12.02.2026

Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi ve İlim

İlim bize, hangi şart­ların hangi sonuçları vereceğini söyler. Ama hangi sonuçları istememiz gerektiğine dair tek kelimesi yoktur. İsteklerimizi fikir sistemimizin ce­miyet birimleri arasında yaptığı “tercih” ve o tercihin belirlediği “ga­ye” tayin edecektir.


Ayhan Tuğcugil mahlasıyla İskender Öksüz tarafından yazılan bu yazı,

 1976 yılında TÖRE Dergisinin 65. Sayısında yayımlanmıştır.

 

Tabiatı tahminde metod olarak ilmi, skolastiğin çeşitli cinsleriyle mukayese ettik. Netice ilmin o derece lehine tezahür etti ki buraya kadar yazdıklarımız âdeta ilme bir övgü teşkil ediyordu. Bu övgünün tesiri altında bir adım daha ileri gidilerek, “İlim madem ki bu kadar güçlü, yanılmalara karşı bu derece sigortalı; o hâlde fikir sistemlerine, ideolojilere ne lüzum var? İlimcilik kâfi değil mi?” fikri öne sürülebilir. Bu görüşe paralel bir düşünüş ideolojiler değil de din hakkında­dır. Biraz önceki cümlelerden “fikir sistemi”, “ideoloji” kelimelerini çıkarıp yerine “din” kelimesini ko­yarsak bir başka iddia ile karşıla­şırız: “İlim bu derece güçlü, bu de­rece yanlışlığa karşı tedbirliyken dine ne gerek var? Dinin yerine il­mi koymakla daha doğru bir iş yapmış olmaz mıyız?”

Bu sorular aslında birçok fikir adamı tarafından sık sık ve hara­retle sorulmuş; bu fikirler etrafın­da felsefeler geliştirilmiştir. Çeşitli tarzlarıyla pozitivizm, yukarıdaki sorulara müsbet cevap veren düşünceler topluluğudur. Hattâ bilimsel sosyalizm bile – kendisinin bizzat ilim olduğunu İlân ettikten sonra – yukarıdaki sorulara ‘evet’ cevabı­nı veren bir ideolojidir. Türk aydınının batıya karşı aşağılık duygu­sunun doruğa çıktığı devirlerde; de­jenere okumuşların Türk Milliyeti’ne ait her şeye, bu arada özellikle Türk kültürüne ve İslâmiyet’e savaş açtıkları dönemlerde bu tür fikir­ler memleketimizde geniş akisler yapmıştır. Hâlâ da yapmakta… As­rımızda komünizmi de milliyetçiliği de reddeden bir görüş, pozitivist fikirleri şöyle tekrarlar: “Çağımız ideoloji değil ilim çağıdır. İlimin güçlenmesinden sonra insanlık ale­minde artık ideolojilere yer kalma­mıştır. Gerçek ilim, yalancı ilimleri – ideolojileri – kovmuştur.

Bilhassa bu sonuncu tezin bu­gün komünist blok dışında epey taraftarı var.

İlim, fikir sistemlerinin – ideolo­jilerin – yerini alabilir mi?

Fikir sistemlerinin yapı özellik­leri açısından bu soruyu ele alalım: Fikir sistemlerinin “gaye” unsuru cemiyet birimleri arasında yapılan sübjektif bir tercihe dayanır demiş­tik. İnsan aynı anda iç içe birçok ce­miyet birimine birden değişen güç­lerle mensubiyet şuuru duyuyor ve bu şuurların güç sıralaması, tercih sıralaması, ferdin dünya görüşünü, ‘cilik’ini (“izm”ini), ideolojisini be­lirliyordu. Hâlbuki ilim cemiyet bi­rimlerine karşı hiçbir mensubiyet şuuru duymaz, cemiyet birimleri arasında hiçbir tercih yapmaz. İlim cemiyet birimlerine karşı herhangi- bir tutumu söz konusu olamaz. O hâlde ilimde fikir sistemlerindeki “tercih” unsuru, dolayısıyla cemiyet birimlerini konu alan bir “gaye” bulunmayacaktır.

Bu yüzden ilim, fikir sistemi ol­manın temel şartından mahrumdur.

İlme bakıp, “Fikir sistemine ne lüzum var?” diye düşünenler, otomo­bile hayran kalıp, “Bu araba bu ka­dar güzelken şoföre ne lüzum var? Hem şoförler kazalara sebep oluyor.” diyen çocuklara benzerler. Objektif görünmeğe çalışan bu cins ilimciler­de, gerçekten “hayranlık” kelimesiy­le ifade edilebilecek bir subjektiflik vardır. Her atom bombasının pat­layışında, her jet uçağının geçişinde, iktisadın, sosyolojinin her başarısın­da içlerini titreten bir hayranlık… Sonunda vasıtayı gaye sanmaya va­ran bir aşk.

Çekirdek fiziği bize, falan şart­larda hazırlanan uranyumun patla­yıp atom bombası olacağını, filân şartlarda hazırlananın ise aynı pat­lamayı yavaş yavaş yaparak atom reaktörü yakıtı olabileceğini söyler. Fakat bomba mı yoksa reaktör mü yapmamız gerektiği konusunda fizi­ğin söyleyebileceği tek şey yoktur. İktisat ilmi, Ortak Pazar’a giren bir Türkiye’de halkın hayat seviyesinin yükseleceğini, her evde renkli tele­vizyon, otomatik çamaşır makinası bulunabileceğini, ancak bu ekonominin ağır sanayi yerine daha çok ara ürün işleyen, montaja ve turizme dayanan bir yapı göstereceğini söy­ler. Ortak Pazar’a girmemeninse tü­ketim malları kullanımıyla ölçülen refahı geciktirebileceğini, buna karşılık güçlü bir ağır sanayiye imkân vereceğini gösterir. İki yoldan han­gisini seçmemiz genetiğine ilim de­ğil biz karar verebiliriz. Sosyoloji açısından Ortak Pazar’a girmek ve­ya girmemek Türk kültürünün ne derece batı tesirinde kalacağı mese­lesidir. Sosyoloji, girdiğimiz ve gir­mediğimiz hâllerde kültür değişikliğinin ne olacağını tahmin edebilir. Ama “Girin!” veya “Girmeyin!” di­yemez. Bu karar bütün ağırlığıyla isteklerimizin omuzundadır.

Konunun ruhunu muhafaza ederek çok basit bir misal vermek istersek… İlimden bu gibi kararlar vermesini beklemek, birine “Taksi­yi mi asansörü mü tercih edeyim?” diye sormağa benzer. Akıllı adamın bu soruya vereceği cevap, “Karde­şim, sen yukarı çıkmak mı düz yol­da gitmek mi istiyorsun?” olacaktır. İlim, bir metod, bir aletten ibarettir. Alet bize onunla ne yapmamız ge­rektiğini söyleyemez. Ne yapacağı­mız tamamen bizim isteklerimize, arzularımıza bağlıdır. İlimle ne yapı­lacağını, ilim metodunun hangi ne­ticeleri elde etmek için kullanacağı­mızı, yani isteklerimizi, fikir sistemi tayin edecektir. Çekirdek fiziğini atom bombası mı, yoksa reaktör yap­mak için mi kullanacağız? Bu soru­ya çekirdek fiziğinin kendisi cevap veremiyordu. Fakat fikir sistemi­miz, Türk Milliyetçiliği cevap vere­bilir: Biz, cemiyet birimleri arasın­da Türk Milleti’ni tercih ediyoruz. Bizim gayemiz, Türk Milletinin be­kasıdır. Bu gaye, dünya şartlarına göre bazen iktisadi gücü, bazen as­kerî gücü plana aldırabilir. Dünya şartlarına göre milletimizin menfaa­ti hangi yolu tutmamızı gerektiri­yorsa ona karar veririz ve çekirdek fiziğini atom bombası veya reaktör yapmakta kullanırız. Ortak Pazar’a girelim mi? İktisat veya sosyoloji buna cevap veremez. Fakat fikir sistemimiz cevaplandırır: Gayemiz Türk Milleti’nin bekasıdır. Milletler mücadelesinde iktisadi güç beka için, fertlerin çabucak tüketim re­fahına ermesinden daha önemlidir. O hâlde turizme veya montaja değil ağır sanayiye dayanan bir iktisat ya­pısı isteriz. O hâlde Ortak Pazar’ı is­temeyiz. Kültür açısından da şöyle düşünürüz: Türk Milletinin bekasından, onu tarif eden değerleri muhafaza ederek yaşamasını anlıyoruz. Ortak Pazar’a giriş Türk kültürü üzerindeki Avrupa kültürleri baskı­sını arttıracaktır. O hâlde Ortak Pa­zar’ı istemiyoruz.

Özetlersek: İlim bize, hangi şart­ların hangi sonuçları vereceğini söyler. Ama hangi sonuçları istememiz gerektiğine dair tek kelimesi yoktur. İsteklerimizi fikir sistemimizin ce­miyet birimleri arasında yaptığı “tercih” ve o tercihin belirlediği “ga­ye” tayin edecektir. Demek ki ilim tek başına fikir sistemi yerine geçe­miyor. İlim ancak bir fikir sistemi içinde metod yani alet olarak yerini alabilir. Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin “ilimcilik” görüşü de tam budur.

Diğer taraftan, fikir sistemleri de ilmin yerine geçemez. Türk Milli­yetçiliği Fikir Sistemi, kendini ilim yerine koymak hatasına düşmez. Meselâ bir Türk Milliyetçiliği fizik teorisi” “iktisat teorisi” “sosyoloji teorisi” yoktur. Ama Türk Milliyet­çiliği, fiziği, iktisadı, sosyolojiyi han­gi gayeye ulaşmak için kullanacağını bilir. Türk Milliyetçiliğinin ilimde teorileri yoktur ama ilimleri uygula­ma plânları vardır. Bir iktisat uygu­laması, bir sosyoloji, bir fizik uygula­ması vardır.

Yukarıda verdiğimiz atom, Or­tak Pazar misalleri Türk Milliyetçi­liği Fikir Sistemi’nin fizik, iktisat, sosyo­loji uygulama plânlarının parçala­rıydı. Misalleri çoğaltabiliriz: Tarım kentleri, birinci sınıf ilim ve teknik kadrolar yetiştirmeye öncelik ve­rilmesi, millet sektörü ve Milliyetçi Hareket’in, Dokuz Işık’ın diğer teklifleri, hep Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin kültür, eğitim, iktisat, sosyoloji alanlarındaki uygulama planlarıdır.

— Peki, bunlardan herhangi biri uygulamaya aksettiğinde başarısız­lığa uğrarsa ne olacak?

— Basit. Değiştirilecek, ondan vazgeçilecek.

Çünkü değişmeyen Türk Milli­yetçiliği Fikir Sistemi’dir. Uygulama plânları değiştirilebilir ve onların değiştirilmesiyle sistem yara almaz. Bu plânlar sistemimizin kendisi de­ğil uygulamalarıdır. Bunlar ilmin kendisi, metodu değil, tatbikatıdır ve ilim, çalışmayan teorilerini acımadan atar.

İlim – fikir sistemi münasebetin­deki bu anlayış Türk Milliyetçiliğini diğer fikir sistemlerinden ayıran en önemli vasıftır. Kısaca: İlim yerine geçmeye çalışmayacak, fakat ilmi kullanacağız. Meselâ Marksizm bun­un tam tersini yapmaktadır. İşte bir sosyoloji ve iktisat teorisi ile başlar. Hatta bunları da genel bir tabiat ilimleri teorisine – diyalektik mater­yalizme – dayandırmak iddiasında­dır. (İlim metodu açısından teorinin nasıl ölü doğduğunu görmüştük.) Ve bu çıkış noktası, Marksizm’in sos­yoloji, iktisat ilimlerinden tam ma­nasıyla faydalanmasına engel olur. Çünkü o, iktisadın herhangi bir za­manda yaptığı tahminleri, gösterdi­ği yolları objektif olarak değerlen­dirip gayesine göre bir seçim yap­maktan kendi kendini mahrum et­miştir.

İktisat ilminin, sosyoloji ilminin tahminleriyle kendi özel iktisat, sos­yoloji teorileri çeliştiğinde Marksizm ikincileri dinlemek, ilme kapalı kal­mak zorundadır. Fizikte, biyolojide bile Bilimsel Sosyalizm için benzer dezavantajlar vardır. Biyoloji ve ta­rımda Marksizm’in ilmin yardımını nasıl bir kenara itmek zorunda kal­dığını Lizenko olayında görmüştük. Bugün ölü bir ideoloji olan Nazizm’ in de kendine has katı bir sosyoloji – tarih görüşü vardır. Nazilere göre dünyadaki bütün ilerlemeler Ari adı verilen bir ırkın başarılarıydı. Ari kan en çok Almanlar’da bulunduğu için üstün millet onlardı ve dünya­ya hâkim olacaklardı. Ari ırkın uzunkafalı – dolikosefal – olduğunu tespit ettiler. Germenlerin, özellikle ünlü Almanların dolikosefalliğini ispatlamak için mezarlarını kazdı­lar. Herhâlde doliko kadar mezo ve brakisefal (orta ve yuvarlak kafalar) buldular ki bu araştırmadan fazla bir ses çıkmadı; mezarlar örtüldü. Daha sonra hiç hoşlanmadıkları zen­ciler arasında bol miktarda doliko­sefal olduğu tespit edilince teorinin bu yönü askıya alındı. Bu yalancı ilimle veya ideolojinin kendini ilim yerine koymasıyla aklı karışan Hitler, İngiltere’nin Almanya’ya karşı harbe gireceğine bir türlü ihtimal veremiyordu. Çünkü aynı ırktandı­lar. Onlarda da biraz olsun üstün­lük vardı ve Ârî ırk kendi kendine silah çekmemeliydi. Kendini ilim sa­nan ideolojinin bu yanlış tahmininin Almanya’nın mağlubiyetinde ne kadar rol oynadığını kesin olarak bilmeliyiz ama tesir ettiği muhak­kak…

— Peki, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi, çalışmayan uygulama plân­larından kolayca vazgeçebiliyordu. Marksizm ve Nazizm bunu yapa­mazlar mı? Bu noktada Türk Milliyetçiliği’nin üstünlüğü ne?

— Marksizm, Nazizm ve daha birçok ideoloji, aslında ilmin saha­sına tecavüz eden teorilerinden öyle kolayca vazgeçemezler. Çünkü onla­rın bu teorileri, Türk Milliyetçiliği’ndeki gibi uygulama plânlarından ibaret değildir. İdeolojilerinin ayrıl­maz parçalarıdır. Onlar sistemlerini bu teoriler üzerine kurmuşlardır ve onların çökmesiyle sistemleri de çö­zülür.

“İlim geldikten sonra ideolojilere yer kalmamıştır.” sözü Mark­sizm, Nazizm gibi kendilerini ilim sanan teoriler için doğrudur. Bu sözden yara almayacak tek yapı, kendini ilim yerine koymayan, fakat ilmi bir vasıta olarak kullanan bir fikir sistemi olabilir. Türk Milliyet­çiliği Fikir Sistemi tam bu yapıda­dır. Bizim sistemimiz ilmin güçlenmesiyle zayıflamaz, tersine kuvvet­lenir, çünkü rahatça, önyargısız kul­landığı vasıta güçlenmiştir. Kendi­ni ilim sanan, ilme müdahale eden ideolojiler ise ilmin her yeni bulu­şuyla yeni bir yük, yeni bir yarar alırlar. Mantık zincirleri zorlanır. Ya mantıkları ilme uyacak yahut da ilmi mantıklarına uyduracaklar­dır. Sonuçta ilmi serbestçe, kısıtla­masız kullanamaz hâle gelirler ve giderek Lizenkoculuk, dolikosefalcilik gibi kendi menfaatleriyle çeli­şen saplantılara düşerler.

Yazar

Töre Dergisi

2 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar