08.08.2022

Türkiye dünyanın neresinde?

Siyaset Türkiye’de neredeyse her şeyin belirleyicisi veya en azından bileşenlerinden ve etkileyicilerinden. Ancak gündelik siyasi  tartışmalar Türk milleti olarak enerjimizi alıp götürüyor ve gündelik siyasi tartışmalarda boğuluyoruz.


Reading Üniversitesinde master programı öncesindeki oryantasyon döneminde, derslerin birinde bir Japon tahtaya geniş, çok güzel ve özel bir kağıda basılmış yıldır yıldır bir dünya haritası astı. Dershanede bir uğultu koptu. Ben dahil herkesten ‘Bu ne ya!’ şaşkınlığına benzer bakışmalar ve fısıltılar yayıldı. Japon durumu anlamış olacak ki dönüp dershanedekilere tebessüm etti.

Söze Gördüğünüz gibi ülkem Japonya dünyanın merkezinde’ diye başladı.

Bildiğimiz Dünya haritasında; ortadaki Atlas Okyanusunun sağında Avrupa, Afrika ve Asya solunda ise Kuzey ve Güney Amerika olurdu. Japonya haritada Asya’nın en sağına düşerdi.

Avrupa, Afrika ve Asya kıtalarının ortasında da kolayca Türkiye’yi görürdüm… Sınıftaki herkes Avrupa’nın çizdiği dünya haritalarına aşinaydı. İlk bakışta kendi ülkesinin yerini bu haritalarda hemen fark ederdi. Ama bu harita bir tuhaftı.

Bu haritada ortadaki Büyük Okyanusun sağında Amerikalar solunda ise Asya, Avrupa  ve Afrika vardı. Japonya ise bu Dünya haritasının tam ortasındaydı. O yıllar şimdiki canlı haritaların ve Google Earth’ın olmadığı zamanlardı.

Japonya dünyanın neresinde?

Evet, Japon’un gözünde ve gönlünde, Japonya Dünya’nın tam ortasındaydı!… Japonya’nın coğrafik olarak Dünya’nın ortasında olmasından öte bir anlayışın ifadesi olarak haritaları da buna göre düzenlenmişti.

Dünya haritasını önümüze serip, bu görüşle gözden geçirdiğimizde kıtaların, bölgelerin, ülkelerin ve hatta yersel isimlerin çoğunun da yine Batı tarafından ve yine çoğu gerekçesiz olarak önerildiği gibi kullanıldığını görürüz. Bu durum Batı tarafından bile kabul edilmiş ama yeni bir düzenleme yapacak bir medeniyet kavramı henüz ortaya çıkmadığından kullanıyoruz.

Türkiye’de kullandığımız haritalar ‘Batı’ tarafından çizilen, basılan, alışılmış haritalardır. Batı tarafından basılan ve tüm Dünyada kullanılan ‘Dünya’ haritalarının merkezinde, ortasında ‘Avrupa’ vardır.

Ne var ki, Batı tarafından hiç arzu edilmese ve asla böyle niyetleri olmasa da Türkiye de kendi haritalarının merkezine, üç eski kıtanın tam ortasına ve kesişme alanına düşmektedir. Durum bir fiziksel, cografik ayrıca bir tarihi ve kültürel gerçekliktir de…

Bu gerçekliklerden hareketle durum ‘bir çağdaşlık / medeniyet gerçekliğine de dönüşebilir mi(?)’ sorusu gelip yerleşti zihnime…

Yıllar sonra eski Başbakanlık Tanıtım Ofisinin bir tanıtım sunumunda ana temanın ‘Türkiye Dünya merkezlerine 3-5 saatlik uzaklıktadır’ sloganını duyunca aklıma dershanedeki durum ve çağrışımları gelmişti.

Türkiye dünyanın neresinde?

Düşündüren, Japonya’nın Dünya haritasındaki yeri değildi. Japon’un kafasındaki yeriydi. Türkiye’nin ve Türk Milletinin benim kafamdaki yeri de, başka ülkelere ve milletlere husumet ve aşağılama beslemeksizin, zaten buydu. Çıkarımlarımı, bulunduğum ülkelerde  zorlanmadan çalışma hayatımın akışı içinde, olağan bir rutini olarak yaşadım.

Sanal gerçeğe dönüşebilir… İdealin gerçeğe dönüşmesinin koşulları da belli… Önümüzde ne zorluklar ve fırsatlar olabileceğine ilişkin önbilgilerimiz, tecrübelerimiz, düşüncelerimiz ve sezgilerimiz var; bazı şeyleri daha iyi ayırt edebiliyoruz… Millet hafızası ve irfanı böyle bir şey…

Günümüzde Dünyayı ‘Batı’nın kavramları, ölçüleri, değerleriyle okuyoruz, anlıyoruz, düşünüyoruz. Bilimde, sanatta, siyasette, kültür ve medeniyette, ekonomide; kısaca hayatın her yönündeki kavram ve terimlerin çoğu Batı tarafından geliştirilmiş. Gerçi Batının geliştirdiği kavramların arkasında doğu vardır, Orta Doğu vardır; Akdeniz’in batı ve kuzey batısı vardır ama süzülerek medeniyet tarihine girmiş olanlarının son kafası, son ustası Batıdır. Bu ifadeler bir Batı hayranlığı olarak okunup anlaşılmasın; asla böyle bir düşüncemiz ve yargımız olmaz çünkü medeniyet durağan bir süreç değildir; kendinden öncekilere ekleme ve birikimle yeniden doğuştur. Nitekim uzunca bir süredir düşünürler  ‘Batının çöküşü’ üzerinde düşünmektedirler.

Ayrıca, büyük güce saygı duymak da aklın, ahlâkın, erdemin icabıdır. Türk milliyetçisi oluşumuz, kuru, gerekçesiz, abartılı hamaset değildir. İnişler, çıkışlar içinde ama hep büyük güç olarak varlığını sürdürmüş bir millete elbette saygı duyacağız.

Böyle bir Dünyada Türkiye nerede, nerede olmalı veya olabilir? Coğrafi olarak nerede olduğumuz belli ama bunun bilim, ekonomi, siyaset… tarafından da tescillenmiş bir medeniyet / uygarlık düzeyinde kavramlarla ifadesi Türk’ün ve Türkiye’nin Dünyadaki yerini belirleyecektir. Bu ifadeyi kullanırken Türk’ün ezeli ve ebedi olduğunu varsaydığımı da fark ettim.

Çetin şartlardaki canlıların ya yok olduklarını ya da o şartlara uyum sağlayarak varlıklarını sürdürdüklerini biliyoruz. Başka bir ifadeyle, çetin şartlar sıra dışı çözümleri de beraberinde getirir.

Küçük birer ada ülkeleri olan İngiltere ve Japonya tarihini zihninizden geçiriniz. Hatta Amerika Birleşik Devletlerinin kısa tarihini gözden geçiriniz. 500 yüz yıldan beri haydutların, katillerin, sürgünlerin, maceracıların, açların, dışlanmışların, aç gözlülerin doluştukları bir kaos coğrafyasından bir Dünya gücü çıktı. İsrail’i düşününüz… Dünya haritasında alışkın olmayan gözlerin kolayca fark edemeyeceği küçüklükte, belirsiz bir coğrafyada sadece Orta Doğu’yu değil tüm Dünyayı dizayn etme iddiasında yoğunlaşmış kitle…

Gündelik siyasette boğulmamak

İnsan kaynağımızın bir kısmının gündelik siyasetten ziyade geleceğimizle ilgili uzun vadeli siyaset üzerinde yoğunlaşması, gündelik siyasi tartışmaların anaforunda boğulmaması hem kendilerinin hem ana akım siyasi partilerin hem devletin ve kurumlarının hem de her bilinçli ve sorumlu yurttaşın göz ardı edemeyeceği hususlardır. Kuşkusuz güncel konularda da görüş ifade etmek ve sorunun çözümüne katkıda bulunmak, hatta siyasete perspektif kazandırmak da değerlidir.

Siyaset Türkiye’de neredeyse her şeyin belirleyicisi veya en azından bileşenlerinden ve etkileyicilerinden. Ancak gündelik siyasi  tartışmalar Türk milleti olarak enerjimizi alıp götürüyor ve gündelik siyasi tartışmalarda boğuluyoruz. Elbette siyaset de konuşulacak ve daha iyisini, güzelini, doğrusunu arayışlarımız devam edecek ancak Türk milletinin aydınları, bilim insanları, üst yöneticileri, düşünürleri, sanatçıları, sorumlu siyasetçileri, devlet adamları, kurumsallaşmış iş dünyası… kısaca dinamik belirleyicileri bu tartışmalarda boğulmadan ilkelerle ve bir üst ülküyle geleceğimize uzanan yolları açma sorumluluğunu da unutmamalıdırlar.

Soçi’de düzenlenen Valday Uluslararası Tartışma Kulübü 18. Toplantısına katılan Putin, “Karşı karşıya olduğumuz kriz, kavramsal bir kriz, hatta medeniyet krizi. Fiiliyatta bu, insanın yeryüzündeki varlığını tanımlayan yaklaşım ve ilkelerin krizi. Bu durumda hangi yöne ilerleyeceğiz, nelerden vazgeçeceğiz, neleri gözden geçireceğiz veya düzelteceğiz? Asıl değerler için savaş gerektiğinden, onları tüm gücümüzle takip etmemiz gerektiğinden eminim” demiş. Bu değerlendirme tam da ifade etmeye çalıştığımız Batı medeniyetinin ve sistemlerinin tıkanması ve insan ortak aklının arayışlar içinde olduğunun da ifadesidir.

Uzun yıllara sari bu değişim ve dönüşüm süreci Türkiye için de bir toparlanma ve Dünyanın geleceğinde daha etkin yer alma fırsatıdır. ‘Genç Türkiye Cumhuriyeti’ derken, bilinçaltımızda, bir önceki devletimiz 6 asır ömürlü Osmanlı ile de kıyaslama yapmış olmuyor muyuz? Ayrıca yüzüncü yılında olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti yaşında olan devletlerin sayısının ancak birkaç düzine olduğunu da unutuyoruz.

Konuyla dolaylı olarak bağlantılı birkaç hususu da belirtmenin sırası.

Toplumsal kaynak potansiyelimizi ve enerjimizi dini konularda ve dinin toplum ve devlet hayatına yansıtılması ve siyasal olarak sistemleştirilmesi düşüncelerinden kurtarmamız impuls ve motivasyon olacaktır. Türkiye bu konuyu iki yüzyıldır konuşuyor. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş ilkeleri bu konuyu optimum bir dengeye oturtmuştur.

Türkiye, ekonominin başlıca girdilerinden olan fosil yakıtlar bakımından fakirdir. Çağımızda iklim değişikliğinin en azından durdurulması bakımından fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelme de yeni bir paradigma olarak Türkiye’ye bir fırsat olabilir. Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiindeki mütevazı başarıları kendine güveni de tetikleyen bir dürtü olmuştur. Uzun yıllardır Batının Türkiye’yi tökezletme çabaları da, Türkiye’ye bedeli ağır olsa da, başarılı olamamıştır. Milletin birliği ve dirliği, ülkenin bölünmez bütünlüğü ve devletin üniter yapısıyla demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkeleri içinde ayak bağı olan dışarıyla bağlantılı ayrılıkçı hareketleri de bertaraf etmiş Türkiye’nin bu yolda hızla ilerleyeceğini düşünüyorum.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. 

Yazar

Mustafa İmir

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.