18.04.2026

Siyaset ve yalan kültürü

Yalancının yalanına, hiç kimse inanmasa, yalancı bundan sonra zorunlu olarak yalan söylemekten vazgeçer. Ancak, söylenecek yalana inanan olduğu sürece yalancı da yalan söylemeyi sürdürecektir.


Yönetim biliminde politika, stratejik amaçlara ulaşma maksadıyla izlenecek yollar demektir. Amaçlara ulaştıracak politikalar, bu amaçlarla ilgili kararları alan ve uygulayan insanların, niteliğine ve diğer çevre şartlarına göre, çeşitli biçimlerde olabilmektedir. Siyaset bilimine göre politika, bir toplumun en büyük örgütlenme yapısı olarak devlet yönetimine talip olma, iktidara gelme ve iktidarı sürdürme mücadeleleri kapsamındaki etkinliklerin tümüdür. Bu bağlamda, demokratik mücadelenin en önemli aygıtı olarak siyasi partilerin nihai amacı, ekonomik ve sosyal kaynakların rasyonel biçimde geliştirilmesi ve hakkaniyet içinde bölüşümünün sağlanmasıdır. Bu ve benzeri amaçların gerçekleştirilmesine dair hangi yolların izleneceği ile ilgili karar ve hareketlerin belirlenmesi, tanıtılması ve bu uğurda gösterilecek çabaların tümüne siyaset denmektedir.

Siyasetçiler ne işe yarar?

“Politika” dendiğinde hem devlet hem de şirket politikaları akla gelir. Sivil toplumlarda, toplam nüfus içinde işletme politikalarını belirleyen ve yürüten insan sayısı, bizzat devlet yönetimine dair politika etkinliklerine katılan kişi sayısından daha fazladır. Yeterince sivilleşememiş toplumlarda ise devlet iktidarını ele geçirme çabası içinde olanların, yani siyasetle uğraşan kişilerin sayısı çok yüksektir. Çünkü, bu toplumlarda en önemli geçim kaynağı siyasettir. Özellikle zengin olma imkânı ile kolay yoldan statü sahibi olma fırsatı da çoğunlukla siyaset yoluyla sağlanmaktadır. Ortadoğu kültürünün gölgesi altındaki siyasetçiler, devlet yönetimini ele geçirdiklerinde kamu imkânlarını bir toplumsal kaynak olarak görmek yerine, çoğunlukla kendilerine ve destekçilerine bir ganimet gibi görmektedirler. Bu zihniyetin kamu mallarını ve imkânlarını, hukuk ve ahlak dinlemeden yağmalaması, rahat yaşamanın ve zengin olmanın en kolay yolunun siyasetten geçtiği algısının toplumda yaygınlaşmasını hızlandırmaktadır. Bu durumda, kendi yeteneği, çalışması ve emeği ile istediği rahat hayata ulaşma ve varlık sahibi olma umudu giderek değerini kaybetmekte ve çoğunluğun en yaygın uğraşı siyasete katılmak olmaktadır. Bu yüzden toplum gereğinden fazla siyasallaşmakta; üretkenlik, yaratıcılık ve girişimcilik hızla zayıflamaktadır.

Siyasetçi neden yalan söyler?

Kişioğlunun yaratılışında yalan söyleme kabiliyeti vardır. Çıkar, korku, eğlenme, keyif, ideolojik ve dinsel tutumlar (takiye), zayıf kişilik yapısı, yalancılık hastalığı (mitomani) vb. çok sayıda nedene bağlı olarak yalan söylenebilir. Buna karşılık, insan oğlunun, akıl, bilim ve ahlaka dayalı kültürel ortamlar ile dengeli yaşam şartlarının bulunduğu toplumsal bağlamlarda dürüst olma ve yalana direnme eğilimi ve imkânı da vardır. Kişioğlu, yalanın çok sık söylendiği ve sonuç alındığı, “amaçlara ulaşmak için her şeyin mübah” sayıldığı bir kültür içinde büyümüş ise “yalan” hayatın bir parçası hâline gelir. Kaynakların kıtlığı ve aşırı eşitsizlikler, otoriter tutumlar, despotik yönetimler, ideolojik ve etnik gerilimler, inanç ve ifade özgürlüğünün yokluğu, akıl ve bilim temelli bilgi sisteminin olmayışı gibi bir kültür çevresi, kişilerin yalana başvurmaları açısından ayartıcı ortamlardır.

Siyasetçilerin yalanla ilişkilerini belirleyen etkenler, nasıl bir sosyo-ekonomik düzen ve kültürel ortamlarda siyaset yaptıklarına, kendilerinin şahsiyetine ve destekçi seçmen kitlesinin özelliklerine göre değişmektedir. Medeni toplumlarda, ekonomik ve toplumsal sorunları çözecek ciddi kamu ve sivil kurumların varlığı ile yüksek yetenekli insan kaynağının üretkenlik, yaratıcılık ve girişimciliğinin toplumsal hayata yansıması nedeniyle siyasetçilerle seçmenleri arasında aşırı bir çıkar ilişkisi doğmamaktadır. Oysa, gelişmemiş ülkelerde, neredeyse hayatın her alanında yaşanan kıtlık, yoksulluk ve yoksunluklar ile çözülemeyen çok ağır sorunların varlığı siyasetçiler üzerindeki toplumsal beklentiyi de aşırı bir biçimde arttırmaktadır. Bu kadar ağır toplumsal sorunlar ve yoğun istekler karşısında çoğunlukla sorun çözme kapasitesi düşük siyasetçilerin, siyasette kalmayı sürdürebilmek uğruna çok kolay bir biçimde yalana sarılması sıkça rastlanan davranışlardandır.

Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz!

Siyasetçilerin, siyaseti tanımlarken sıklıkla söyledikleri bir söylem vardır: “Siyaset, topluma bir hizmet aracıdır.” Gerçekte, siyaset, siyasetçilerin topluma yaptığı bir hizmet midir? Yoksa, bu güzelleme perdesi altında toplumsal kaynakların fiilen yağmalanması mıdır?  Bunun cevabını vermek için öncelikle siyaset süreci sonucunda, toplumun hangi aşamaya geldiğine, bizzat siyaset yapanların hayatında ne gibi değişimler olduğuna bakmak gerekir. Eğer, ülkede yürütülen siyaset anlayış ve uygulamasının sonrasında, ekonomi büyümüş, sosyal adalet sağlanmış, orta sınıf oluşmuş ve toplumsal bütünleşme gerçekleşmiş ise o zaman siyasetçilerin izlediği politikalardan dolayı toplum hizmet görmüş demektir. Ancak, ülkedeki siyaset sürecinin sonrasında, özellikle devlet yönetimini temsil eden siyasetçiler ve yandaşları büyük bir servet elde etmişler, ayrıca yurt dışına yüklü miktarlarda servet kaçırılmış; buna karşılık ülkede işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ve hastalıklar çok ise burada analiz edilmesi gereken konuların başında “siyaset ve yalan” ilişkisi gelmelidir. Siyasetçi yalanları, tam da bu noktada başlamaktadır. Ayrıca, uluslararası ilişkiler ile ülkenin mevcut imkân ve şartlarına hiç de uymayan aşırı ve gerçekçi olmayan vaatler, bir dönem sonra siyasetçilerin yalancı durumuna düşmelerine neden olmaktadır. Bu bağlamda, siyasetçilerin algılatmaya ve göstermeye çalıştığı ülke resmi ile halkın gördüğü ve bizzat yaşadığı ülke fotoğrafı arasında büyük bir farklılık varsa, burada çok büyük bir yalan kültürü de oluşmuş demektir.

Siyasetçilerin yaygın yalan söyleme davranışlarını besleyen en etkili etkenlerden biri de seçmen kitlesinin kendi görüşlerine yakın olanlara her durumda “inanmak” istemeleridir. Ralph Keyes, Hakikat Sonrası Çağ adlı çalışmasında zihinsel süreçler üzerinde yapılan araştırma ve gözlemlerin, “inanma” davranışının, “reddetme” davranışına göre çok daha az emek ve çaba gerektirdiğini aktarmaktadır. “Bize, kimse yalan söylemesin diye sürekli tetikte olmak, duygusal, ruhsal ve bedensel açıdan tüketicidir” (Keyes:2017: 276). Bu durumda, akıl ve bilimin rehberliğinde eleştirel düşünce aşamasına gelememiş kişiler, bir biçimde sevdikleri ve inandıkları siyasetçilerin yalanlarına da kolayca inanmaktalar.

Yalancının mumu yatsıya kadar mı yanar?

Yalanın, yalan olduğu bilindiği zaman, yalana inanılmaz. Yalancının yalanına birkaç defa inanan insanlar, yalancının yalan söylediğini anladığı vakitten sonra artık onun yalanlarına inanmaz. Yalancının yalanına, hiç kimse inanmasa, yalancı bundan sonra zorunlu olarak yalan söylemekten vazgeçer. Ancak, söylenecek yalana inanan olduğu sürece yalancı da yalan söylemeyi sürdürecektir. Sürekli yalan söyleniyorsa, bu yalanların sorumluluk ve vebali, sadece yalan söyleyen kişiye değil, bir hastalık gibi söylenen yalanlara, bir hastalık gibi inanan kişilere de ait olmalıdır. Varsayım olarak, hiçbir yalancı söyleyeceği yalana inanacak hiç kimse yoksa kolay kolay yalan söylemeye kalkışmaz. Çünkü yalan, gelmiş geçmiş ve hâlen geçerli olan bütün hukuk ve ahlak ile inanç sistemlerinin öğretilerinde suç, ayıp ve günah kapsamında olan utanç verici bir eylemdir.

Çözüm, kaynakların nispeten eşit paylaşıldığı, orta sınıflaşmanın sağlandığı, yüz yüze eleştiri ve tartışma ortamının olduğu, hukuk ve ahlak kurallarına uyulduğu, akılcı ve bilimsel bilgi sistemlerinin önemsendiği, yetkin insan kaynaklarınca toplumun sorun çözme kapasitesinin geliştirildiği ve siyasetin öneminin azaltıldığı bir toplumsal düzen kurmaktan geçmektedir.

 

Keyes, Ralph (2017); Hakikat Sonrası Çağ, Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma, Çev. Deniz Özçetin, Tudem Yayın Grubu, İzmir

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar