27.11.2021

Yeni Dünya mı? Türkiye nerede?..

Dünya ülkelerindeki ekonomik, siyasal, sosyal yapılar COVID-19 gibi tecrübeler sonrası kurulmadı, COVID-19’la da hemen değişmez. Bir sistem geliştirmek ve ortalığı kaosa çevirmeden onu uygulamak o kadar kolay değildir.


Başlığa bakarak ‘Yeni Dünya Düzeni’ üzerine heyecanlı bir dalgalandırma çabasında olduğum; ‘stratejik öngörülerde’ bulunacağım ya da komplo teorilerinden bir demet sıralayacağım sanılmasın. Yaşadığımız, gözlemlediğimiz, okuduğumuz ve hissettiğimiz dünyanın gidişatına dair bir yazarak düşünme çabasıdır.

Hiçbir şey yerinde durmuyor! Her şey değişim, dönüşüm, başkalaşım ve evrileşim içinde. Biz de… İnsan ve onun düşüncesinin ürünü olan değerler sistemine ve yapılarına COVID-19’un etkilerinin neler olabileceğini düşünmek gerçekten ilginç.

Salgın sonrası yeni (!) Dünya düzeni

2006-2008 Dünya Gıda Krizi ve 2008-2010 Dünya Finans Krizi sürecinde ve sonrasında benzeri gelecek kurguları çok konuşuldu, yazıldı. Yeni dünya düzeni epeyce bir zamandır akademisyenler, siyasetçiler, sermaye ve teknoloji devlerince ve komplo teorisyenlerince ele alınmakta. COVID-19 salgını bu konuyu tekrar canlandırdı. Ülkeler gelecek projeksiyonlarında benzeri durumlara karşı köklü öngörülerle ciddi tedbirler elbette alacaklar ama asıl değişiklikler küresel sistemlerde olacak. Ancak değişimler bazılarının öne sürdüğü gibi insanlık tarihini değiştirecek boyutta, devrim niteliğinde olmayacak. Bilime farkındalık artacak ama sonra safsatacılar ve felaket tellalları komplo teorilerine teşne insanları etkilemenin yeni yollarını bulacaklar.

Küresel boyutta ani ve beklenmedik, COVID-19 salgını gibi bir pandemi dahil, sorunlara karşı öncelikle devletler temel gereksinimlerini karşılayacak sistemleri gözden geçireceklerdir.

Yeni sorunlar yeni çözümleri ortaya çıkarır

Gıda ve beslenme, su, iç güvenlik, mal tedarik ve dağıtım sistemleri, hassas grupların desteklenmesi, savunma sistemleri ve ekonomilerin akışkan ve sürdürülebilirliği gibi. Ülkedeki duyarlı grupların ihtiyaçlarının karşılanması ve sosyal patlama ve kaosa yol açmayacak tebdirler de öncelikler arasında olacaktır. Salgın hastalık, devletin muktedir, kapsayıcı ve düzenleyici rolünü tekrar hatırlattı. Devletler arasında dayanışma ve küresel sorunlara küresel çözümler gerektiğini bir daha gösterdi.

COVİD-19 salgını, Dünya tarihinde olmamış bir hızla virüse karşı bilinen ve yeni yöntemlerle (mRNA) aşı geliştirilerek kitlesel aşılamalar yapılmasına da yol açtı. Virüse karşı geliştirilen ilaçlar da yakında piyasaya çıkar. Devletler öncelikle kendi canlarını kurtarma derdine düştü. Ancak bir bahçedeki zararlı sineği, böceği öldürmekle tüm vadideki bahçeleri kurtarmanın mümkün olmadığı yeniden keşfedildi. Virüs sınır tanımıyor. Bir ülke tamamen aşılansa da, virüs döngüsünü başka ülkelerde sürdürdükçe yeni varyasyonlar ortaya çıkıp o ülkeye tekrar hazırlıklı olarak geliyor. Öyle ya, virüs de yaşam döngüsünü sürdürmenin yollarını arıyor ve buluyor da.

Bu arada komplo teorisyenleri de boş durmadılar ve akla, bilime ve ahlâka uymayan iddialarına müşteri buldular. Türkiye’de ‘kanaat önderi’, ‘aydın’ denilen birçok ismin de bunlar arasında olması doğrusu bizi de şaşırttı. Bu arada ‘aşı karşıtlığı’nın mahiyetini de çokça merak ettik. Dinî, ahlâki ve hayat anlayışlarından (‘benim bedenim, benim kararım’); cehalet ve ahmaklığa kadar geniş bir yelpazedeler. En şaştığım ise birçok ‘insan hekiminin’ aşı olmayı reddederek bu salgın hastalıktan ‘hayatlarını’ kaybetmeleriydi. Onların ‘hayatlarını’ kaybetmeleri belki sadece kendilerini ve yakınlarını ilgilendirir ama asıl daha başka ne kaybettikleri ve kaybettirdikleri beynimi yakan kısmı. Toplum sağlığı ile bireysel tercih özgürlüğünün kesişme alanı…

COVID-19 salgını sebebiyle, toplumun bazı kesimlerindeki mit, sır, giz, gizem, esrarengizlik merakının ve tutkusunun kokusunu alan, ortalığı karıştırma görevlileri (conspiracy operator) bu sıralarda sosyal medyada çokça yer aldılar.

Sanılıyor ki, on yıllar içinde gelişen, iyi-kötü oturan yapılar birkaç ayda, yılda  değişecek. Doğru, değiştiği de oldu: Devrimler gibi… Tek tek ve bölgesel büyük ve köklü siyasi değişimler oldu. Ama küresel olmadılar; oraya giden yol uzun ve zahmetli.

 

 

Komünizm düşüncesinin bile Ekim 1917’den önce yüzyıllık bir hazırlık süreci vardı ve yanlış yerde uygulanarak potansiyeline ulaşamadan insanlığın kötü bir tecrübesi olarak kaldı. Kapitalist sistemin kendini reforme ede ede geldiği yer hâlâ neo-liberal sistem ya da içine biraz sosyalistlik katılmış Kuzey Avrupa ve İskandinav örnekleri.

Bizde bazıları ‘demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti…’ni konuşuyor olsalar da Türk halkının ortak aklına, vicdanına işlemiş ve kurumlaşmış durumda. Bazılarının zıpçıktılıkları komplo teorisi yatkınlarının hezeyanlarına benzer olmaktan öte bir şey de değil.

Değişik bir dünyanın hesapları epeyce yıldır yapılıyor, uygulanıyor ve her birimiz zaten bu kurguların denekleriyiz. Bilimsel ve özellikle teknolojik gelişmeler ile teknolojilerin insanın gündelik hayatına uyarlanmaları kendi mecrasındaki gelişimini sürdürüyor. Bu uygulamalarla elde edilen büyük veriler (big data) küresel teknoloji devleri ile birkaç devletin de bir bakıma elini daha da güçlendirdi. ABD – Rusya – Çin arasındaki gerilimin sebepleri arasında dijital teknolojiyle ilgili olanlar en fazla söz konusu edilenler. Gidişatın salgın hastalıkla doğrudan ilgisi olmasa da insanların evlerine kapanması sosyal medyaya yönelmeyi teşvik edince de komplo teorilerine alan açılmış oldu.

Devlet gibi devasa kurumsal yapılar, bunlar arasındaki ilişkiler çok daha karmaşık. Karmaşık yapıların yönetişiminde kullanılabilecek yapay akıl teknolojisi emekleme aşamasında. Bunları devreye sokacak insanlık ortak akıl ürün kapasitesi şimdilik bu kadar.

Kimse salgın sonrası dünya değişecek diye elindeki aracını birkaç ayda elden çıkarmaz, telefonunu değiştirmez; trafik ışıkları, kuralları ve yolları da değişmez. Hepimiz biliriz ki deprem anında on binlerce kişinin meskun olduğu mahalde ancak birkaç kişi atlar balkondan. Hiçbir ülke ya da ülkeler grubu radikal keskin dönüşler yapamaz. Ya devrileceğini ya savrulacağını bilir.

Hiçbir teknoloji firması büyük maliyet ve zamanla geliştirip ürettiği ve stokladığı ürünler, maliyetini kurtarmadan yeni ürünü piyasaya sürmez. AR-GE ve yeni ürün üretimi yapacak, stoklarını eritecek noktaya gelmeden, rakip ürünlerin piyasaya girmeyi zorunlu kıldığı haller dışında, yeni ürününü pazara sunmaz. O zaman kim neyi, nasıl ve hemen değiştirecek: sermaye sahipleri mi, küreselleşmeciler mi, ulusalcılar mı, demokratlar mı, otokratlar mı, teknoloji devleri mi, bilinen birkaç aile mi ya da bunların kontrol edebilecekleri güçler mi? Evet…Paradigma değiştiren liderler var ama liderlerin arkasında veya karşısında sabahtan akşama fikir ve davranış değiştirecek kitleler, inanmışlar ve adanmışlar yok.

Ama ülkelerin politikalarında önemli değişiklikler olur, hatta iktidarlar değişir, siyasetin ve toplumsal  kurumlarının projeksiyonları değişir. Birkaç ülke kaosa sürüklenir, birçok ülke için yeni fırsatlar ve sıçrama ortamı doğar… Virüsün Çin’den yayılması sebebiyle ABD, Çin’le savaşa tutuşmaz. ABD’de Başkan Biden’ın salgını bitirme iddiası kendine olan güveni sarssa da, bu gelip geçici. Biden’ı asıl tökezletecek olan müttefiklerinde açtığı derin şüphe ve güvenilmezlik. Afganistan ve AUKUS anlaşması gibi. DAEŞ aldatmacasıyla PYD ve YPG’ye olan iştahlı ve ısrarlı desteğinin de bu minvalde nihayetini de görürüz.

 

‘Dünya beşten büyüktür!’

Ne Cumhurbaşkanının ‘Dünya beşten büyüktür’ söylemindeki gibi Birleşmiş Milletler ve onun Güvenlik Konseyinin yapısı değişir ne de AB dağılır. BM yapısı ve hele Güvenlik Konseyi nasıl bir dünyada, kimler tarafından kurulmuştu? Bu dengeyi değiştirecek Üçüncü Dünya Savaşı mı oldu? Altı üstü küresel bir viral salgın (pandemik) hastalık; sınır tanımayan (transboundary) ve hızla yayılan salgın hastalık. Bunun da çaresi aşı, ilaç ve hijyen tedbirleri olarak geliştirildi ve yüzlerce araştırmayla da uygulama talimatları hazırlandı. Bu arada kimseye de çip takılmadığını gördük. Bazılarının sandığı gibi bilmem kaç kollu, kaç gözlü, kuyruklu bebekler olmasını da daha çok beklerler. Yani durum, yine bazılarının hemen her vesileyle merdiven altı lâf piyasasına sürdükleri kıyamet alametleri kadar bile belirgin değil!.. Cumhurbaşkanı ‘’Dünya beşten büyüktür’’ ifadesini değişik vesilelerle söylüyor. En son BM Genel kurulunda salgın vesilesiyle de tekrar etti. Bu beyanı belki yüz ülke içten içe, sessizce alkışlar ama bir tanesi bile açıkça desteklemez (real-politics). Bu beş ülkenin üzerinde uzlaştıkları tek konu, BM Güvenlik Konseyindeki daimi üyelikleridir. Brezilya ve Hindistan yıllardır bunun mücadelesini veriyor ve hatta Rusya ve Çin tarafından da destekleniyor. Öyle bir durumda Almanya, Japonya, Endonezya… nasıl ve hangi argümanlarla ortaya çıkarlar? Afrika ülkeleri hangi güçlerin etrafında ve hangi sebeple kümelenirler?

Dünya finans sistemi öteden beri konuşuluyor ama yeni finans sistemi birkaç yılda oluşturulacak bir konu değildir. Bunun müzakere süreci bile asgari beş yıl sürer. Birçok ülke salgında duran günlük hayatın ve ekonomilerin sorunlarıyla yüzleşirken para bastılar, para dağıttılar. Dünyada milliyetçilikle küresel ve neo-liberal görüşün devletlerin iç yapılarında ve devletler arası ilişkilerdeki yansımaları ile vatandaşlarındaki yansımaları farklı olacak.

Atatürk… diye başlayan birkaç cümle yazmak, otokrat mıydı demokrat mı (?) gibi çılgınca bir tartışma konusu geliyor aklıma ama sırası değil (bence o devrin ortamında ikisi arası, tarihte örneği az görülebilen, mükemmel bir uyumdu ya neyse!).

Biyolojik gerçeklik ve komplo teorileri arasında…

İki yıllık salgın döneminde yenilik çılgınları ile yeniliğe direnme tarafları arasındaki tarihsel mücadeleye de bir daha şahit olduk. Değişim dönemleri sancılıdır. Bazı canlılardaki metamorfoz dönemleri o canlıların hayat döngülerinde en hassas oldukları dönemlerdir. İnsanlık tarihinde de sosyo-kültürel değişim dönemleri komplo teorilerinin yoğunlaştığı dönemlerdir.

Salgın hastalığın birilerince çıkarıldığı, belli amaçları olduğuna ilişkin komplo teorileri üzerinde durmaya değmez. Ancak bakteri, virüs gibi primitif canlıların mutasyona uğrayarak veya uğratılarak herhangi bir zamanda, yerde ortaya çıkarak pandemiler oluşturması ihtimalinin yüksekliği gerek bilim insanlarınca, gerek uluslararası kuruluşlarca ve devletlerin ilgili kurumlarınca üzerinde düşünülen ve tedbirler öngörülen konulardır.

Dünya ülkelerindeki ekonomik, siyasal, sosyal yapılar COVID-19 gibi tecrübeler sonrası kurulmadı, COVID-19’la da hemen değişmez. Bir sistem geliştirmek ve ortalığı kaosa çevirmeden onu uygulamak o kadar kolay değildir. Yeni bir dünya düzeni de on yıllara yayılacak bir konu. Küreselleşme 80’lerden beri gündemde, yani dört-on yıl olmuş, yenisi konuşulurken de birkaç on yıl daha gider. Devam edecek ve olacak olan biraz daha hızlanmış değişim, dönüşüm, başkalaşım ve evrileşim.

On yıldan fazla süren Dünya Tarımsal Ürünler Ticaret Müzakerelerinden bile öyle beklenen somut sonuçlar üretilemedi. Küresel ısınma, çevre felaketi vs. somut sonuçlarının ortada olmasına rağmen, anlaşmayla belirlenmiş taahhütlerden bile geride kaldı büyük güçler. Zaten her ülke, firma, karanlık güç, insani örgütler elinden geldiğince bir şeyler yapma peşinde. Türkiye olarak biz de yapmıyor muyuz, yapmayacak mıyız? Ancak… Bu durumdan, her siyasetçi gibi, bizdeki siyaset de enine boyuna yararlanmaya çalışacaktır.

Türkiye, Türkiye’den büyüktür!

Beni ilgilendiren Türk Milleti olarak bizim bu arayış ve hazırlık sürecindeki yerimiz ve diğer ülkelere ve küresel güçlere göre karşılaştırmalı ağırlığımız ve gücümüzün ne olduğudur. Küresel düzeyde görünen ve görünmeyen özgül ağırlığımız ve su altındaki boyutlarımız ne? Bu ağırlık ve boyutu kim, ne kadar gelecek tasavvur sistemlerine dönüştürebilir, kurgular ve kuru beyanatlar ötesinde ne kadar temsil edebilir?

Reading Üniversitenin Tarım Ekonomisi bölümünün kütüphanesinde görevli, fanatik komünist olduğundan herkesin Komrad (Yoldaş) diye hitap ettiği biri vardı. Bir gün Komrad, ‘Mastır tez konun ne olacak?’ diye sordu. Ben de ‘Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası’ deyince; ‘Bırak ya böyle şeyleri… Biz birbirimize benzeriz! Avrupa’yla, AB ile ne ilgimiz var? Biz üye olduk da iyi mi oldu? Biz küçük bir ada ülkesiyiz. Siz de ‘Küçük Asya’sınız’ deyince şaşırarak, zoraki bir gülümsemeyle cevap vermiştim. ‘Adamdaki tarih bilincinin yüzeyselliğine bak! İngiltere’yi sadece küçük bir adadan ve üç parçalı bir Birleşik Devletler’den (United Kingdom) ibaret sanıyor. Türkleri de tanımıyor’ diye geçirmiştim içimden.

Komrad’ın kafasındaki İngiltere gibi miyiz, yoksa düşündüğüm ‘İngiliz, İngiltere Adasından ibaret değildir’ mi?

Yeni dünya tasavvurunda Türk Milliyetçilerinin, Türk Dünyasının, Türkiye’nin duruşu hepimizin kafasında. Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir!. ‘İslam Âleminin’ umut sürdürücüsü ve sürükleyicisi olma hayali ise bize göre hem gerçekçi değil hem doğru değil. İslam ülkeleriyle sıkı ilişkilerin sürdürülmesi başka, onlara liderlik iddiasında bulunmak başka. Stratejik bağlamda kaç İslam ülkesi yanımızda oldu ya da olabilir? Yükselen güce bakılır ve insanlar genellikle başlarını göğe çevirirler.

Türkiye bir yandan yolsuzluklar, ekonomik sıkıntılar, işsizlik, adalet anlayışının iyice aşınması, çevremizdeki ulusal meselelerle uğraşırken diğer yandan ‘Başkanlık sistemi’ ile ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’i tartışıyor.

Bir sistem tüm potansiyeliyle birlikte kullanılmadan yeterli veya yetersiz diye değerlendirmek her zaman eksik kalır. Konunun bu yönü üzerinde siyasilerce fazlaca durulmuyor. Demokratik toplum düzeninin oturmuşluğu, derinliği bu tartışmalarda belli eder kendisini. Eski iyi değildi yenisini getirdik. Yenisi iyi çıkmadı, eskiyi güçlendirerek, tahkim ederek geri getirelim konuşuluyor. Yeni sistemin, denge, denetim ve güçler ayrılığının fiilen bir başın bakışına bağlanmasıyla gerçekten kötü olduğu sistem savunucularınca bile zımnen kabul ediliyor. Güçlendirilmiş parlamenter sistemin de adı dışındaki kapsamı henüz ortaya çıkmış değil. Uzun süreli, toplumsal meşruiyet bedeli yüksek bir deneme-yanılma (trial and error) süreci yaşıyoruz. Tüm bunalar aslında değişim süreci.

Yurttaşlar arasında bir belirsizlik kaygısı havası var. Durum kamuoyu yoklamalarının ortak tespiti. Tüm bu sorunları düşündükçe dünya üstüme yürüyor hissine kapılıyorum… Durum tam da paranoyakların ve gönüllü bozguncuların ortamı gibi…

Türkiye’nin potansiyelinin sınırları aslında salgın döneminde bir daha test edildi. Bazı yerel yönetimler kendi özgün, hızlı, etkili ve insani çözümlerini üretebildiler. Türkiye tüm haklı eleştirilere rağmen birçok gelişmiş ülkelerden daha sorumlu ve etkili bir süreç yönetimi de ortaya koyabildi. Meselenin gündelik siyaset tarafını göz ardı ederek potansiyelimizi ve bunu gerektiğinde kullanabilme gücümüzü ve becerimizi de gördük.

Ancak aynı sorunlar tüm ülkelerin başında ve Türkiye bu hengamede bile yolunu açacak ve ilerleyecek birikime ve güce sahiptir. Siyasi tartışmalar elbette gerekli ancak siyasi partiler arasındaki söz yarışında boğulmak da var. Durum ne kadar acı ve karamsar olsa da, gelip geçici sorunlar içinde boğulmadan ileriye bakmak, ufukları geniş tutmak, Türk milletinin enerjisini israf etmeden ve aslî doğrultudan sapmadan bir gelecek inşasına katkıda bulunmak Türk aydınının ortak sorumluluğudur.

13 Ekim 2021, Ankara

Yazar

Mustafa İmir

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar