Yükleniyor...
Ayhan Tuğcugil mahlasıyla İskender Öksüz tarafından yazılan bu yazı,
1976 yılında TÖRE Dergisinin 65. Sayısında yayımlanmıştır.
Tabiatı tahminde metod olarak ilmi, skolastiğin çeşitli cinsleriyle mukayese ettik. Netice ilmin o derece lehine tezahür etti ki buraya kadar yazdıklarımız âdeta ilme bir övgü teşkil ediyordu. Bu övgünün tesiri altında bir adım daha ileri gidilerek, “İlim madem ki bu kadar güçlü, yanılmalara karşı bu derece sigortalı; o hâlde fikir sistemlerine, ideolojilere ne lüzum var? İlimcilik kâfi değil mi?” fikri öne sürülebilir. Bu görüşe paralel bir düşünüş ideolojiler değil de din hakkındadır. Biraz önceki cümlelerden “fikir sistemi”, “ideoloji” kelimelerini çıkarıp yerine “din” kelimesini koyarsak bir başka iddia ile karşılaşırız: “İlim bu derece güçlü, bu derece yanlışlığa karşı tedbirliyken dine ne gerek var? Dinin yerine ilmi koymakla daha doğru bir iş yapmış olmaz mıyız?”
Bu sorular aslında birçok fikir adamı tarafından sık sık ve hararetle sorulmuş; bu fikirler etrafında felsefeler geliştirilmiştir. Çeşitli tarzlarıyla pozitivizm, yukarıdaki sorulara müsbet cevap veren düşünceler topluluğudur. Hattâ bilimsel sosyalizm bile – kendisinin bizzat ilim olduğunu İlân ettikten sonra – yukarıdaki sorulara ‘evet’ cevabını veren bir ideolojidir. Türk aydınının batıya karşı aşağılık duygusunun doruğa çıktığı devirlerde; dejenere okumuşların Türk Milliyeti’ne ait her şeye, bu arada özellikle Türk kültürüne ve İslâmiyet’e savaş açtıkları dönemlerde bu tür fikirler memleketimizde geniş akisler yapmıştır. Hâlâ da yapmakta… Asrımızda komünizmi de milliyetçiliği de reddeden bir görüş, pozitivist fikirleri şöyle tekrarlar: “Çağımız ideoloji değil ilim çağıdır. İlimin güçlenmesinden sonra insanlık aleminde artık ideolojilere yer kalmamıştır. Gerçek ilim, yalancı ilimleri – ideolojileri – kovmuştur.
Bilhassa bu sonuncu tezin bugün komünist blok dışında epey taraftarı var.
İlim, fikir sistemlerinin – ideolojilerin – yerini alabilir mi?
Fikir sistemlerinin yapı özellikleri açısından bu soruyu ele alalım: Fikir sistemlerinin “gaye” unsuru cemiyet birimleri arasında yapılan sübjektif bir tercihe dayanır demiştik. İnsan aynı anda iç içe birçok cemiyet birimine birden değişen güçlerle mensubiyet şuuru duyuyor ve bu şuurların güç sıralaması, tercih sıralaması, ferdin dünya görüşünü, ‘cilik’ini (“izm”ini), ideolojisini belirliyordu. Hâlbuki ilim cemiyet birimlerine karşı hiçbir mensubiyet şuuru duymaz, cemiyet birimleri arasında hiçbir tercih yapmaz. İlim cemiyet birimlerine karşı herhangi- bir tutumu söz konusu olamaz. O hâlde ilimde fikir sistemlerindeki “tercih” unsuru, dolayısıyla cemiyet birimlerini konu alan bir “gaye” bulunmayacaktır.
Bu yüzden ilim, fikir sistemi olmanın temel şartından mahrumdur.
İlme bakıp, “Fikir sistemine ne lüzum var?” diye düşünenler, otomobile hayran kalıp, “Bu araba bu kadar güzelken şoföre ne lüzum var? Hem şoförler kazalara sebep oluyor.” diyen çocuklara benzerler. Objektif görünmeğe çalışan bu cins ilimcilerde, gerçekten “hayranlık” kelimesiyle ifade edilebilecek bir subjektiflik vardır. Her atom bombasının patlayışında, her jet uçağının geçişinde, iktisadın, sosyolojinin her başarısında içlerini titreten bir hayranlık… Sonunda vasıtayı gaye sanmaya varan bir aşk.
Çekirdek fiziği bize, falan şartlarda hazırlanan uranyumun patlayıp atom bombası olacağını, filân şartlarda hazırlananın ise aynı patlamayı yavaş yavaş yaparak atom reaktörü yakıtı olabileceğini söyler. Fakat bomba mı yoksa reaktör mü yapmamız gerektiği konusunda fiziğin söyleyebileceği tek şey yoktur. İktisat ilmi, Ortak Pazar’a giren bir Türkiye’de halkın hayat seviyesinin yükseleceğini, her evde renkli televizyon, otomatik çamaşır makinası bulunabileceğini, ancak bu ekonominin ağır sanayi yerine daha çok ara ürün işleyen, montaja ve turizme dayanan bir yapı göstereceğini söyler. Ortak Pazar’a girmemeninse tüketim malları kullanımıyla ölçülen refahı geciktirebileceğini, buna karşılık güçlü bir ağır sanayiye imkân vereceğini gösterir. İki yoldan hangisini seçmemiz genetiğine ilim değil biz karar verebiliriz. Sosyoloji açısından Ortak Pazar’a girmek veya girmemek Türk kültürünün ne derece batı tesirinde kalacağı meselesidir. Sosyoloji, girdiğimiz ve girmediğimiz hâllerde kültür değişikliğinin ne olacağını tahmin edebilir. Ama “Girin!” veya “Girmeyin!” diyemez. Bu karar bütün ağırlığıyla isteklerimizin omuzundadır.
Konunun ruhunu muhafaza ederek çok basit bir misal vermek istersek… İlimden bu gibi kararlar vermesini beklemek, birine “Taksiyi mi asansörü mü tercih edeyim?” diye sormağa benzer. Akıllı adamın bu soruya vereceği cevap, “Kardeşim, sen yukarı çıkmak mı düz yolda gitmek mi istiyorsun?” olacaktır. İlim, bir metod, bir aletten ibarettir. Alet bize onunla ne yapmamız gerektiğini söyleyemez. Ne yapacağımız tamamen bizim isteklerimize, arzularımıza bağlıdır. İlimle ne yapılacağını, ilim metodunun hangi neticeleri elde etmek için kullanacağımızı, yani isteklerimizi, fikir sistemi tayin edecektir. Çekirdek fiziğini atom bombası mı, yoksa reaktör yapmak için mi kullanacağız? Bu soruya çekirdek fiziğinin kendisi cevap veremiyordu. Fakat fikir sistemimiz, Türk Milliyetçiliği cevap verebilir: Biz, cemiyet birimleri arasında Türk Milleti’ni tercih ediyoruz. Bizim gayemiz, Türk Milletinin bekasıdır. Bu gaye, dünya şartlarına göre bazen iktisadi gücü, bazen askerî gücü plana aldırabilir. Dünya şartlarına göre milletimizin menfaati hangi yolu tutmamızı gerektiriyorsa ona karar veririz ve çekirdek fiziğini atom bombası veya reaktör yapmakta kullanırız. Ortak Pazar’a girelim mi? İktisat veya sosyoloji buna cevap veremez. Fakat fikir sistemimiz cevaplandırır: Gayemiz Türk Milleti’nin bekasıdır. Milletler mücadelesinde iktisadi güç beka için, fertlerin çabucak tüketim refahına ermesinden daha önemlidir. O hâlde turizme veya montaja değil ağır sanayiye dayanan bir iktisat yapısı isteriz. O hâlde Ortak Pazar’ı istemeyiz. Kültür açısından da şöyle düşünürüz: Türk Milletinin bekasından, onu tarif eden değerleri muhafaza ederek yaşamasını anlıyoruz. Ortak Pazar’a giriş Türk kültürü üzerindeki Avrupa kültürleri baskısını arttıracaktır. O hâlde Ortak Pazar’ı istemiyoruz.
Özetlersek: İlim bize, hangi şartların hangi sonuçları vereceğini söyler. Ama hangi sonuçları istememiz gerektiğine dair tek kelimesi yoktur. İsteklerimizi fikir sistemimizin cemiyet birimleri arasında yaptığı “tercih” ve o tercihin belirlediği “gaye” tayin edecektir. Demek ki ilim tek başına fikir sistemi yerine geçemiyor. İlim ancak bir fikir sistemi içinde metod yani alet olarak yerini alabilir. Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin “ilimcilik” görüşü de tam budur.
Diğer taraftan, fikir sistemleri de ilmin yerine geçemez. Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi, kendini ilim yerine koymak hatasına düşmez. Meselâ bir Türk Milliyetçiliği fizik teorisi” “iktisat teorisi” “sosyoloji teorisi” yoktur. Ama Türk Milliyetçiliği, fiziği, iktisadı, sosyolojiyi hangi gayeye ulaşmak için kullanacağını bilir. Türk Milliyetçiliğinin ilimde teorileri yoktur ama ilimleri uygulama plânları vardır. Bir iktisat uygulaması, bir sosyoloji, bir fizik uygulaması vardır.
Yukarıda verdiğimiz atom, Ortak Pazar misalleri Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin fizik, iktisat, sosyoloji uygulama plânlarının parçalarıydı. Misalleri çoğaltabiliriz: Tarım kentleri, birinci sınıf ilim ve teknik kadrolar yetiştirmeye öncelik verilmesi, millet sektörü ve Milliyetçi Hareket’in, Dokuz Işık’ın diğer teklifleri, hep Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin kültür, eğitim, iktisat, sosyoloji alanlarındaki uygulama planlarıdır.
— Peki, bunlardan herhangi biri uygulamaya aksettiğinde başarısızlığa uğrarsa ne olacak?
— Basit. Değiştirilecek, ondan vazgeçilecek.
Çünkü değişmeyen Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’dir. Uygulama plânları değiştirilebilir ve onların değiştirilmesiyle sistem yara almaz. Bu plânlar sistemimizin kendisi değil uygulamalarıdır. Bunlar ilmin kendisi, metodu değil, tatbikatıdır ve ilim, çalışmayan teorilerini acımadan atar.
İlim – fikir sistemi münasebetindeki bu anlayış Türk Milliyetçiliğini diğer fikir sistemlerinden ayıran en önemli vasıftır. Kısaca: İlim yerine geçmeye çalışmayacak, fakat ilmi kullanacağız. Meselâ Marksizm bunun tam tersini yapmaktadır. İşte bir sosyoloji ve iktisat teorisi ile başlar. Hatta bunları da genel bir tabiat ilimleri teorisine – diyalektik materyalizme – dayandırmak iddiasındadır. (İlim metodu açısından teorinin nasıl ölü doğduğunu görmüştük.) Ve bu çıkış noktası, Marksizm’in sosyoloji, iktisat ilimlerinden tam manasıyla faydalanmasına engel olur. Çünkü o, iktisadın herhangi bir zamanda yaptığı tahminleri, gösterdiği yolları objektif olarak değerlendirip gayesine göre bir seçim yapmaktan kendi kendini mahrum etmiştir.
İktisat ilminin, sosyoloji ilminin tahminleriyle kendi özel iktisat, sosyoloji teorileri çeliştiğinde Marksizm ikincileri dinlemek, ilme kapalı kalmak zorundadır. Fizikte, biyolojide bile Bilimsel Sosyalizm için benzer dezavantajlar vardır. Biyoloji ve tarımda Marksizm’in ilmin yardımını nasıl bir kenara itmek zorunda kaldığını Lizenko olayında görmüştük. Bugün ölü bir ideoloji olan Nazizm’ in de kendine has katı bir sosyoloji – tarih görüşü vardır. Nazilere göre dünyadaki bütün ilerlemeler Ari adı verilen bir ırkın başarılarıydı. Ari kan en çok Almanlar’da bulunduğu için üstün millet onlardı ve dünyaya hâkim olacaklardı. Ari ırkın uzunkafalı – dolikosefal – olduğunu tespit ettiler. Germenlerin, özellikle ünlü Almanların dolikosefalliğini ispatlamak için mezarlarını kazdılar. Herhâlde doliko kadar mezo ve brakisefal (orta ve yuvarlak kafalar) buldular ki bu araştırmadan fazla bir ses çıkmadı; mezarlar örtüldü. Daha sonra hiç hoşlanmadıkları zenciler arasında bol miktarda dolikosefal olduğu tespit edilince teorinin bu yönü askıya alındı. Bu yalancı ilimle veya ideolojinin kendini ilim yerine koymasıyla aklı karışan Hitler, İngiltere’nin Almanya’ya karşı harbe gireceğine bir türlü ihtimal veremiyordu. Çünkü aynı ırktandılar. Onlarda da biraz olsun üstünlük vardı ve Ârî ırk kendi kendine silah çekmemeliydi. Kendini ilim sanan ideolojinin bu yanlış tahmininin Almanya’nın mağlubiyetinde ne kadar rol oynadığını kesin olarak bilmeliyiz ama tesir ettiği muhakkak…
— Peki, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi, çalışmayan uygulama plânlarından kolayca vazgeçebiliyordu. Marksizm ve Nazizm bunu yapamazlar mı? Bu noktada Türk Milliyetçiliği’nin üstünlüğü ne?
— Marksizm, Nazizm ve daha birçok ideoloji, aslında ilmin sahasına tecavüz eden teorilerinden öyle kolayca vazgeçemezler. Çünkü onların bu teorileri, Türk Milliyetçiliği’ndeki gibi uygulama plânlarından ibaret değildir. İdeolojilerinin ayrılmaz parçalarıdır. Onlar sistemlerini bu teoriler üzerine kurmuşlardır ve onların çökmesiyle sistemleri de çözülür.
“İlim geldikten sonra ideolojilere yer kalmamıştır.” sözü Marksizm, Nazizm gibi kendilerini ilim sanan teoriler için doğrudur. Bu sözden yara almayacak tek yapı, kendini ilim yerine koymayan, fakat ilmi bir vasıta olarak kullanan bir fikir sistemi olabilir. Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi tam bu yapıdadır. Bizim sistemimiz ilmin güçlenmesiyle zayıflamaz, tersine kuvvetlenir, çünkü rahatça, önyargısız kullandığı vasıta güçlenmiştir. Kendini ilim sanan, ilme müdahale eden ideolojiler ise ilmin her yeni buluşuyla yeni bir yük, yeni bir yarar alırlar. Mantık zincirleri zorlanır. Ya mantıkları ilme uyacak yahut da ilmi mantıklarına uyduracaklardır. Sonuçta ilmi serbestçe, kısıtlamasız kullanamaz hâle gelirler ve giderek Lizenkoculuk, dolikosefalcilik gibi kendi menfaatleriyle çelişen saplantılara düşerler.
2 Yorum