Yükleniyor...
Her siyasi görüş kendisini, belirli duygu ve düşüncelerin birleşiminden meydana gelen mesajlarla tanıtır. Siyasi mesajların içeriğindeki duygusallık ve düşünce boyutlarının oranı, siyasetçi ve seçmen kitlesinin eğitim ve kültür düzeylerine göre şekillenir. Siyasete aktif olarak katılan grupların mesaj içeriklerinin analizi yapıldığında, çok ciddi bir bilgi ve düşünce eksikliği dikkat çekiyor. Siyasi mesajlardaki bilgi ve düşünce eksikliği, ağırlıklı bir tarzda duygusallık ile dolduruluyor.
Uygar toplumların siyasetçi ve seçmenlerinin, çoğunlukla bilgi ve düşünce ağırlıklı bir iletişim kültürüne sahip oldukları anlaşılıyor. Otoriter toplumlardaki siyaset kültüründe, çoğunlukla aşırı duygusallık ve hamaset vurgusu dikkat çekmektedir. Siyasetçilerin, kendi görüş ve düşüncelerinin çekiciliği ile seçmenlere ulaşmak yerine, onları karşıtlarıyla korkutmak suretiyle geniş bir kitleyi arkalarından sürükleme kolaycılığına yöneldikleri gözlenmektedir.
Siyasette sergilenen öfke ve nefret gibi biyolojik temelli duyguların, akıl ve gönül kaynaklı sevgi, saygı, nezaket, empati, merhamet gibi zihinsel duygulara pek fırsat vermediği görülmektedir. Sürekli olarak kişilerin tetikte olmaları ve hiç gerekmediği hâlde kendilerini savunmak zorunda kalmaları, insanların büyük ölçüde üretkenlik ve yaratıcılıklarını köreltmektedir. Çünkü, kişilerin anlamsız ve gereksiz yere bedensel ve duygusal enerjilerini boşa harcamaları, onların zihinsel etkinliklere ve düşünme bilincine ulaşmalarına da ket vurmaktadır. İnsanların, düşünme yetilerini kullanmalarının ketlenmesi, onların sosyal öğrenmeleriyle gerçekleşen sevgi, saygı ve merhamet gibi duygusal zekalarının da zaman içinde öğrenilmesine engel olmaktadır. Ayrıca, aşırı kutuplaşmış ve içlerinde yüksek bir gerilim birikmiş olan kişi ve gruplar, sadece bedensel duygularıyla hareket edince, her türlü kışkırtma ve provokasyona da açık olmaktadırlar.
Aslında, iktidardaki ve muhalefetteki siyasetçiler, Roma’nın gladyatörlerine benzemiyorlar mı? Fanatik seçmenler de onları seyreden ve onların birbirini kırmasından keyif ve haz alarak, onlar kazanınca kendileri kazanmış gibi keyiflenen seyircilere benzemiyorlar mı? İktidar, muhaliflerine ağza alınmayacak sözler söylüyor, muhalefet de iktidara ‘aynısıyla’ iade ediyor! Siyasetçiler, birbirlerini şiddetle örseleyerek çılgın tepkiler veren halktan oy toplamaya çalışıyorlar. Bir kısım siyasetçi, bir kısım seçmenini; bir kısım seçmen de, siyasetçiyi ayartıyor.
Siyasi iletişimlerde egemen olan duygusallık, çoğunlukla biyolojik kökenli temel duygulardan korku duygusu ile içi boş hamaset söylemlerinden beslenmektedir. Ülkemizdeki siyasi iletişimde, eğer kendileri seçilmezler de rakipleri seçilirse neler olacağına ilişkin bir korku psikolojisi pompalanmaktadır. Siyasi partilerin, çoğunlukla rakipleriyle korkutarak oy devşirmeleri sonucunda, toplumsal kutuplaşma ve karşılıklı güven kaybı kaçınılmaz olmaktadır. Ancak, vıcık vıcık duygusallık ve hamasetle dolu siyaset dili, hiçbir sorunu çözmediği gibi kişi ve grupların birbirlerinden derin bir nefret duymalarına yol açmaktadır.
Korku uyandırma esaslı siyasal iletişimlerde, seçmen kitlesinin bir süre sonra mevcut korku dozuna karşı psikolojik bir bağışıklık ve alışkanlık geliştirdikleri görülmüştür. Bu durumda, özellikle iktidar mensubu siyasetçiler, seçmenler üzerinde daha somut ve görünür korku ortamlarından yararlanma yönüne gidebiliyorlar. Otoriter kültür yapısının yüzyıllar boyunca sürdüğü ve kişilerin çoğunlukla çocukluklarında güçlü bir baba güvencesi altında yetiştiği toplumlarda, karşılaşılan sorun ve zorlukların aşılmasında mevcut resmi otorite etrafında toplanma alışkanlığı vardır. Kişisel olarak kendine güvenleri az olan; beslenme, barınma, eğitim, sağlık vb. sorunlarını çözmede yetersiz kalan yoksul ve yoksun çevreler, en küçük kargaşa ve karışıklıkta, her şeye rağmen otoriter kişi ve hiyerarşik yapılara sığınma ihtiyacı hissederler. Bu yüzden olmalıdır ki, yolsuzluğun, yoksulluğun, yoksunluğun ve yasakların çok yüksek düzeylerde yaşandığı ülkelerde iç çatışmalar ve gerilimler hiç eksik olmaz. İç ve dış sorunların, ilk elden güvenlik mekanizmalarıyla çözülmeye çalışılacağı iması, sorunları çözmez ama kitleleri kerhen de olsa resmi otorite etrafında birleşmeye zorlar.
Gelenekçi toplumlarda, halkın gerek yoksul gerek varlıklı kesiminde, sonuçları hakkında isabetli öngörülerin yapılamadığı belirsizlik durumlarında büyük bir kaygı duyulur. Yeni durum ve değişimlerden ileri gelen belirsizlikler, hukukun üstünlüğüne dayanan gelişmiş toplumlarda, çoğunlukla birtakım yeni yaratıcılık ve girişimlere yol açar. Oysa, gelenekçi ve yoksul toplumlarda, yeterince bilgi toplumu olunamadığı için mantıklı açıklaması yapılamayan her şeyi, doğaüstü ve metafizik güçlere bağlama eğilimi çok yüksek olmaktadır (Hagen, 1963). Bilimsel zihniyetin gelişmediği gelenekçi ve muhafazakâr toplumlarda, bilgi ve düşünce yetersizliği nedeniyle çoğunlukla kaygı düzeyi de yüksek olmaktadır. Buna karşılık, yüksek kültüre sahip toplumlarda, bilgi ve düşünce birikimi yükseldikçe belirsizlikler karşısında kaygı ve korkular azalmaktadır. Bilgi ve düşünce temelli siyasi iletişimin varlığı, zihinsel gelişmenin ve duygusal zekânın en önemli göstergesi sayılan karşılıklı saygı gibi duyguların siyaset diline yansımasına fırsat vermektedir.
Psikolojik savaş tekniklerinden birisi olarak bilinen ‘korku salma’ ve ‘korkutma’, hemen bütün ideolojik duruş ve otoriter yönetim sistemlerinin en fazla kullandıkları etkili iletişim biçimidir. Bu tekniğin sık kullanılma nedeni, ‘korku’ ve ‘korkutma’ içerikli sözlü ve eylemli etkinliklerin, özellikle eğitim düzeyi düşük kişilerden oluşan yoksul çevreler üzerinde çoğunlukla etkili olmasıdır. Bu anlamda, otoriter yönetim sistemlerinin, muhaliflerini ve denetleyemedikleri toplum kesimleri üzerinde, aşırı korku ve panik yaratıcı operasyonlar yürütmeleri olgusuna çok sık rastlanmaktadır. ‘Korku’, normal şartlarda doğal bir duygu olmasına karşılık, otoriter ve despotik yönetimlerce, bir psikolojik savaş tekniği olarak çeşitli iç ve dış karışıklıklar yaratmak suretiyle kitleleri yönlendirme aracı olarak kullanılmaktadır.
Korku kaynaklı psikolojik savaş tekniklerine karşı en etkili korunma kalkanı, hakkında korku yaratılmaya çalışılan konularda açık ve seçik bilgiye ulaşmaktır. Akılcı düşünceye ve bilimsel bilgiye, sanat ve edebiyata, felsefe ve ahlaki değerlere bağlı bir öğrenme tarzıyla kazanılacak güçlü bir özgüven, her türlü korku ve kaygının olumsuz psikolojisini dağıtacaktır. Çözüm, davranışları korku psikolojisi ile denetim altında tutulan halkın bilinç düzeyinin yükseltilmesi, sabırla ve ısrarla aydınlatılmasıdır. Bu da bilim, düşünce ve sanat insanlarının, siyasete bulaşmadan ve cesaretle, halkın anlayacağı tarzda çok etkili bilgi, düşünce ve sanat çalışmaları yapmalarıyla gerçekleşebilir. Ancak, bu etkinliklerin, siyasetin etkisi altına girmeden, alkışın büyüsüne kapılmadan ve bilgisizlerin kınamasına aldırış etmeden yürütülmesi gerekir.
Sonuç olarak, bu düğümü, düşünce, bilim, sanat ve kültür insanları ile bilinçli halk kesimi çözecektir. Siyasette, öfke ve korku gibi duyguların egemen olması, toplumda kin ve nefreti çoğaltıyor. Buna karşılık, akılcı ve bilimsel düşünce yöntemiyle öğrenilen nezaket, saygılı olmak, başkalarının acılarını anlayabilmek vb. duygular, siyasi görüşün inceliğini ve anlamını güçlendirir. Toplumsal rekabetin kalitesini yükseltir, siyasetin çözüm odaklı ve sorun çözme kapasitesinin gelişmesine katkıda bulunur.
Hagen, E. E. (1963). How Economic Growth Begins: A Theory of Social Change. University of Illinois at Urbana-Champaign’s Academy for Entrepreneurial Leadership Historical Research Reference in Entrepreneurship. https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=1505877, (Erişim Tarihi: 29.11.2022)