Soyut imparatorluklar, mikro padişahlar

Soyut imparatorluklarında hüküm sürmeye çalışan mikro padişahlar, gerçek padişahlar kadar şanslı değiller tabi. Çünkü tebaayla muhatap olmak zorundalar hem de onlardan biriymiş gibi…


“Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı alem içün katl etmek münasiptir. Ekser ulema dahi tecviz itmiştir.

Yukarıdaki ifadeler Fatih Sultan Mehmet Han’ın Kanunnamesinde geçiyor. “Evlatlarımdan birine taht nasip olursa, diğer kardeşlerin katledilmesinde bir sakınca yoktur. Alimlerin çoğu da bunu uygun görmektedir.” Bu kanunla Fatih, Türk devletlerinde yüzyıllardır devam eden taht kavgalarına nihai bir çözüm getirmiş oldu?! Dedesi Yıldırım Bayezid’in başlattığı fiili durumu hukuki hâle getirdi de diyebiliriz.

Murad Hüdavendigar’ın Kosova’da şehit olmasından sonra yerine büyük oğlu Yıldırım Bayezid başa geçtiğinde, hâlâ savaş alanında Sırpları kovalamakla ve cihat meydanında at koşturup kılıç sallamakla meşgul Yakup Çelebi’yi hiçbir şeyden haberi yok iken “Gel seni baban çağırıyor.” diye hile ile çadıra sokup hemen orada yayının kirişiyle boğdurdu.[1]

Taht kavgalarında, savaş, isyan gibi olaylar sonucunda galip gelen kişi tahtın sahibi olur. Aslına bakarsanız meşru bir durum. Çünkü ortada bir hak iddiası var ve bunun için mücadele ediliyor. Galip, ödülü alıyor. Ancak kardeş katli pek meşru sayılmaz. Meşru varis, henüz hak iddia etmeyen zavallı kardeşleri, günün birinde tahtı ele geçirebilir endişesiyle, yaşına başına bakmaksızın, katlediyor. İşte Fatih “Taht Oyunlarının” bu yazılı olmayan kuralını yazılı hâle getiriyor. Bu kural “devlet-i ebed müddet” yolunda çok önemli bir karar olarak görülüyor.

Kardeş katli, yasal olarak IV. Mehmet dönemine kadar sürmüş. Kardeşlerin de katledilmeden tahttan uzak tutulması için, bir nevi staj olan sancağa çıkma usulü terk edilerek, sarayda kafeslerde kontrol altında tutulması sağlanmış.

Soyut imparatorluklar

Buradan uzun bir atlama yapıp günümüze doğru gelelim zira konumuz Osmanlı imparatorluğundaki veraset sistemi değil. Bu girizgâhın ne anlamı var o hâlde? Zannediyorum biraz ilerledikçe anlam kazanacaktır.

İmparatorluk yıkılıp, cumhuriyet tesis edildikten sonra hâliyle devleti kimin yöneteceği seçimlerle belirleniyor. Devlet kurumları yeniden şekilleniyor, belli aşamalardan geçtikten sonra siyasi partiler, sivil toplum örgütleri kuruluyor. Tabi bir kurum, bir kuruluş oluşturulduğunda muhakkak bir yönetici ihtiyacı doğuyor. Başlangıçta tüm bu kurum ve kuruluşların başına, o işi en iyi yapabilecek kişiler getiriliyor. Bunu görebilmek için cumhuriyetin ilk yıllarındaki gelişimimize bakmak yeterlidir.

Sonra ne zaman, nasıl oluyorsa bu kurumlar küçük ve soyut birer imparatorluğa dönüşmeye başlıyorlar. Yöneticiler de lafının üstüne laf söylenmez, kararları sorgulanamaz, her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilen hükümdarlara dönüşüyorlar. Büyük-küçük, resmî-sivil bütün teşekküller için bu durum geçerlidir. Muhakkak istisnalar oluyor -bu yazıyı okuyorsanız eğer bu istisnalardan birindesiniz- ancak bunlar da genelin içinde saydam bir şekilde, görünmeden varlıklarını sürdürüyorlar.

Mikro padişahlar

Tabii olarak herhangi bir yönetici koltuğu, tahta dönüşmeye başladığında öncelikle o koltukta -özür dilerim tahtta diyecektim- oturan mikro padişah için işler değişmeye başlıyor. Yönettiği kurumun, kuruluşun amaçları bir yana artık bütün amaç, konumun ve koltuğun nasıl korunması gerektiğiyle sınırlanıyor. Padişahların tahtında bütün kardeşlerin gözü varsa, bizim mikro padişahların koltuğunda da fikrini, ülküsünü, amacını paylaştığı, yeri geldiğinde kardeşleri saydığı kişilerin (!) niçin gözü olmasın? Buradan sonra biraz bizim mikro padişahların gözünden seyredelim etrafı.

“Tahta geçmeden önce vezirlik ihsan ettiğim bu arkadaş ne yapmaya çalışıyor acaba? Her görüşmemizde ‘şöyle mi olsa, böyle mi olsa?’. Bu galiba benden sonrasına hazırlanıyor. Ya geleceği parlak, bilgili bir kardeşimiz diye yanımıza aldığımız adamlara ne demeli? Bana sormadan birilerine cevap veriyorlar, yeni fikirlerle geliyorlar. Eski köye yeni âdet! Benden daha iyi mi bilecekler? Kesin bir iş çeviriyorlar. Hadi bunlar genç, bir şeyden anlamazlar, peki bu 40 yıllık arkadaşımıza ne oluyor? ‘Öyle olmaz, böyle olmaz.’ Beni tanımıyor musun? Ben hiç yanlış yapar mıyım? Yoksa senin de mi yerimde gözün var? Acaba bunları birileri mi gönderdi benim yanıma ajanlık yapmak için? Neyse ki bir zamanlar bizimle birlikte yol alan bazı ajanları erken fark edip gönderdik de biraz daha rahatız. Bu dönemi de ajanlardan etkilenmeden atlatırsak ne âlâ… Ama seçim mecburiyeti var. O zaman koltuğa geçmek isteyenleri ne yapacağız? Bu isteklilerin yanlış hareketi, bir açığı varsa kolay. Ya yoksa? Seçim salonuna almayız olur biter. Kaba kuvvet kadar etkili bir yöntem yoktur herhâlde.”

Ne kadar absürt bir bakış açısı değil mi? Evet ama ne yazık ki bir o kadar da gerçek. Bu bakış açısı zamanla tebaaya(!) da tesir ediyor doğal olarak. Böylelikle koltuğu riske atma potansiyeline sahip kişi veya kişiler, tehlike kutsal makama ulaşmadan tebaa tarafından etkisiz hâle getiriliyor. Sosyal medya takipçi sayısı belli bir düzeyin üstünde olan insanlarda da aynı davranış biçimini görmek mümkün. Gerçi bu davranış özelinde, internet ortamında takipçi sayısının da bir önemi yok. Çünkü “kanaat önderliği” payesi bu mecralara üye olduğunuzda otomatik olarak kazanılan bir özellik. Mesela sosyal medyada bir şeylere itiraz eden bazı milliyetçi arkadaşlar, bazı milliyetçi arkadaşlarca “Böyle milliyetçi mi olur?”, “Bu zaten milliyetçilik maskesi takmış ajan.” vs. söylemlerle, üstelik milliyetçilik düşmanlarının cephaneleriyle linç ediliyor. Bu sırada itiraz edilen noktalar ne oluyor dersiniz? Tahmin edeceğiniz üzere gümbürtüye gidiyor. Fikir konusunda haksızsanız, kişinin, konuyla ilgisiz ama genel kabul görmeyen bir söylemini ya da özelliğini bulup saldırabilirsiniz. Ad hominem!

Katli vaciptir!

Soyut imparatorluklarında hüküm sürmeye çalışan mikro padişahlar, gerçek padişahlar kadar şanslı değiller tabi. Çünkü tebaayla muhatap olmak zorundalar hem de onlardan biriymiş gibi… Fikirleri dinlemeleri, istişare etmeleri, gençlere yol göstermeleri, biraz da olsa hesap verebilmeleri gibi sorumluluk isteyen davranışlar sergilemeleri gerekir, en azından öyle görünmeleri. Koltuğa oturduklarında bunları belki gerçekten yaparlar. Gençlerden, çevreden fikirler gelmeye, yapılan bazı şeylere itirazlar yükselmeye başladıkça, bunlar arasından kendisine rakipler çıkacağını düşünerek yukarıda sıraladığımız acayip düşüncelere sürüklenirler. Sonra ne mi olur? Koltuğa olan bağlılıkları giderek artar, temsil ettikleri oluşumun amaçlarından ziyade rakiplerini eleyecek yollar üzerine düşünürler. Onlar için artık herkes rakiptir. Bu rakipleri saf dışı bırakmak için de ne gerekirse yapılmalıdır.

Etki alanı geniş teşekküller olan siyasi partilerde, sendikalarda, meslek örgütlerinde ve bunların il, ilçe gibi en küçük teşkilatlarında da durum böyledir, varlığından iki kişinin haberdar olduğu derneklerde de. İstisnalar kaideyi bozmaz. Yıllarını bir fikre adamış, büyük emekler vermiş kişilere, iftira atmaktan tutun da fiziki saldırılara varana kadar reva görülen bütün davranışların altında, mikro padişahların “Katli vaciptir!” fermanı yatmaktadır.

Fermanın muhatabı kişiler, teşkilattan uzaklaştırılsa bile nihayetinde en büyük zararı yine teşkilatlar görecektir. Bunun böyle olduğu tecrübelerle sabittir ve unutulmamalıdır ki padişahların devri çoktan bitmiştir.

[1] http://www.ahmetagirakca.com.tr/uploads/default/articles/4-Osmanlilarda_Kardes_katli_meselesine_yeni_ve_farkli_bir_yaklasim.pdf

Yazar

Alperen Okur

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.