Öfke mi aptallıktan, aptallık mı öfkeden?

Acaba diyorum, aptallık ortamı bozduğu gibi ortam da aptallığa yol açar mı? Düşünmeye değer. Türkiye’de gözlediğimiz entelektüel seviye kaybının sebebi aptallaşma, aptallaşmanın sebebi de seviye kaybı olabilir mi? Kendi kendini besleyen vahim bir sarmal! Hani biri sifonu çekmiş gibi…


Paylaşın:

Bana mı öyle geliyor, yoksa toplumumuzun zekâ seviyesinde düşüş mü var?

Yandaş televizyonları bir yana bırakın. Onların haberleri zaten konserve. Konserve haberlerle yayım saatini dolduramayınca trafik kazalarına, yangın ve cinayetlere yükleniyorlar. Türkiye’dekiler yetmezse Hindistan’dan, Çin’den veriyorlar… Bunlara basılı gazete devrinde “üçüncü sayfa” haberi denirdi. Şimdi, iktidarımızın nutukları öncesinin dolgu maddesi.

Parlak fikir: Ağlayan sunucu

Ancak muhalif televizyonlarda da aman aman zekâ pırıltıları görmüyorum. Bir konu yakalanıyor. İki gün, üç gün, dünyada başka bir şey yokmuş gibi onun suyu çıkarılıyor. Haberlerle yetinilmiyor. Aynı konuda “uzman” toplantıları ile devam ediliyor. Haber dediysem haberler de haber değil. Popüler bir haber sunucusunun uzun uzun şikâyetleri. Size haber vermiyor, omzunuzda ağlıyor. Gözyaşları eksik. Belki yakında ağlayan sunucular da çıkar. Vallahi ağlayan sunucu diye meşhur olur; iyi reyting yapar.

Gelelim internet gazetelerine. Gazetecilikte bir kural var diye bilirdik. Haberi, daha başlığı okuyunca öğrenirsiniz. Başlıktan sonraki ilk paragrafta, 5N-1K vardır: Ne, neden, nasıl, nerede, ne zaman ve kim? Haberin devamında ayrıntıları alırsınız. Günümüzde, başlıktaki gaye haberi saklamak, mümkünse hiç ipucu vermemek. “Bakın ne oldu?”, “İnanılmaz gelişme!”, “Uyarı yapılmıştı! İstanbul dehşeti…”, “Paslanmış gemiler çölüne dönüştü.”, “Beşiktaş’a da kazandırdı.”, “Kazayla ya da şans eseri keşfedildi.” Bu başlıkların bir kısmı ezberimden. Son dördünü bir gazetenin, internet sitesindeki gerçek başlıklardan aldım.

Kiraları terörist ev sahipleri yükseltiyor

Haberi tıklayıp okuyorsunuz. Bittikten sonra, haberin altında, çarpıcı başka haber/ reklamlarla karşılaşıyorsunuz. Bir haftada 15 kilo verdiren mucize… Neymiş o? Tıkla da oku. Resimdeki fareyi ancak üstün zekâlılar 10 saniyede buluyor. Acaba buna kanıp fare arayan kaç üstün zekâlı vardır?

Siyasilerin demeçlerine gelelim. İhtiyaç maddelerindeki fiyat artışını, FETÖ’cü, üç harfli süpermarketler yapıyormuş. Belli ki kira fiyatlarını da PKK’lı ev sahipleri yükseltiyor. İlaç fiyatlarını Gezi’ci eczacılar. Alayı tutuklanmalı!

Diyeceksiniz ki dinleme, okuma, saçmalama hürriyeti var… Beni asıl üzen şu: Birileri bunları yazdığına, söylediğine, gösterdiğine göre demek ki bunları tüketen, bunlardan etkilenen birileri de var. Bunlara inanıp “Demek böyle imiş…” diyen bir kalabalık da var. İşte, toplumun seviyesindeki düşüş diye gördüğüm şey bu.

Toplumun seviyesi düştüğü için mi böyle laflar ediliyor, yoksa bunları dinleye dinleye mi toplumun seviyesi düştü? Tavuk-yumurta bilmecesi.

IQ 83

Zihnimden bu kara bulutlar geçerken ta gençliğimde şöhret olan bir bilim kurgu romanını hatırladım. Bir ara okuduklarımın yüzde doksanı bilim kurguydu. Hatırladığım, Arthur Herzog’un 1978 basımı “IQ 83” eseri. Herzog’u belki “Katil Balina Orca (1977)” ve “Sürü (1978)” filmlerinden hatırlayan olur. IQ 83, bu günlerde filme alınacakmış. Gen kesip biçme işleri, özellikle CRISPR (okunuşu: krispr) teknolojisi Nobel alınca, ilgi artmış olmalı.

Hikâye, Fenilketonüri denilen kalıtım hastalığını, genleri kesip biçerek tedaviye çalışılan bir laboratuvarda geçiyor. Bir geni, bir virüsün DNA’sına ekleyip, virüsü hastalara nakletmeyi planlıyorlar. Derken bir kaza oluyor ve virüs daha deneme aşamasına gelmeden insanlara bulaşıyor. Etkisi IQ’da, yani zekâda, sert bir düşüş.

Önce kelimeler kayboluyor. Aptallaşan insanlar, durmadan belli klişeleri tekrarlar hâle geliyor. Aynen… Ya, aq, aynen… Trafik bir felaket hâline geliyor. Aynı anda kavşağa girmeye kalkan araçlar bütün kavşakları tıkıyor. İnsanlar yazı yazamaz hâle geliyor. Haftalar geçip bulaşma bütün ABD’yi sarınca yetkililer ve bu arada başkan da yazamaz hâle geliyor. Çat pat okuyabiliyor ama mutlaka prompterden. O yüzden tam cümlelerle değil, 2-3 kelimelik cümle parçaları ile duraklaya duraklaya konuşuyor. Mesela bu son cümlem, “O yüzden tam!”, “Cümlelerle değil!” şeklinde çıkıyor; olur olmaz vurgularla.

Vahim sarmal: Aptallık- öfke- aptallık

İnsanların asabiyeti yükseliyor. Öfke yükseliyor. En küçük sebepten kavgalar çıkıyor. Sosyal ketleme kayboluyor. Toplum içinde yaşayan bir insanın yapmayacağı eylemler, söylemeyeceği sözler sık sık yapılıyor, söyleniyor. İnsan grupları, büyük bir hınçla birbirlerine saldırıyor. Yumruklar havada uçuşuyor. Sonra silahlar çekiliyor.

Türkiye’de böyle bir virüs salgını -bildiğim kadarıyla- yok ama Herzog’un tasviri bana hiç de yabancı gelmedi. Aptallığın beceriksizliğe, okuduğunu anlamamaya, düşünmemeye yol açtığı belli. Öfke ve saldırganlık yaptığı da. Fakat aptallık bunların sebebi… Aptallık sebep, öfke sonuç. Acaba tersi de doğru olabilir mi? Asabiyet, öfke, nefret sebep, aptallık sonuç mu aynı zamanda?

Bazı “bilimsel” yayınlar, Türk halkının IQ’sunun düşüklüğünü yazınca konuya merak salıp incelemiştim. Sonuçta zekânın sadece genetik olmadığı, ortamın ve öğrenimin de büyük etkisi bulunduğu ortaya çıkmıştı. “Alt Akıl” kitabımın önemli bir kısmında işlenen budur. Toplumun alt akla düşüşü… “Kavram yoksa küfür ve sopa var” başlıklı yazım da bunun özetidir.

Bu bilgilerle, acaba diyorum, aptallık ortamı bozduğu gibi ortam da aptallığa yol açar mı? Düşünmeye değer. Türkiye’de gözlediğimiz entelektüel seviye kaybının sebebi aptallaşma, aptallaşmanın sebebi de seviye kaybı olabilir mi? Kendi kendini besleyen vahim bir sarmal! Hani biri sifonu çekmiş gibi…

Romanda bir bilim adamı, yine bir gen ve bir virüs vasıtasıyla birinci virüsün yaptığı genetik bozulmayı tersine çevirir ve insanlar,  rüyadan uyanır gibi yeniden akıllanmaya başlar. Bizim böyle bir şansımız var mı?

Yazar

İskender Öksüz

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar