02.12.2022

İngiltere’nin sözde Ermeni soykırım tasarısı

Türkiye, AB’ye göre Avrupalı değil, Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı bir ülke olmuştur. Bu konuda Türkiye’den bir tepkinin gelmemesi dikkat çekicidir.


Avrupa Birliği’nde aday ülkelerin “Kopenhag kriterlerine” uyum konusunda sağladığı gelişmeleri yıllık olarak değerlendiren raporlar, 2016 yılına kadar “İlerleme Raporu,” daha sonra “Ülke Raporu” adıyla  yayınlanmaktadır. Ülke raporları, Komisyon’unun görüş ve değerlendirmelerini yansıtan önemli  belgelerdir.

Komisyon, genişleme sürecindeki ülkelerin  Kopenhag kriterleri ve AB müktesebatına uyumunu  gösteren  Türkiye  Raporu’nda,  ülkenin demokratik kurumlarının işleyişinde ciddi eksiklikler olduğunu, “demokrasi ve insan hakları alanlarında gerilemenin devam ettiğini” açıklamıştır.

Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkileri,  1964 yılından bu yana yürürlükte olan “Ortaklık Anlaşması”  (Ankara Anlaşması)  kapsamında yürütülmektedir.  Türkiye-AB arasında 1995 yılında Gümrük Birliği   gerçekleşmiş,  Aralık 1999 tarihli AB Zirvesi’nde Türkiye’ye “aday ülke” statüsü verilmiş,   katılım müzakereleri Ekim 2005’te başlamıştır.

Müzakereler  kapsamında  16  başlık müzakereye açılmış,   biri geçici olarak kapatılmıştır. Haziran 2019 tarihli AB Genel İşler Konseyi’nde  mevcut koşullar altında, Türkiye ile yürütülen katılım müzakerelerinin fiilen durma noktasına geldiği, bundan sonra bir  başlığın açılmasının ya da kapatılmasının mümkün görünmediği açıklanmıştır.  Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik  çalışmalar yapılmasının  öngörülemediğine işaret eden Haziran 2018 tarihli Konsey Kararı’na  atıf yapılmıştır.

AB’nin, demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel haklar ve yargının bağımsızlığının sürekli kötüye gitmesi konusunda duyduğu endişeler giderilememiş, birçok alanda  ilerleme yerine gerileme olmuştur.

AB Komisyonu’nun aday ülkeler Türkiye, Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya ve adaylık başvurusunda bulunan Bosna Hersek ve Kosova‘ya ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı 2021 Genişleme  Raporu,  Komşuluk ve Genişlemeden sorumlu üyesi Oliver Varhelyi tarafından  açıklanmıştır.

Demokrasi, temel haklar, yargı gibi konularda eleştiriler  bu yıl da yer almıştır. Göç politikası, ekonomi, iklim gibi başlıklarda ise olumlu  görüşlere yer verilmiştir. 18 Mart 2016 tarihli AB-Türkiye mutabakatının sonuç verdiği, Türkiye’nin göç akışını etkin biçimde yönetmekte kilit rol oynamayı sürdürdüğü  açıklanmış, fakat 18 Mart Mutabakatı’nda AB’nin üzerine düşen yükümlülükler hakkında değerlendirme yapılmamıştır.

Türkiye; “Mülteciler ve ülke içinde yerinden edilenler” başlığında  geçici koruma altındaki  3,7 milyon Suriyeli ile 320 bin Suriyeli olmayanlardan oluşan dünyanın en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yapan ülke olarak değerlendirilmiştir. AB, PKK’nın saldırılarını açık bir şekilde kınayarak kurbanların aileleriyle dayanışma içinde olduğunu açıklamıştır. Türkiye’nin   Kafkasya, Suriye ve Irak’taki askeri müdahalelerinin AB’nin “Ortak Güvenlik ve Dış Politikası kapsamındaki AB öncelikleriyle çeliştiğine  de vurgu yapılmıştır.

Rapor’da Türkiye’nin demokratik kurumlarının işleyişinde ciddi eksiklikler olduğu, raporlama döneminde demokratik gerileme ve derin siyasi kutuplaşmanın devam ettiği, sivil toplumun sürekli bir baskıyla karşı karşıya kaldığına dikkat çekilmiştir. İdarenin  reform konusunda  siyasi iradesinin   olmadığı, yönetimin siyasallaşmayı sürdürdüğü  iddia edilmiştir.  Yolsuzlukla mücadele konusunda, “Türkiye, hazırlıkların erken bir aşamasında kalmış ve raporlama döneminde ilerleme kaydetmemiştir” denilmiştir.

Türkiye’nin AB -Türkiye Gümrük Birliği kapsamındaki yükümlülüklerinden sapmaları olduğu açıklanan  raporda, ülkenin jeopolitik risklere ve küresel finansman koşullarındaki değişikliklere maruz kaldığına  değinilmiştir. Ülkenin AB müktesebatına uyum konusunda  ilerleme göstermekten uzak olduğu da kayda geçirilmiştir.

128 sayfalık raporda, Haziran 2020-Haziran 2021 döneminde siyasi, sosyal, ekonomik gelişmeler ile 35 müzakere başlığında gösterilen performans ayrıntılı şekilde  yer almıştır.

Bundan 9 yıl önce 22 Mayıs 2012 tarihinde Turkish Forum’da (ABD) yayınlanan yazımın başlığı  şöyleydi: “On Yıl Sonra Türkiye’de Eksen Kayması Olur mu?” Bunun sebebi  CHP Milletvekili Özgür Karabat’ın  Türkiye, Avrupa Ligi’nden Düştü” açıklamasıdır.

Türkiye, AB gündeminden düşmüştür. Çünkü “sözde” aday bir ülke olan Türkiye’de Avrupa Birliği Bakanlığı kapatılmıştır. Şimdiye kadar hiçbir aday ülkede AB Bakanlığı kapatılmamıştı. Demek ki hükümet artık üyeliğin gerçekleşmeyeceğini anlamıştır.

Son bir gelişme, AB Komisyonu’nun Türkiye’yi “Ortadoğu ve Kuzey Afrika” birimine kaydırmasıdır. 24 Eylül’de Türkiye, Avrupa Birliği Komisyonu’nun “Komşuluk ve Genişleme Müzakereleri Genel Direktörlüğü” (NEAR) bölümünde Türkiye Ortadoğu ve Kuzey Afrika biriminde yer almıştır.

Komşuluk ve Genişleme Müzakereleri Genel Direktörlüğü’nde  yeni bir yapılanmaya giden Komisyon, Türkiye’yi de içine aldığı, daha önce “Ortadoğu ve Kuzey Afrika” olan birimin adını  “Güney Komşuları ve Türkiye” olarak değiştirmiştir.

AB’nin dışişleri birimi olan EEAS’den Euronews Türkçe’ye konuşan bir  kaynak “Bu tür iç yapılanmaların tamamen AB’nin kendisini ilgilendiren şeyler olduğunu ve dışarıya karşı herhangi bir  izahat gerektirmediğini”  açıklamıştır.

Cumhurbaşkanı  Erdoğan “9 Mayıs Avrupa Günü” dolayısıyla  yayınladığı mesajda ,“Türkiye, maruz kaldığı çifte standarda ve engellemelere rağmen stratejik hedefi olan Avrupa Birliği üyeliği yolunda kararlı tutumunu ve çalışmalarını sürdürmektedir. Türkiye’nin üyeliği, bölgesel ve küresel düzeyde etkin, kendi vatandaşlarının yanı sıra bölgesine ve tüm dünyaya umut aşılayan bir Avrupa’nın yükselişinin önünü açacaktır” diyerek havanda su dövmüştür.  Çünkü,  5 ay sonra  AB “Komşuluk ve Genişleme Müzakereleri Genel Direktörlüğü”  bölümünde Türkiye Ortadoğu ve Kuzey Afrika birimine (Güney Komşuları ve Türkiye)  kaydırılmıştır.

Bunun anlamı  açıktır. Türkiye, AB’ye göre Avrupalı değil, Ortadoğu’lu ve Kuzey Afrika’lı bir ülke olmuştur. Bu konuda Türkiye’den bir tepkinin gelmemesi dikkat çekicidir. Bu durumda Ankara Anlaşması ve Katma Protokol hükümleri de AB tarafından çiğnenmiş olmaktadır.

1981 yılında rahmetli Turgut Özal’ın direktifi ile “DPT AET Dairesi”ni kuran  (sonra Genel Müdürlük olmuştur) ve  bu alanda  çok sayıda kitap ve çalışmaya imza atan biri olarak AB’nin  açıklamasını  inandırıcı bulmadım. Çünkü, açılan yeni birim ve alt masaları şöyledir: “B – Komşuluk Güney ve Türkiye Birimi B.1 Ortadoğu B.2 Güney Bölgesel Komşuluk İşbirliği ve Ekonomik Yatırım Planı B.3 Kuzey Afrika B.4 Türkiye.”

İspanya’nın AB nezdindeki Büyükelçisi Manuel de la Cámara’nın Eylül 2021 tarihli yazısının son paragrafı  önemli ve dikkat çekicidir:  “Türkiye ile ilişkilerin kolay olmadığı doğrudur. AKP ve Erdoğan’ın artan otoriter eğilimleri, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine zarar veriyor ve modernleşme sürecini yavaşlatıyor. Aynı zamanda Türkiye’nin imajına da zarar veriyorlar ve uluslararası etkisini azaltıyorlar. ‘Yeni-Osmanlı” dış politikası bölge ülkeleri arasında endişe uyandırıyor ve istikrarsızlığa ve çatışmaya katkıda bulunuyor.”

Ancak AB’nin, 85,1 milyon nüfusu ve yaklaşık 800 milyar ABD doları tutarında GSYİH’sı olan, Avrupa için muazzam jeostratejik öneme sahip bir bölge olan, NATO müttefiki ve Avrupa’da önemli bir oyuncu olan bir ülkenin siyasi istikrarı ve refahında kilit bir çıkarı vardır. Karadeniz, Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya (Afganistan dahil) ve Kuzey Afrika bölgeleri. Aynı zamanda Avrupa’ya gaz tedariki için bir geçiş merkezidir. Ve AB’ye yönelik göçün kontrolü konusunda temel bir ortaktır.

Avrupa Birliği’nin ve de Batı’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartlara ben “Bobon Kriterleri” diyorum.  Bu kriterler  Avrupa Birliği’nde Türkiye’ye yönelik yapılan ayırımcılığı belirtmek üzere  tarafımdan kullanılan ve Türkçe literatüre giren bir kavramdır.

BOBON  kriterlerinin açılımı söyledir:  BO: Bizden Olanlar, BON: Bizden OlmayaNlar.  Türkiye, bazı AB liderleri (Merkel ve Sarkozy gibi)  ve Avrupalılar tarafından BON kapsamında algılandığı için  daima önüne engel çıkarılan ülke olmuş,  Ankara ve Brüksel’deki terör olaylarını kınama konusundaki  farklı tutumlar  buna örnek oluşturmuştur.

Dönemin Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, ziyaret ettiği Malta´da Türkiye´nin AB´ye entegrasyon sürecinin yüzde 60´nın tamamladığını, siyasi engeller olmazsa 2-3 yıl içinde kolayca üye olabileceğini vurgulamıştır ama bu  hayal gerçekleşmemiştir. Malta ziyareti sırasında Times of Malta gazetesine mülakat  veren  Egemen Bağış, “Müzakere sürecinde siyasi blokaj olmasa iki üç yıl içinde kolayca üye olabilirdik  açıklamasında bulunmuştur.

Tıpkı eski Başbakan Tansu Çiller’in 7 Mayıs 1995 tarihli Hürriyet Gazetesi’ne verdiği “En geç 1998’de Avrupa Birliği’ne üyeyiz” demecindeki gibi. (S. Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği ve Türkiye, Beta Basım, 9. Baskı, 2007, s. 693.) 

Aradan  26 yıl geçmiştir ama sadece bir başlık geçici olarak kapatılmıştır.  26 yıl, AB’ye sonradan üye olan ülkeler arasında bir rekor olup, bu, işin bittiğinin  kanıtıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 17  Haziran  2021 tarihinde “AB’ye tam üyelik mücadelemizin artık neticelenmesini istiyoruz” demiştir.  Bu açıklama aslında “suya yazılan yazı” olmaktan öteye geçmemiştir. Cumhurbaşkanı, Antalya’da Güneydoğu Avrupa Ülkeleri Zirvesi’nde “Türkiye’nin tam üye olarak yer almadığı bir AB’nin çekim ve güç merkezi olma hedefine ulaşması mümkün değildir” söylemine AB cevap  bile vermemiştir.

Başbakan Erdoğan, 18 Temmuz 2012 tarihinde  Rusya ziyaretine atıfta bulunarak, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e “Zaman zaman bize takılıyorsun. AB’de ne işin var diyorsun. O zaman ben de şimdi size takılayım. Hadi gelin bizi Şangay Beşlisi’ne dahil edin, biz de AB’yi gözden geçirelim” demişti. Kanal 24’te gazetecilerin sorularını  cevaplandıran  Erdoğan şunları söylemişti:

”Hükümetinize yönelik devamlı olarak eleştiriler var. Bunlardan bir tanesi, ‘AK Parti kurulduğu yıllarda AB hedefine kilitlenmişti ama son dönemde bu hedefi biraz boşlar gibi oldu’ eleştirisi. Siz bu değerlendirmelere ne diyorsunuz” sorusunu, “Bu mümkün mü? Bunun en güzel örneği ilk defa bizim hükümetimizde salt görevi AB olan bir bakanlık kuruldu ve bu bakanımın tek görevi var, AB üyesi ülkeleri fellik fellik dolaşacak ve bu işin sürekli propagandasını yapacak.”

“2023’e Avrupa kalır mı sizce” sorusu yöneltilen Erdoğan, “Kalır, kalmaz ama AB’nin hali ortada şu anda. Maastricht kriterlerini karşılayamıyorlar. Biz eyvalallah karşılıyoruz” açıklamasında bulunmuştur. (https://t24.com.tr/haber/erdogandan-putine-bizi-sangay-beslisine-alin,209288)

2012 yılında dolar ortalama 1,82 TL idi.  22 Kasım  2021 tarihinde dolar 11,07 TL’dir.  “Maastricht kriterlerini karşılayamıyorlar. Biz evelallah karşılıyoruz” açıklaması   günümüz için  doğru mudur? Takdir sizlerin.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ”… bizim hükümetimizde salt görevi AB olan bir bakanlık kuruldu” açıklaması yerindedir ama   şu soruyu sormanın tam zamanıdır:  “AB Bakanlığı şimdi nerede?” Bilen var mı?

Müzakere sürecinde hiçbir aday ülke AB Bakanlığını kapatmamıştır. Dışişleri Bakanlığı bu yükün altından kalkamaz. Bunun için rahmetli Özal “DPT AET Dairesi”ni  ülke demokrasiye geçer geçmez kurma kararı almış ve bu Daire (sonra Genel Müdürlük) DPT içinde tarafımdan 1982 yılında kurulmuştur.

Daire zamanla Genel Müdürlük olmuş, daha sonra AB Bakanlığı da kurulmuştur. “DPT AET Dairesi” kaldırılınca bu Daire’yi kuran ve ilk Başkanı olarak bunun doğru bir karar olmadığını açıklamıştım.  Ne kadar haklı olduğum zaman içinde görülmüştür.

AB ile ilişkiler nerdeyse donma noktasına gelmişken, Yunanistan ve Güney Kıbrıs  Rum Yönetimi Türkiye’nin AB içinde “Türkiye tehdit ülke kabul edilsin” girişimi gündeme gelmiştir. Fakat nedense Türkiye bu girişime tepki göstermemiştir.

İngiltere’de  9 Kasım’da dikkat çekici bir  gelişme olmuştur. İngiliz parlamentosunun alt kanadı Avam Kamarası’nda sözde Ermeni soykırımını tanıyan yasa tasarısı oybirliğiyle onaylanmıştır.  Bir sonraki oylamanın 18 Mart 2022’de gerçekleşecektir.

Birleşik Krallık’ta yasa tasarısını gündeme getiren  muhafazakar Tim Loughton, “Dünya genelinde 31 ülke resmi olarak soykırımı tanırken Birleşik Krallık halen bunu tanımadı. Ermeni Soykırımı’nı tanımamak işlenen suçlara yönelik tehlikeli bir mesaj verme riski yaratıyor” demiştir. Ermeni Ulusal Komitesi’nden yapılan açıklamada “Tasarı bu aşamayı geçerse Büyük Britanya Ermeni Soykırımı’nın resmi olarak tanınmasına bir adım daha yaklaşacak” ifadelerine yer verilmiştir. Açıklamada tasarının şu üç maddeden ibaret olduğu vurgulanmıştır:

  • 1915-1923’te Osmanlı İmparatorluğu topraklarında Ermenilere yönelik katliamın resmen soykırım olarak nitelendirilmesi,
  • Ermeni Soykırımı kurbanlarının anısına her yıl anma töreni düzenlenmesi ve soykırım kurbanlarının anılması,
  • Ermeni Soykırımı, çağdaş insan hakları ihlalleri ve savaş suçları hakkında kamuoyunun bilinçlendirilmesi.

Büyük bir kampanya ile bu tasarıya karşı konulmazsa 18 Mart’ta İngiliz Avam Kamarası  sözde Ermeni soykırımını  tanıyacaktır.   Bu kapsamda acaba Dışişleri Bakanlığı gerekli girişimleri yapmakta mıdır? Merak etmekteyim. İsrail’de de bu yönde bir  girişim  vardır.  Oysa İngiliz Hükümeti 1. Dünya Savaşı’nda Ermeni olaylarının soykırım olmadığını açıkça belirtmişti.

İngiltere gibi İsrail’de bir grup muhalefet partisi milletvekili, 1915 olaylarının “Ermeni Soykırımı” olarak resmen tanınması ve her 24 Nisan’da anma günü düzenlenmesini öneren bir yasa tasarısını Parlamentoya  9 Kasım 2021 tarihinde sunmuştur.

Ancak bu İsrail Parlamentosu’na (Knesset) sunulan ilk tasarı değildir. Haziran 2018’de milletvekili Meretz MK Tamar Zandberg, 1915 olaylarının “Ermeni Soykırımı” olarak tanınmasını öngören yasa tasarısını parlamentoya sunmuş, ancak dönemin İsrail hükümetinin karşı çıkmasıyla gündem düşmüştü. 2019’da, Yair Lapid ve Gideon Sa’ar gibi Parlamentonun tanınan simaları tasarıya desteklerini dile getirmiş, ancak yine de hükümetten beklenen desteği alamamıştı.

Tüm bu gelişmeler iç politik tartışmaların gölgesinde kalmış ve  Türk basınında yeterince yer almamıştır. Eğer bu vurdumduymazlık devam ederse önümüzdeki yıl Türkiye sözde Ermeni soykırımımı kabul eden iki önemli ülke ile karşı karşıya gelecektir. Sürpriz bir durumla karşılaşmamak için gereği zaman geçirilmeden hükümet tarafından yerine getirilmelidir. Bu konuda Dışişleri Bakanlığına büyük görev düşmektedir.

 

 

 

 

Yazar

Sadık Rıdvan Karluk

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar