05.10.2022

Kasas (Kıssalar) Suresi ve Yönetim Düşüncesi

Kur’an âyetlerinin, eski zamanların ve bütün zamanların yönetim sorunlarına ait öngördüğü mesajların, günümüzdeki bilgilerle tutarlı bir bütünlük taşıması, Kur’an’ın evrensel bir değer olduğunun en önemli kanıtıdır. Bu bağlamda Kur’an, hiçbir biçimde belirli bir yönetim şekli öngörmez.


Kur’an-ı Kerim, İslâmiyet’in kutsal kitabı olarak, her çağ ve dönem için geçerliliği olan çok sayıda evrensel mesajlar içermektedir. Bu evrensel mesajlar, anlatıldığı çağın ve dönemin temel toplum sorunları ve çözüm yollarını gösteren çeşitli kıssalar üzerinden bildirilmektedir. Kur’an’daki kıssalar, bilimsel araştırma yöntemlerindeki “örnek olay” çözümlemelerini andırmakta; o çağın gerçekliği, o dönemin zihin düzeyine uygun somut olaylar ve metaforlar üzerinden anlatılmaktadır.

Metaforlar üzerinden evrensel mesajlar

Kur’an kıssalarında, metaforik bir anlatım tekniğine başvurulmasının iki önemli nedeni olabilir. İlki, metaforik anlatım, henüz soyut düşünce aşamasına gelmemiş olan kişiler ve topluluklar için en uygun anlatım biçimidir. Bu anlamda, Kur’an’da verilmek istenen temel mesajların anlatımında, doğrudan soyut kavramlar yerine, çeşitli somut olaylar ve metaforların kullanımıyla en düşük düşünce düzeyine sahip olan kişilerin bile anlayabileceği bir dil tercih edilmiş olmalıdır. Zihin yapısı zayıf olanlar, soyut anlatımları algılayamayabilir, ama zihinsel gelişimini tamamlamış olanlar hem somut hem de soyut açıklamaları anlayabilirler. İkincisi, eğer Kur’an mesajları, sadece o çağın insanlarının anlayabildiği biçimde dar bağlamlı bir anlatımla verilseydi, ilgili hükümlerin yalnızca o çağ için geçerli olduğu gibi bir kısıtlılık ortaya çıkardı. Kur’an’ın geniş bağlamlı metaforik anlatımıyla bildirilen mesajların evrenselliği ile her çağdaki insanlar için yol gösterici ve öğüt verici niteliğinin anlaşılması güvence altına alınmış olmalıdır (Allah, daha iyisini bilir).

Kur’an yol göstericidir

Kur’an âyetlerinin, eski zamanların ve bütün zamanların yönetim sorunlarına ait öngördüğü mesajların, günümüz bilimsel yöntemlerle elde edilen bilgilerle tutarlı bir bütünlük taşıması, Kur’an’ın evrensel bir değer olduğunun en önemli kanıtıdır. Bu bağlamda Kur’an, hiçbir biçimde belirli bir yönetim tarzı ve modeli öngörmez. İnsanların bireysel ve toplumsal ilişkilerinde olduğu gibi yönetim süreçleriyle ilgili konularda da genel ilkeleri ortaya koyar. İnsanlar ve toplumlar, içinde yaşadıkları zamanın ruhuna, şartlarına ve yönetim gereksinimlerine göre en etkili ve verimli yönetim modelini, kendi akıl çapları ve bilim düzeyleri çerçevesinde bulmalı ve uygulamalıdır. Zaten, modern yönetim ve organizasyon teorisinin temel paradigmalarından biri de her çağ ve dönem ile her kültür için geçerli belirli bir yönetim modelinin olmadığı, durum ve şartlara (yani ekonomik, teknolojik ve çalışanların vasıf düzeylerine vb.) göre değiştiği öngörüsüdür. Allah, insanların ve toplumların, her konuda ne yapmaları gerektiğini ayrıntılı bir biçimde tanımlamış olsaydı, o zaman onlara hiç akıl vermez ve “akletmeyi” bir zorunluluk olarak kesin buyruklar arasında belirtir miydi? Kaldı ki, Kur’an’ın anlam bütünlüğüne bakıldığı zaman, hemen hemen bütün konularda olduğu gibi, yönetim ilişkilerinde de sadece temel referanslar ve değerler (adaletli olmak, emaneti ehline vermek, danışma ve katılıma yer vermek, haksızlık yapmamak vb.) belirtilmiştir. Gerisi ve ayrıntısı, toplumların akıl ve bilim öncülüğünde yetenek ve becerilerine bırakılmıştır.

Kıssalar Sûresi ve iktidar blokları

Kıssalar Sûresi, ana konusu bakımından Hz. Mûsâ’nın çocukluğunu, peygamber oluşunu, dönemin yönetici gücü Firavun, zenginlik simgesi Karun ile din adamlarını temsil eden Hâmân’ın, toplum üzerinde kurdukları zulüm ve sömürü düzeniyle olan mücadelesini anlatmaktadır:

4. Ayet, “Kuşku yok ki, Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış ve ora halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimi eziyordu.”,  5. Ayet, “Biz ise istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım”. 6. Ayet, “Yeryüzünde onları güç sahibi kılalım ve onların eliyle Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, çekine geldikleri şeyleri gösterelim.” 14. Ayet, “Mûsâ, olgunluk çağına ulaşıp gelişimini tamamlayınca, biz ona ilim ve hikmet verdik.” 38. Ayet, “Firavun, Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için bir ateş yakıp tuğla pişir de bana bir kule yap! Belki Mûsâ’nın ilâhına çıkar bakarım(!)” 76. Ayet, “Kuşkusuz Karun, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etti.” 79. Ayet, “Karun, ziyneti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı,….”. 80. “Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, ‘Yazıklar olsun size!’ dediler.”

Kur’an’ın bu ve benzeri âyetleri, sadece kendi yalın anlamlarının dışında metaforik bir bütünlük içinde anlaşıldığı zaman, Hz. Musa’nın esas peygamberlik görevinin, soydaşları Yahudileri Mısır’dan çıkarmanın yanında, Firavun’un, Karun’un ve Hâmân’ın birlikte oluşturdukları iktidar blokunun yol açtığı soyguncu ve vurguncu düzeni sonlandırmak olduğu açıkça görülür. Kıssalar Sûresinin gelenekçi yorum ve anlatımı, çoğunlukla “Yahudilerin Firavun’un zulmünden kurtarılması” vurgusuna dayandırılmış ve bu “üçlü çetenin” toplum üzerinde kurduğu idari, ekonomik ve dinî tahakküm göz ardı edilmiştir. Aslında, bu sûrenin ortaya koyduğu adlar da birer özel ad olmaktan öteye metaforik simgeler olarak dikkat çekmektedir. Söz gelimi, Firavun, zalim, baskıcı ve diktatörlük heveslisi yöneticileri; Karun, sömürücü ve vurguncu servet sahiplerini; Hâmân ise yönetim otoritesi ile sermaye sahiplerinin emrinde halkı din yoluyla uyuşturan çıkarcı din adamlarını temsil etmektedir. Bu âyetlerde, “üçlü çetenin” iktidar blokunu bozma mücadelesini, kendine “bilim ve hikmet verilen” Peygamber ve aydınların öncülüğünde, bizzat halkın kendisinin vermesi gerektiği evrensel mesajı verilmektedir.

İktidar blokları millî hâkimiyeti zedeler

Geçmişteki ve günümüzdeki çok sayıda örnekler ve deneyimler, toplumların çoğunda görünürdeki yönetim ilişkilerini baltalayan örtülü iktidar bloklarının farklı bileşenlerinin olduğunu göstermektedir.  Söz gelimi, Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında bu üçlü iktidar bloku, saray bünyesinde kümelenen devşirme ve dönme yöneticilerden; Osmanlı bankası çevresinde toplanan azınlık mensubu ve türedi zenginlerden; bazı istisnalar olmak üzere İngiliz sevici din adamlarından meydana gelmekteydi. “Söz, meclisten dışarı” deyiminden esinlenerek, “örnek, yurt dışından” olsun diyelim ve C.Wright Mills’in “İktidar Seçkinleri” adlı çalışmasını örnek verelim. Mills, ABD toplumu için yaptığı sosyolojik çözümlemede, ABD’deki “siyasetçi ve bürokrat yöneticilerden”, “şirketlerin üst düzey yöneticilerinden” ve “generallerden” oluşan iktidar blokunun, ABD demokrasisini zehirlediğinden söz etmektedir.

Toplumlardaki bireysel hak ve özgürlüklerin kazanılması ve gerçek demokratik bir düzenin kurulması, sadece bu yöndeki dileklerin belirtilmesiyle ve biçimsel olarak yasal düzenlemelerin yapılmasıyla mümkün olmamaktadır. Yönetim sisteminin arka planında, çeşitli iktidar bloklarının bulunduğu düzenlerde, demokratik düzenin temel ilkesi olarak bilinen “güçler ayrılığı ilkesi” (“bağımsız yürütme”, “bağımsız yasama” ve “bağımsız yargı”) uygulaması bile, fiilî olarak yeterince işlememektedir. Adaletli ve özgürlükçü bir demokrasi anlayışının yerleşmesi, vahiyde emredildiği üzere yönetilenlerin akıllarını kullanmalarına, olayların neden-sonuç ilişkilerini kurmalarına, hukuk ve ahlaki kurallara öncelikle kendi yaşamlarında uymalarına bağlıdır. Milletin bu yönde yapacakları bilinçli tercihler sayesinde yüksek bir kültür ortamı yaratılacak; zaman içinde yönetici davranışları ve kurumların işleyişi gerçek demokrasi yönünde şekillenecekti.

Sonuç olarak, Büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim düşüncesinin aslı, yönetici otoriterliğine karşı TBMM üzerinden millî hâkimiyeti kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne geri vermek; sermaye tahakkümüne karşı karma ekonomi sistemiyle mülkiyeti ve zenginliği topluma yaymak; din adamlarının siyasallaşmasına karşı laiklik ilkesiyle hem dini hem de Cumhuriyetin temel değerlerini koruma ülküsüydü. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti ülküsü, ne yazık ki, siyasi popülizm ve askerî müdahaleler yoluyla hedefinden saptırıldı.

Ne diyelim? “Türk, düştüğü yerden kalkar”.

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar