30.01.2023

Milliyetçilik ve diğer “izm”ler

Milliyetçi Hareket, müca­dele içinde bu pratik gerçeği tespit etmiş ve şahsî, ailevî menfaat­lerini millet yararına feda edebilenlere özel bir sıfat daha vermiş­tir: Ülkücü.


Ayhan Tuğcugil mahlasıyla İskender Öksüz tarafından

yazılan bu makale, 1976 yılında

Töre Dergisinin 59.sayısında yayımlanmıştır.

Geçen bölümde, saha ister ideoloji, ister bir ilim dalı olsun, sistemlerin önce gayelerini belirt­meleri gerekir demiştik. Bu bö­lümle, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’ni, sistemler için daha önce koyduğumuz esaslara göre ince­lemeğe başlayacak ve önce gaye­yi ele alacağız. Gayenin de kendi içinde konu ve varılmak istenen netice şeklinde ikiye ay­rıldığını genel olarak sistemlerde konu denilen kısmın ideolojilerde tercihe dönüştüğünü de da­ha önce görmüştük. Bu bölümde­ki incelemede tercihten başka Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin iki temel kavramına (men­subiyet şuuru ve cemiyet birimi) ihtiyaç duyulacak ve bunlar tarif edilecektir. Sonuçta, milliyetçi­, Türk Milliyetçiliği ve ül­kücülük mefhumlarının, herke­sin kendi keyfine göre yorumlaya­bileceği lâflar değil, kesin anlam­lı kavramlar olduğu ortaya çıka­caktır. Diğer ideolojilerin Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi açısın­dan sınıflandırılması ve her “ci-lik” in (Avrupa lisanlarında “İzm”) kendi yerine oturtulması da bu bölümün bir yan ürünüdür.

Burada daha önce kullan­dığımız usulle hareket edelim ve doğrularla değil, sık yapılan yan­lışlarla işe başlayalım:

Proleteryacıların çok kullan­dıkları bir propaganda sorusu, “Ezenden mi, yoksa ezilenden mi yanasın?” dır. Tabiî, vicdan sa­hibi hiç kimse, bir ezenle bir ezi­lenin bulunduğu durumda bu soruya “Ezenden!” cevabını vere­mez. Mutlaka ezilenden yanayızdır. Proleteryacı, “O halde sen de bizdensin arkadaş. Gel, katıl.” di­ye devam eder. Hasta millî eğiti­mimizin ürünleri bazı gençler, hattâ bırakın gençleri kelli felli adamlar, öğretmenler, politika­cılar, profesörler ve saireler bu davete icabet etmişlerdir. Ve bu davetliler, bir de tek gazete aydını iseler -ki yüzde doksan öyledirler- birkaç ay sonra ya elle­rinde silahla ezilenleri kurtarma, yahut da silahlılara alkış tutma eylemine çıkacaktırlar.

Siyasi ümmetçi, ezen-ezilen yerine müslüman-gayrı müslim ayrımını kullanacaktır: Müslümandan mı, yoksa müslüman olmayandan mı yanasın? Tür­kiye’de bu sorunun cevabı da -40 milyonda 39,9 milyon ihtimal­le- tektir: Müslümandan!… O halde neden bize katılmıyor­sun? Ve birkaç ay sonra Türk Milliyetçiliği’ne düşmanlıkta, mezhep ve bölgecilik kışkırtmacılığında komünistlerle yarış eden bir tip doğabilir.

Ferdiyetçi, veya bu sistemin sadece iktisat görüşünü ifade et­tiği hâlde ferdiyetçiden daha sık kullanılan adıyla kapitalist, kaabiliyetli ve çalışkan insan­dan mı yoksa kaabiliyetsiz ve tembelden mi yanasın? sorusuy­la gelecektir. Aklı başında kim­seler için bunun cevabı da tektir: Tabiî ki kaabiliyetli ve çalışkan insandan… Sonunda, “Millet, birlikte ticaret yapmak isteyen insanların meydana getirdiği topluluktur.” veya “Neden solcu gazetelere ilân vermeyecek mişim?”, “Benim buz dolaplarımı sol­cular da satın alıyor.” gibi vecizeler söyleyen veya söyleyenleri alkışlayan karakterlerle karşıla­şırız.

Nihayet, bir Türk Milliyetçisi bu tip sorularla sempatizan top­lamaya kalksa, “Türk Milletinden mi yoksa Rus (veya Çin, veya Amerikan, veya Yunan….) Milletinden mi yanasın?” der ve yine 40 milyonda 39,9 milyon taraftar bulmağa çalışırdı.

Bu seviyelerin üstüne çıka­mayan ideolojik münakaşaların neticesi mefhumlar anarşisidir ve sonunda kimin kazanacağı ta­mamen talihe kalır. Artık netice­yi, doğruluk  -yanlışlık değil, sadece propoganda gücü tayin ede­cektir. Büyük ihtimalle her “İzm” cemiyetin belli bir parçasını etrafına toplayacak ve didişme sürüp gidecektir. Fikir sistemlerinin bu seviyede ele alınışı, kararsız kor­kak ve bir şeyler yapmaktansa prensip olarak hiçbir şey yapma­mayı tercih eden kimselerin de işine yarar. Öyle ya! Her fikrin kendine göre haklı olduğu taraf­ları vardır. Gerçek, muhakkak ki bunların hepsinin aritmetik ortalamasıdır. Ve “Aşırı sağa da a­şırı sola da karşıyız.” dır. Niha­yet, bu karışıklıktan ideolojik melezler doğar. Marksist milliyetçiler, en hakiki milliyetçiliğin ekonomik markalısı olduğunu ilân edenler gibi… Milliyetçi Hareket’in hızlı gelişmesiyle birlik­te, milliyetçilik; Türkiye’de gittik­çe değerlenen bir sıfat haline gel­miştir. Milliyetçiliğin külfetine katlanmadan nimetinden istifade etmeğe kalkan bazı grup­lar da, fikir sistemlerindeki ter­cih meselesinin iyi anlaşılmadığı ortamda, “Milliyetçilik hiç kimse­nin tekelinde değildir!” veya “Canım, herkes milliyetçi değil mi?” cinsinden sorularla kendilerine bir yer açmağa çalışırlar.

Şahsiyet sahibi, müslüman ve Türk olan bir insan mutlaka Türk Milleti’nden, İslâm Ümmet’ inden, ezilenden, kaabiyetli ve çalışkan insandan yanadır. Fakat, diğer taraftan hem Türk Milli­yetçisi, hem siyasi ümmetçi, hem proleteryacı ve hem de ferdiyetçi olması mümkün değildir. O halde bütün bu “cilik” lerin, “izm” lerin gerçek mânâsı nedir? Bu soruya cevap verebilmek ve “cilik” leri bir sınıflandırmaya sokabilmek için Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin mensubiyet şuuru, ce­miyet birimi ve tercih kavramla­rını iyi anlamak gerekir.

Mensubiyet şuuru ve cemiyet birimi

İnsan, hayatı boyunca, iç içe birçok gurubun birden üyesidir. En küçük gurup tabiî olarak tek insan: fert’tir. Fert’ten sonra aile, sülâle, belli bir yaş dilimi, adları A harfiyle başlayanlar, bir semt halkı, bir bölge halkı, bir otobüsün yolcuları, bir spor takı­mının bir derneğin, bir siyasî partinin mensupları, bir okulun talebeleri ve mezunları, soy, millet, ırk, ümmet, bir kıta üstünde yaşayanlar ve nihayet -en büyük gurup – bütün in­sanlık…. Bir uçta tek insan fertten diğer uçta bütün insanlığa kadar bu gruplamaları rastgele ve sonsuz sayıda çoğaltabiliriz. Ancak, daha ilk bakışta, rastgele sayılan bu gruplardan bazıların da bir tabiîlik hissedilmekte, ba­zılarından bahsedilmesi bile ge­reksiz, saçma görünmektedir. İsmi ‘A’ ile başlayanlar gru­bundan bahsetmek mutlaka saç­malık hissini veriyor. “Bir otobü­sün yolcuları” grubu da ona yakın gereksizlikte… Buna karşılık millet, ümmet gibi grup isimle­ri bize anlamlı, lüzumlu gelmek­tedir. Spor takımı, bölge halkı gibi gruplamalar da saçma ile mânalı uçlarının arasında bir yere oturtulabilirler.

Yukarıdaki misallerde sezdiklerimizi biraz yakından incelersek, ismi ‘A’ ile başlayanlar gru­bunda hissettiğimiz saçmalık; bu­na karşılık millet grubunda sezdiğimiz anlamın, bu grupla­rın üyelerine aşıladıkları mensu­biyet şuuru ile ilgili olduğunu görürüz. Mensubiyet şuurunu, insanın üyesi olduğu bir gruba karşı duyduğu bağlılık hissi şeklinde tarif ediyoruz. Üyelerine mensubiyet şuuru verebilen gruplara da cemiyet birimi diyoruz. Şimdi, bu bilgilerle yukarıdaki gruplara bir göz atacak olur­sak, fert, aile, sülâle, soy, ümmet ve milletin, kesinlikle, cemiyet birimleri olduğunu görürüz. Yu­karıda verilen “saçma” misallerin hepsi de cemiyet birimi olmayan gruplara aittir. Cemiyet birimle­rinin aşıladıkları mensubiyet şuu­runun gücü de birimden birime farklılık gösterir. Hattâ bu bağla­yıcı güç zamanla değişebilir. Meselâ, kabile, eski çağların kuv­vetli bir cemiyet birimi iken bu­gün bağlayıcılığını hemen tama­men kaybetmiş, artık bir cemiyet birimi olup olmadığı tartışılır hale gelmiştir.

Bir grup kuvvetli bir mensubiyet şuuru aşılarken, bir diğerinin neden daha zayıf bir bağlayı­cılık taşıdığı, cemiyet birimlerinin verdiği mensubiyet şuurunun ta­rih içinde ne şekilde ve niçin de­ğiştiği gibi sorulara sıhhatli cevap verebilmek için ilim metodu kul­lanan bir incelemeye ihtiyaç du­yarız. Özellikle cemiyet birimlerinin tarih içindeki değişmeleri ve cemiyet birimlerinin tarihe tesir­leri tarih, sınıfların mücadelesi mi, milletlerin mücadelesi mi gibi sorular fikir sistemlerinde büyük önem taşır. Bütün bu noktaların teferruatlı incelemesini metot bahsinden, ilim metodunun anlatıl­masından sonraya bırakıyoruz.

Burada sadece, mensubiyet şuurunun doğmasına, yani bir gru­bun cemiyet birimi haline gelme­sine yol açan şartlan özetleyece­ğiz. Bir insan grubunun cemiyet birimi olabilmesi için :

  • Aynı cinsten başka toplulukların mevcudiyeti,
  • Bu toplulukların birbiriyle yoğun temasta olmaları,
  • Bu topluluklar arasında menfaat çatışmalarının, rekabe­tin mevcudiyeti şarttır.

Tercih

Her fert, iç içe bir dizi cemiyet biriminin üyesidir dedik. Meselâ, çağdaş bir insan umumi­yetle fert, aile, sülâle, sınıf, millet soy, ümmet, ırk, birimlerinin hep sine birden mensuptur. (Çağdaş diye tavsif etmek zorundayız. Aksi takdirde meselâ kabile, oy­mak, boy gibi birimleri de listeye dahil etmek gerekebilirdi.) Her insan, mensup olduğu bu cemiyet birimlerinin birkaçına birden kuvvetli veya zayıf bir mensubiyet şuuru ile bağlıdır.

İç içe bir dizi cemiyet birimine mensup olan fert, bu birimler arasında şuurlu veya şuursuz tercih­ler yapar. Meselâ, milleti için gö­nüllü olarak harbe giden bir as­ker millet birimini, ferde tercih etmiştir. Eğer aynı şahıs, kendisini tehlikeye atmakla ailesinin menfaatlerini de sarsıyorsa milletle aile arasında yine milleti tercih etmiş demektir. Milletine bu derece bağlı misalimiz, diyelim ki diğer taraftan ailesine de çok düşkündür ve ailesi için şahsını fe­daya hazırdır. O zaman millet, aile, fert gibi bir tercih sırası doğmaktadır. Bu sıralamaya, mensup olunan diğer cemiyet birimlerini de yerleştirirsek örneğimizin kafa yapısı, dünya görüşü ortaya çıkar.

Her şahsın şuurlu veya şuur­suz olarak yaptığı bu sıralamada ilk mevkie yerleştirdiği, en çok değer verdiği birim, onun “cilik”ini (Avrupa lisanlarında «izm»ini) tayin eder. Şu halde milletçi, milliyetçi, millet birimine birinci sı­rada yer verenlerin sıfatıdır. De­mek ki bir milliyetçi, şahsından, ailesinden, sülâlesinden, içtimaî sınıfından, ümmetinden, ırkından (Burada beyaz, zenci, sarı gibi büyük anlamda ırk kastedilmekte­dir.) daha ziyade milletine bağlı olan insandır. Yoksa milleti sade­ce sevmek, milliyetçi olmaya yetmez. Kendi çıkarları tehlikeye girmemek kaydıyla, veya proleterya sınıfının menfaatleriyle millî menfaatler çatışmadığı müddetçe mil­letini sevenlere milliyetçi değil, sırasıyla “egoist” (fikir sistemi ha­line dönüştüğünde ferdiyetçi, iktisat görüşü tartışılırken de kapitalist) ve proleteryacı (komü­nist veya sosyal demokrat) denir. Amerikan ve Türk Milletlerinin menfaatleri çatıştığında Türk’ü, fakat Rus ve Türk veya Çin ve Türk çıkarları çatıştığında sosyalist ol­dukları için Rus veya Çin’i tutan insanın milliyetçilikle uzak yakın bir ilgisi olamaz.

Aynı şekilde birinci tercih sı­rasına ferdi koyana ferdiyetçi (liberal kapitalist); sınıfı koyana sınıfçı (tercih ettiği sınıfa göre aristokrat veya proleteryacı – ko­münist – sosyal demokrat); üm­met koyana ümmetçi veya (her Türk Milliyetçisinde bu­lunan ümmet sevgisi ile karışmasına engel olmak için) siyasi ümmetçi denir. Yani sınıfçı, mensup olduğu sınıfı sadece seven, değil, onu şahsına, ailesine millet ve ümmetine tercih edendir. Ümmetçi de ümmetini seven değil, ümmeti ferde, millete, aileye, vs. ye tercih eden demektir. Bir mil­liyetçi, özelikle bir Türk Milliyetçi­si milletiyle birlikte mensup oldu­ğu ümmeti, ailesini, şahsını, hatta içtimai sınıfını da sevebilir. Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin gayesi; Türk Milleti’nin bekası ve beka da, Türk Milletini, onu belirleyen değerlerle ebediyete kadar yaşatmak şeklinde verildiğin de; İslâmiyet, Türk Milleti’ni be­lirleyen en önemli değerlerden biri olduğuna, göre, ümmetini sev­mek, Türk Milliyetçisi için kesin bir şart olmaktadır. Fakat siyasi ümmetçi bu sevgiyle yetinmez, ümmeti, millete de tercih ettiği için millî devleti ortadan kaldırıp üm­meti siyasî birlik haline sokmak ister. (Siyasî sıfatını bu yüzden kullanmaktayız.)

Görüldüğü gibi tercih, bir cemiyet birimi lehine diğerlerin­den tamamen vazgeçilmesini değil, birimlerin bağlılık sırasına so­kulmasını ifade etmektedir. Bu anlayışı bir tarif şekline getirdiği­miz zaman Tercih, “Ferdin iç içe mensup olduğu cemiyet birimleri arasında yaptığı bağlılık sırala­masıdır.” deriz. Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin kurucularından Ziya Gökalp’in, Türk Milletindenim, İslâm Ümmetindenim. Garp Medeniyetindenim. düsturu bu anlayışın ifadelerinden biridir.

Şimdi, bu bölümün başında verdiğimiz yanlış misallerine dö­nebiliriz: Mensubiyet şuuru, cemiyet birimi, tercih ve “cilik” ler kav­randıktan sonra, “Kimden yana­sın?” cinsinden soruların hatalı tarafı derhal ortaya çıkmaktadır. “Ezenden mi, ezilenden mi?, Müslümandan mı, gayri müslimden mi?, hattâ, Türk’ten mi, gayri Türk’ten mi?” sorularında aranan tercih, insanın iç içe mensup oldu­ğu birimler arasında değildir.

Bu sorularda muhataptan her zaman mensup olduğu birimle, olmadığı birim arasında tercih yapması is­tenmektedir. Netice de, tabiî ola­rak, her zaman mensup olunan birim lehine çıkacaktır. Dolayısıyla bu sorular, ustaca kalıplanmış de­magojilerden ibaret kalmaktadır. Tercih insanın mensup olduğu birimlerle olmadığı birimler arasın­da değil, mensup olduğu birimler arasında yapılırsa manâlıdır. Şu halde doğru soru, ilk tercihin hangisi? Türk Milleti mi, ezilen mi, İslâm Ümmeti mi, yoksa kaabiliyetli insan mı?… şeklinde sorul­malıydı.

Diğer taraftan, milliyetçilik, lâlettayin bir millet sevgisi değil, milleti fertten ümmete, aileden sı­nıfa kadar mensup olunan diğer bütün cemiyet birimlerine tercih etmek olduğuna göre, kesinlikle:

  • Herkes milliyetçi değildir.
  • Milliyetçilik, milliyetçile­rin tekelindedir.

Milliyetçiliğin Türkiye’deki itibarı arttıkça onun nimetlerinden fay­dalanmak isteyenlerin sayısı da hızla kabarmaktadır. Bir külfete girmeden milliyetçiliğe duyulan hürmetten pay almak isteyenlere, “Ben, milleti ümmete tercih ede­rim.” veya “Ben milletime mensubiyeti, dünya vatandaşlığına tercih ederim.” diyerek milliyetçi oluvermek kolay gelmektedir. Pratikte milleti, milletten daha büyük birimlere tercih ettiğini ilân etmek pek zor ve tehlikeli bir iş değildir. Zorluk, millî menfaatlerle şahsi menfaatler arasında veya aile menfaatleriyle millet menfaatleri arasında tercih yaparken ortaya çıkar. Milleti daha büyük birim­lere tercih ettikleri için milliyetçi olduğunu söyleyenler Türk Mille­ti için şahsî veya ailevî menfaat­lerinden fedakârlık yapmağa davet edildiklerinde sarsıntı geçire­bilirler. Milliyetçi Hareket, müca­dele içinde bu pratik gerçeği tespit etmiş ve şahsî, ailevî menfaat­lerini millet yararına feda edebilenlere özel bir sıfat daha vermiş­tir: Ülkücü.

Yazar

Töre Dergisi

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar