralları gereğince Türkiye aynı anda iki farklı gümrük birliği içinde olamaz (S. Rıdvan Karluk, Uluslararası Kuruluşlar, Beta Basım, 7. Baskı, İstanbul, 2014, s. 225-285). O dönemde sayın Bakan’ın bu durumu bilmeden açıklamayı yaptığını düşündüm. 1982 yılında rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın oluru ile Devlet Planlama Teşkilatı’nda AET Dairesini kuran ve AB konusundaki iki temel kitabı 14 baskı yapan bir öğretim üyesi olarak o dönemde konuyu açıklamıştım.

Tansu Hanım’ı Kapıkule’nin dışına çıktığı zaman canı gönülden desteklerdim. Çünkü, akıcı İngilizcesi, hoş fiziği ile Norveçli siyasetçi, Norveç’in ilk kadın Başbakanı İşçi Partili Gro Harlem Brundtland’dan (3 Kasım 1990- 25 Ekim 1996) daha üstün bulurdum. Fakat bu üstünlük Kapıkulde’den içeri girdiği zaman hemen ortadan kalkardı. Başbakanlık görevini 1993-1996 yılları arasında sürdüren Çiller, 1993-2002 yılları arasında   DYP Genel Başkanlık, 1996-1997 yılları arasında Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenmiştir.

Gro Harlem Brundtland’ı desteklememin sebebi, yazımın başındaki gerçek dışı açıklamadır: “En geç 98’de Avrupa Birliği’ne tam üyeyiz.” Bir iktisat profesörünün bunu dememesi gerekirdi. Eğer benim öğrencilerim o dönem Avrupa Birliği dersinde yazılı kağıdına bunu yazmış olsalardı sınıfta kalırlardı. Çünkü AB ile Gümrük Birliğini gerçekleştirmek ile AB (AET, AT) üyesi olmanın arasındaki farkı bilmiyorlarsa, o öğrenci sınıfta kalmalıydı.

Bu dönemde AB üyelik yolunda bir arpa boyu yol alınamadı, “En geç 98’de Avrupa Birliği’ne tam üyeyiz.” lafı da “suya yazılan yazı” olarak tarihin tozlu raflarındaki yerini aldı. AB Türkiye’ye BOBON Kriterleri (BO: bizden olanlar, BON: bizden olmayanlar) uyguladığı sürece Türkiye AB üyesi olamaz. Çünkü Türkiye, geçmişte olduğu gibi bugün de “BON” kapsamındadır. Yakın bir zamanda bunun değişebileceğine inanmıyorum. Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger’in, “Önümüzdeki dönemde en güçlü ihtimal, (Türkiye ile AB arasında) ilişkilerin yeniden tanımlanması olacak. Bunun adının imtiyazlı ortaklık veya başka bir şey olması gerekmiyor.”   görüşüne ben de katılıyorum.

 

Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen 5 Eylül 1980’de hakkında “Millî menfaatlere aykırı politika izlediği, Avrupa Ekonomik Topluluğuna girmeye teşebbüs ettiği, İslam Dünyası’na karşı Batı yanlısı politika takip ettiği” gerekçesiyle, MSP tarafından TBMM’ne verilen ve CHP tarafından desteklenen gensoru önergesinin 231 oyla kabul edilmesi sonucunda Türk siyasi hayatında gensoru ile düşürülen ilk bakan olmuştur.  Temel neden, Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğuna girmeye teşebbüs etmesidir.

Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir bakan AET’ye girme teşebbüsünden dolayı gensoru ile düşürülmüştür. 27 Mayıs 1960 tarihinde askeri darbe olunca ilişkiler buzdolabına konmuş, arkası gelmemiştir. Türk kamuoyunda pek bilinmez ama 1 Ağustos 1959 tarihli Ulus Gazetesi’nde Bülent Ecevit “Avrupa’daki İktisadi Birleşme ve Türkiye” başlıklı yazısında Türkiye’nin AET’ye girmesine karşı çıkmıştı. (Karluk, AB Türkiye İlişkileri, 2013, s.3.)

 

 

 

 

Yazar

Sadık Rıdvan Karluk

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar