01.08.2021

Topraktan kente tarımsal burjuvazi: Kavramlar

Tarım sektörünün birçok problemi karşısında “tampon mekanizma” olarak ve sadece ekonomik açıdan değil, “sosyal-eğitsel ve psikolojik” açıdan da ele alınacak bir tartışmaya ihtiyaç var. “Tarımsal Burjuvazi” kavramı bu tartışmaya temel olabilir.


Tarımsal Burjuvazi

Daha önce klasik liberal bir bakış ile ülkemizin tarımsal burjuvazi noktasındaki durumunu köşe yazısı olarak yazmıştım.

Sektörün her yerinden çatır çatır kırılması, kırılganlık risklerinin sürekli büyüyerek sürmesi, riskleri tolere edecek mekanizmalara sahip olmaması, risk tür ve çeşitlerinin artması, anileşmesi, kestirilmelerinin zorlaşması, direnç ve direniş noktalarının gittikçe zayıflaması karşısında “tampon mekanizma” olarak gördüğüm ve aslında sadece ekonomik açıdan almayıp, ironik bir karakterde de olsa, “sosyal-eğitsel-psikolojik kolonlar olarak ele aldığım, “tarımsal burjuvazi” olgusunu tartışmaya açmak istemiştim.

Kent dışında burjuvazi var mı?

Elbette biliyorum ki; “burjuva-burjuvazi” salt kavramsal olarak, çoğunlukla ekonomik bir kavram, biraz da kent sosyolojisi kavramı olarak görülüyor. Her ne kadar köylü-işçi ve çalışan sınıfların dışındaki kent soylular olarak kavramlaştırılsa da, bu sınıfsal konuma getiren birikimlerin, sadece kentli-aristokratik birikimler olmadığını; topraktan gelen bir gücünün de olduğunu görmezden gelemeyiz.

Bu sebeple ben, “tarımsal burjuvazi” kavramına klasik anlamındaki sığlıkta bakmıyorum. Ya da kendimi bu sığ anlama sıkıştırmak istemiyorum. Sadece ekonomik veya kentsel bir birikim olarak da bakmıyorum. Daha geniş, daha kapsayıcı olarak bakıyorum. Topraktan gelen-getirilen bir gücün yani tarım üretim gücünün, bu sınıfsal kavramda belirleyici olduğunu düşünüyorum. O halde, tarımsal burjuva veya sınıf olarak burjuvaziyi, tarım üretiminin sermaye ve kültürel birikiminden gelen bir toplumsal sınıf veya grup olarak nitelemekte sakınca görmüyorum. Yine de burjuva veya burjuvazi kavramının bilinen hâliyle tartışmasını başka bir mecraya bırakmak belki şimdilik daha doğru olacaktır. Bu durum karşısında “tarımsal burjuvazi” kavramlaştırmasını kullanmak istiyorum. Kavramın iki ayrı kelime olarak değil de tek bir anlam yaratan kelime olarak değerlendirilmesini uygun buluyorum.

Bizim açımızdan ise ülkemizin tarım yapısı içinde hep olagelen ekonomikliğin yanına, üst siyasi organizasyon-toprak-sosyal-eğitsel-psikolojik unsurları da ekleyerek yeni bir kavramlaştırma olarak bakıyorum: Naçizane!..

Üst siyasi organizasyon olarak ise devletin, yakın İmparatorluk tarihini ve ulus devlet sürecini, yani Cumhuriyet dönemini alıyorum.

Yine de siz belki başka bir şekilde anlatabilirsiniz hatta daha farklı bir kavram da getirebilirsiniz. Hatta bu çeşniye teoloji’yi de ekleyebilirsiniz. Çünkü son durumda görünen o ki teoloji, çok yakın bir gelecekte çok tartışacağımız bir olgu gibi duruyor.

Ama ben kapsayıcı olması için ve bugün çok ihtiyaç duyulan tampon aracıları veya mekanizmaları bir bütün olarak anlatmak için “tarımsal burjuvazi” demeyi uygun buldum.

“Tarımsal burjuvazi” ve kurumları

Kısaca, “tarımsal burjuvazi” kavramını: Topraktan, üretimden, yetiştirmekten, ıslah ve terbiye etmekten ve bütün bu süreçlerin öğretisine sahip olmaktan aldığı gücü, sosyal-eğitsel-psikolojik- teolojik öğretilerle besleyip, bu getirdiklerini sermaye olarak kullanıp, finansal bir ağırlık merkezi oluşturan ve bunu toplumsal caydırma-yapma-etme gücü olarak kullanan “kurumsal bir yapı” olarak görüyorum.

Böyle tanımlıyorum.

Bu “yapı’yı” oluşturan çiftçileri, işletmecileri, yetiştiricileri, tarım sanayicilerini ve tüccarlarını, tarımın profesyonellerini ve yapıdaki diğer bütün unsurları kavramın “kurumları” olarak görüyorum.

Herkesin “kendini gerçekleştirme” hakkı vardır

Peki, buna neden ihtiyaç var?

Tarım faaliyetlerinin sürdürülebilirliği eğer insan işlevine bağımlı ise o insana, “kendini gerçekleştirme” fırsatının olduğunu yani insanın gelişme ve refah hakkı olduğunu kabul ettirmek zorundayız. Yani ona bu güveni, bu hedeflemeyi sağlamak zorundayız. Aksi takdirde zor koşulları ilk fırsatta yırtıp atacak; daha fazla riski göze alıp, üretimi-kırsalı terk edecektir.

Yani göç kaçınılmaz olacaktır.

Olan da budur zaten.

Ve göç kalıcıdır.

Eski koşullarla tersine döndürülemezdir.

Bu sebeple göçü durduracağız söylemini çok fazla irrasyonel buluyorum ve inandırıcı bulmuyorum.  Ve hatta göçün ters yüz edilemezliğini bu şekilde kabul ettiğimizde, tarım faaliyetlerinin sürdürülebilirliğinin daha en başında risk altında olduğunu görmek zorundayız. Bu durumda eğer üretimi ve çiftçiyi sürekli kılmak gibi bir hedeflememiz olacaksa, buradaki ana iki faktör olan toprak ve çiftçi faktörünü, göç ve diğer unsurlardan bağımsız olarak sürdürülebilir kılmak mecburiyetindeyiz. Bu politika için görünen bütün avantaj veya dezavantajları iyi analiz etmek zorundayız. Analiz ederken de konuya sadece tarım-üretim boyutundan bakmak gibi bir hata içerisinde olmamamız gerekir. Çünkü sonuçta üreticiye vereceğimiz hedef, onun bireysel olarak “kendini gerçekleştirmesi”, aile-grup olarak refah düzeyinin yüksek olması, kurumsal olarak ise kalıcı ve rekabetçi olmasıdır.

Köylü ve çiftçi aynı mı?

Oysa biz daha 15 yıl önce köylü denince çiftçi; çiftçi denince köylü olarak anlıyorduk. Ve ne yazık ki, bu kavramları toplumsal tabakalaşmada alt sınıflar olarak görüyorduk. Bugün ise farklı farklı kavramlar olduğunu söylüyoruz, anlıyoruz. Anlamakla kalmıyoruz, toplumsal tabakalaşmadaki yerlerinin de “yerli yerinc/d/e olmadığını” düşünüyoruz.

Çok basit bir anlatımla çiftçiyi; kırsalda yaşayan kendisi ve pazar için üretim yapan, doğal tarım üretim araçlarını geçim/gelir/kazanç amacıyla işleyen, biçimlendiren, dönüştüren kişi ve işletme olarak alırsak; köylü için bunlardan sadece kırsal alanı kullanan ve sürekli ya da zaman zaman kırsalda yaşayan, sadece kendisi için üretim yapan kişi veya kurumları kastetmiş oluruz.

 

Yazar

Ergin Kahveci

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.