Süleymaniye Mühürdür De, Akdamar, Sümela ve Diğerleri Ne? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

Süleymaniye Mühürdür De, Akdamar, Sümela ve Diğerleri Ne?

  27.11.2010   Restorasyonu Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından tamamlanan Süleymaniye Camii’nin ibadete açılışında konuşan Başbakan Erdoğan şöyle diyor; “Bunlar ülkemizin mührüdür. Bu mühürleri kaybetmeyeceğiz. Bu mühürleri geleceğe taşıyacağız.” Bu ifade, her Türk’ün yürekten benimseyeceği, benimsemesi geren çok önemli bir tespittir. Hem gerçeğin, hem de yüreğimizde duyduğumuz ihtiyacın ta kendisidir. Süleymaniye aynen Selimiye gibi, imanımızın abideleşen ibadethanesi […]

23 Mayıs 2011
Sadi Somuncuoğlu

 
27.11.2010 
 
Restorasyonu Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından tamamlanan Süleymaniye Camii’nin ibadete açılışında konuşan Başbakan Erdoğan şöyle diyor; “Bunlar ülkemizin mührüdür. Bu mühürleri kaybetmeyeceğiz. Bu mühürleri geleceğe taşıyacağız.”

Bu ifade, her Türk’ün yürekten benimseyeceği, benimsemesi geren çok önemli bir tespittir. Hem gerçeğin, hem de yüreğimizde duyduğumuz ihtiyacın ta kendisidir. Süleymaniye aynen Selimiye gibi, imanımızın abideleşen ibadethanesi olduğu gibi, Türk’ün sanat ve estetiğinin de zirvesidir. Bu haliyle diğer Müslüman milletlerin camilerinden çok farklı özellikler taşır. Her gören, bu camiin Türk zevkinin ve medeniyetinin harikulade bir eseri olduğunu hemen anlar. Gök kubbe ile bütünleşen görüntüsüyle, sanki  Yaratanına ulaşmak üzere havalanacakmış gibi bir hisse kapılır.

İnşası, Türk Milleti’nin en büyük eseri olan Osmanlı Cihan Devleti’nin Padişahı Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Mimar Sinan tarafından 7 yılda (1550-1557) tamamlanmıştır. Nur içinde yatsınlar. Cumhuriyet döneminde  de, egemenliğimizin ve inancımızın bu muhteşem mührü, küçük çaplı olanları hariç, iki defa onarılmıştır. 50 yıl önce birinci, bugün de ikinci defa büyük çaplı restorasyonla Süleymaniye’ye hayat verilmiştir. Emeği geçenlere şükranlarımızı sunarız.

Kıyamete kadar yaşayacağına inandığımız bu mühürler ve kültürümüzün diğer simgeleri, bu vatanın Türk Milleti’ne ait olduğunu belgeliyor. Egemenliğin hukuka dayanması şartından daha önemli olan yanı da burası olsa gerektir. Çünkü egemenlik, kaba bir işgalcilikten kurtularak medeniyet yarışında;  insana hizmet ve insanın kurtuluşu yolunda şerefli bir konuma yükselir. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hüküm sürdüğü bin yıl içinde vatanın her yeri, Anadolu, Rumeli, Orta Doğu gibi hizmetle donatılmış ve insanlık adaletle tanışmıştır.

***

Buraya kadar her şey güzel ve tamam. Ama diğerlerini nasıl izah edeceğiz. Rum Ortadoks ve Ermeni kiliselerinin restorasyonuna hız verilmesine ne diyeceğiz? Hem de etek dolusu paralar harcayarak ne yapmak istiyoruz? Öyle ya, Başbakan’ın Süleymaniye için söylediği gibi “Bunlar ülkemizin mührüdür. Bu mühürleri kaybetmeyeceğiz. Bu mühürleri geleceğe taşıyacağız” şeklindeki kimlik ve sorumluluk anlayışını, Roma/Bizans ve Hıristiyan mühürlerini, üstelik fazlasıyla, vatan topraklarında niçin ihya ediyoruz?

Bu soruların ezberletilmiş, şablon gibi cevabını biliyoruz.  Denecektir ki; “Efendim bunlar Osmanlı’da da vardı. Bizde din ve ibadet hürriyeti esastır. Kimsenin dinine karışamayız. vs.” Evet aynen katılıyoruz. Herkesin kendi dinini yaşamasından rahatsız olmayız. Biz, batılılar gibi kompleksli ve ırkçı olmadığımızdan, diğer kültürlerin eserlerini yok etmeyiz. Yunanistan ve Balkanlar’da olduğu gibi.

Ama buradaki durum farklı. Hemen söyleyelim, dini gibi gösterilse de mesele siyasidir. Yani egemenlik meselesidir. Bir Hıristiyan’ın bile yaşamadığı, harabeye dönmüş  kiliseler trilyonlar harcanarak niçin onarılıyor.  Gerekçe olarak, kültür eseri olduğu için onarıp müze yapacağız deniliyor da, sonra ayine açılıp  haç takılarak kiliseye dönüştürülüyor. Bunun örneği çoktur. Bilinen 2 örneği, Akdamar kilisesi ve Sümela Manastırıdır. Bu Hıristiyan mabetlerindeki ayine, Ermenistan ve Yunanistan’dan gelenlerin sergilediği görüntüler çok uyarıcı olmuştur. Akdamar’da Ağrı dağını, Sümela’da Pontus haritasını gösteren tişörtlerdeki, “vatanımızı istiyoruz” sloganları, masum birer dini isteği mi, yoksa saldırgan siyasi emelleri mi ifade ediyor?

Anadolu’nun en ücra köy ve kasabalarına kadar uzanan çok sayıdaki Hıristiyan kilise ve Manastırlarının, 2007’den itibaren onarımına birden hız verilmesinin bir anlamı olması gerekmez mi? Bunun için AB ilerleme Raporlarındaki isteklere bakmalıyız. Önce 37 büyük kilisenin onarımı istendi. Sonra Lozan’daki azınlık vakıflarına dair statünün değiştirilmesi ve azınlıklara ait olduğu halde varisi kalmadığı için devletin tasarrufuna geçen kilise ve taşınmazların iadesi şart koşuldu. Arakasından vatandaş olmayan papazların ve Hıristiyanların Türkiye’ye gelerek, onarılan kiliselerde serbestçe ayin yapmaları ve ikamet etmeleri talebinde bulunuldu. 

Bu ve benzeri istekler bir bir  yapıldı ve yapılıyor. Tamamlanınca neler olacak, bu durumu Erdoğan nasıl izah ediyor? 

II

Geçen yazımızda sormuştuk: Süleymaniye bu topraklar üzerinde egemenlik/mühürdür de,  restore edilip ayine açılan kiliseler mühür değil mi? Lozan Antlaşması ihlal edilerek statüsü değiştirilen çok sayıdaki kilise ve taşınmazlar, azınlık vakıflarına devredilmeyi beklerken, restorasyon işlerine hız verilmesi tesadüf mü? Ayine gelenlerin “vatanımızı istiyoruz” sloganları, siyasi amaç taşımıyor mu? Bunlar başka bir medeniyet ve egemenlik iddiasının mühürleri olmuyor mu?

Sonra da Başbakan Erdoğan’ın bu durumu nasıl izah ettiğini ele alacağımızı yazmıştık.

Meselenin özü “Türk Milleti” kavramına yüklenen anlamda gizlidir. Erdoğan’ın bu konudaki görüşünü, her vesileyle ve özenle tekrarladığı şu iki söylemde açıkça görebiliriz.

Birincisi; Erdoğan’ın Milliyet Gazetesi yayını “2. Cumhuriyet Üzerine Tartışmalar” adlı kitaptaki şu sözleri: : “Türkiye hep katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda ’tekçi’ olmuştur ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir. Gazete yazmış, ’Türkiye Türklerindir’ diye, ahlaksız bu, hayâsız.   Türkiye’de sadece Türkler yaşamıyor. Türkiye’de Kürt’ü de var, Laz’ı ve Çerkez’i de var. Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür diyor. Olmaz öyle şey “.

Görüldüğü gibi, “tekçilik” dediği, tek olan Türk milletine, tek olan Türk Devletine ve tek olan üniter/merkezi idareye itiraz edilmektedir. Sanki Türkiye Cumhuriyet bu mirası; meşruiyetini ve gücünü Türk Milletinden aldığı için milli, merkezi/üniter idareyi hakim kıldığı için uzun ömürlü, resmi dili Türkçe olan bağımsız ve egemen Devleti Aliye (Osmanlı Cihan Devletin)’den aynen devralmamış gibi. 

Bu asırlar ötesinden gelen milli kimliği göremeyen Erdoğan’a göre “Türk”; (bütün dünyada olduğu gibi) kökeni ne olursa olsun hepimizin dahil olduğu bir milletin adı değil, bir etnik/ırk grubunun (aşiretler topluluğunun) adıdır. Bünyesindeki diğer etnik/ırk topluluklarından sadece biridir.

Bu bir ayrımcılıktır; tek milletten olmayı, tek ırktan olmakla aynı zanneden, “ırkçı” bir zihniyetin eseridir.

İkincisi; sıkça tekrarlanan; “Bu ülkede Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üst kimliği altında yer alan her etnik kökendeki insan, Türk’üyle, Laz’ıyla, Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, bizim kardeşimizdir, buna kimse gölge düşüremez. Bütün sorunlar Türk olsun, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur.

Aynı görüş tekrarlanıyor. Bu konuda sözü en seçkin hukukçularımızdan Prof. Dr. Sefa Reisoğlu’na bırakalım.

Reisoğlu, Leyla Zana’nın 23.10.2004 tarihli basın toplantısındaki; 

“Türkiye toplumu tek tipli değil. Yeni bir anayasa ile, Kürtler de dahil, tüm etnik farklılıkların ‘Türkiyelilik’ üstkimliği altında tanımlanmasını sağlamalıyız” sözünü ele alarak:   “Zana da, yeni bir anayasa ile ‘Türklük’ yerine ‘Türkiyelilik’ üstkimliğinin benimsenmesini önermektedir.

Türk milletini oluşturan vatandaşların, etnik, dinsel, dilsel, kültürel özellik ve farklılıkları olabilir. Böyle bir altkimlikleri varsa, bu altkimlik, ‘Türk olma’ üstkimliğiyle çelişmez. Ancak ‘Türk’ kimliği, bütün vatandaşlarımızın, tarihin derinliklerinden geleceğe uzanan bir çizgide, gururla benimsediği, bütünleştiği bir ‘üstkimlik’tir” değerlendirmesini yapıyor.

Prof. Dr. Reisoğlu, İnsan Hakları Danışma Kurulu (İHDK)’nun aynı mahiyetteki iddialarını da şöyle cevaplıyor: “’Osmanlılık’ deyimiyle ‘Türklük’ deyiminin geniş ölçüde aynı paralelde olduğunun dikkatten kaçması, ‘Osmanlılık’ deyiminin ‘Türkiyelilik’ deyimiyle aynı nitelikte olduğunun zannedilmesidir.

‘Türkiyelilik’ üstkimliği aslında bir üstkimlikten çok, coğrafi bir bağlantıyı ifade etmektedir. ‘Türkiyelilik’ önerisi, vatandaşların ortak noktalara ağırlık vererek bir üstkimlikte bütünleşmesi yerine, altkimlikleri, belli farklılıkları vurgulayarak ayrılıkları ön plana çıkaran bir yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşım, Türk toplumunun gerçeklerine, vatandaşların büyük bölümünün isteğine ve bu konudaki uluslararası gelişmelere aykırıdır.”

Örtüşen bu bakışlara göre; dini ve ırki grupların kilise ve kültür eserlerinin onarımı, taşınmazların iadesi mümkün de…36 etnik gruptan, 11’i Hıristiyan, diğerleri Müslüman. Müslüman’ın etnisiteye göre onarılacak neyi var?

Bu analize, batının Hıristiyan nüfusu %10’a çıkarma hedefini de dahil edelim…

 
 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları