Türk’çe düşünmek için Türkçe… (Bak Postacı Geliyor- X) – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Milli Düşünce Merkezi’nden 10 Kasım Mesajı   • Atatürk ve Ekonomi (476. Bilgi Şöleni)

Türk’çe düşünmek için Türkçe… (Bak Postacı Geliyor- X)

Bizim mahallenin postacısı yine bir mektup getirdi. İçinden birkaç mektup daha çıktı. Halide Nusret Zorlutuna’dan Mehmet Emin Yurdakul’a, Ömer Seyfettin’den Ali Canip Yöntem’e yazılmış mektuplar. Bir de Atatürk’ün Türk ve Türkçe’ye aşkı var. Hepsi de Türk’çe duruş için Türkçe’yi vurguluyordu.

3 Mart 2019
M. Hayati Özkaya
Türk'ce düşünmek için Türkçe
Türk birliğinin en sağlam bağı ‘lisan’dır ki hiçbir kuvvet onu koparamamıştır hem koparamayacaktır.

Tarih 6 Aralık 1916, Ömer Seyfettin arkadaşı Aka Gündüz’e bir mektup yazarak “Bir kızım oldu. Güttüğümüz ideale uygun bir isim arıyorum.” der. Arkadaşından cevap gelir:

“Güner olsun.”

“Fahire Güner” olur, büyük hikâyecimizin kızının adı. Ömer Seyfettin, bu isim için  “Kadınlarda kullanılan ilk Türkçe isim budur.” der.

Postacı gider. Yıllar geçer… O tarihlerde Türk’ü ve Türkçeyi diriltmenin yollarını arayanlar, karanlık dünyalarını Çanakkale zaferinin parlak ışıklarıyla azıcık da olsa aydınlatırken 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros ateşkes antlaşmasıyla, yeniden karanlığa doğru sürüklenirler. Çünkü bu Antlaşma bir çeşit ölüm fermanıydı ya da galip devletler için Anadolu’nun kilidini açan bir anahtardı. O pek muhteşem donanmalarıyla denizden, o pek güvendikleri ordularıyla karadan Çanakkale’yi geçemeyenler, Türk’ün yurduna ellerini kollarını sallaya sallaya girmeyi başarmışlardı.

İşte o berbat zamanların birinde:

“1919 yılının baharı, İstanbul’a bütün güzelliği, haşmeti ve çılgın neşesiyle çıkıp gelmişti. Ona, ‘safa geldin, safalar getirdin!’ demeye imkân var mıydı? O harikulâde güzel renkler, gölgeler, kokular, ışıklar, deli bir neşeyle cıvıldaşan kuşlar, beni boğuyorlardı. Ben de elimde olsa baharı boğacaktım. Ama elimde değildi, onu sadece kovuyordum”:

Git bahar, git bahar! Uzaklarda gül,

Denize renginden bırak hediye,

Ufuklarda gezin, semaya süzül…

Kalbime sokulma ‘Peymâne!’ diye,

 

Gördüklerin kandil… peymâne değil! [1]

Diyordu Halide Nusret Zorlutuna.

Memleketimizin ıstıraplı günlerinde her mevsimi bir kara kış gibi yaşayan yurtseverler, ilkbaharı ancak bu aziz vatan topraklarının düşman çizmesinden kurtulduğu gün yaşamaya başlayacaklardı. Nihayet 29 Ekim 1923 sabahı Ankara’dan bütün dünyaya ilân edilen yeni Türk devleti, uzun zamandır gülmeyi unutan bir millet için mutluğun şarkısı, şiiri olmuştur âdeta.

Öyle ki birkaç zaman önce baharı kovan şair de şimdi büyük bir coşkuyla ona “gel, geri dön!” diyordu.

Gel bahâr, gel bahâr, yakınlarda gül!

Denize renginden armağan bırak;

Ufuklarda gezin, semâya süzül,

Sonra yavaş yavaş in, içime ak!

Gönlüm hasretinle divânedir, gel!

Gelen bahar, yanmış yıkılmış bir memleketin tam ortasında büyük sancılarla doğan yeni Türk devletini selâmlarken, Türk Milleti Atatürk’ün önderliğinde “istiklâli tam” bir millet olma yolunda ilerliyordu. Bu yürüyüş tarihin derinliklerinden günümüze, günümüzden yarınlarımıza doğru kendinden emin ve sağlam adımlarla oluyordu.

1930’lara geldiğimizde “Bir Devrin Romanı”nı yazan kalem, kendisi için çok önemli bir gerçeği kitabında şöyle dile getiriyordu:

“1930 büyük bir müjdeyle başladı… ‘Annelik takınca gönlüme kanat/ Gözlerime doldu göklerin kat kat.’ diyordum Tanrı’ya… Oğlumu seviyordum. Ama nasıl? Tarife hatta mantığa asla sığmaz, delice bir aşkla. Asıl aşkın evlat sevgisi olduğunu da bana oğlum öğretti. Çocuğum iki aylık olduğu halde bir türlü ona ad koyamamıştık. Vakıa(gerçi) iki dedesinin adı da göbek adı olarak konmuştu ama öz Türkçe bir ad istiyorduk.

Sonunda, şahsen tanımadığım ünlü Türk şairi Mehmet Emin Bey’e bir mektup yazıp ondan bir ad istedik. Derhal cevap verdi:

Pek muhterem efendim!

Bu ‘Erdoğan’ yavrunun bahtının ‘gün’ gibi parlak, vücudunun ‘polat’ gibi sağlam olarak ‘Yurdakul’ gibi gönül bağ ile bağlanmasını, icap ederse bu uğurda ‘Can’ını ortaya koymasını dilerim.

Biz de bu tatlı mektuba şöyle bir cevap yazdık:

Aziz ve büyük şair,

Pek nazik mektubunuzu sevinçle okuduk. Erdoğan’ın er’ini ‘gün’ün başına alarak yavrumuzun, günün gün gibi eri olmasını Hak’tan diledik. Pek kıymetli isim babasına minnet ve şükranlarımızla…”[2]

Mektup burada biter. Mektubun bittiği yerde biz de hiç vakit kaybetmeden ünlü Türk şairi Mehmet Emin Yurdakul’un “millî şair” unvanına nasıl ulaştığı hakkında küçük bir not düşelim:

1897’de Osmanlı – Yunan Harbi sırasında Selânik’te Asır gazetesinde M. Emin Yurdakul’un “Yurdumun Koçyiğitlerine” ithaf ettiği Cenge Giderken adlı şiiri yayımlanır.

“Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur;

Sinem, özüm ateş ile doludur.

İnsan olan vatanının kuludur.

Türk evladı evde durmaz giderim.”

diye başlayan bu şiir, o günlerde âdeta millî direnişin timsali olur. İstanbul’daki edebiyat çevrelerinde birçok yazar ve şair M. Emin Yurdakul’u övücü sözler söylerken bu sözlerin en önemlisi Rusya’dan, Kırım’dan İsmail Gaspıralı’dan gelen bir mektupla zirveye çıkar:

“Şiirlerinizi Edirne, Bursa, Ankara, Erzurum Türkleri lezzetle okuyacakları gibi Tiflis, Tebriz, Şirvan, Horasan, Türkistan, Kâşgar, Deşt-i Kıpçak, Sibirya, Kazan ve Kırım Türkleri de okuyacaklardır. Bu şerefe Nef’i, Nabi nail olamadılar. Kırk, elli milyonluk bu âleme, ilk önce bir kaşık oğul balını yediren siz oldunuz ki size şeref bir saadettir. Tekrar tebrik ediyorum.” [3]

İlk şiir kitabını Türkçe Şiirler adı altında 1899’da yayımlayan ve Türkçecilik hareketini başlatan Mehmet Emin Yurdakul için Yusuf Ziya Ortaç şöyle diyor: “Millî kelimesi, millî hudut, Millî Mücadele, millî mahsul, millî sanayi, hatta Millî Takımdan evvel onun için kullanıldı: Millî Şair!”[4]

Evet, o yıllar Türk’ün kendine gelip kendini bulmaya, kendi dilini, kendi kimliğini ortaya çıkarmaya gayret ettiği yıllardır. Bu gayretler Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp gibi idealistlerin Genç Kalemler dergisinde ileri sürdükleri  “yeni hayat ve yeni lisan” düşüncesiyle kısa bir zaman sonra bir küçük kıvılcımdan bir büyük ateşe dönüşecektir.

Ömer Seyfettin 28 Ocak 1911’de arkadaşı Ali Canip Yöntem’e yazdığı mektupta diyor ki:

“Sevgili Canip Bey,

Cevabınızı almadan işte ben yazıyorum. Size bir teklifim var. Kanaatlerinize pek yakın olduğu için hemen kabul edeceksiniz sanırım. Bakınız ne? Biraz izah edeyim: Edebiyattan nefret ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç, tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız –her zaman düşündüğümüz gibi- berbat, perişan, fenne, mantığa muhalif bir lisandır…

Bu lisanı zaman ve vâkıfane bir sa’y (çalışma, çabalama) tasfiye eder (arındırır, sadeleştirir)…

Sa’yimin esasını teşkil edecek noktalar pek basit: Arapça, Farsça terkiplerin (tamlamaların) hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanmıştır. Eğer terkipler terk olunursa tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı?

Bunu yalnızca başaramam: Geliniz Canip Bey edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim. Ah büyük fikir. Sa’y, sebat ister…”[5]

Ömer Seyfettin’in büyük bir aşkla gerçekleşmesini istediği bu büyük fikir, bir zaman sonra yeni Türk devletinin kurulmasıyla kendini daha güçlü hissettirecek ve Türkçe kendi özüne kavuşmanın sevincini yaşayacaktır. Bu sevincin kaynağında hiç kuşkusuz Türk’ün kaderini değiştiren bir liderin, Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası vardır. O diyordu ki:

“Türk milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkını, an’anelerini, hâtıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza edildiğini görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”[6]

Evet, şairin dediği gibi Türkçe bizim ses bayrağımızdır. Farklı coğrafyalarda da olsak bu bayrağın altında toplanmak ezelden ebede doğru yürümektir. Çünkü biliyoruz ki bu dille biz, kıtalararası seferler yapmış, uğradığımız her beldeye mührümüzü bu dille vurmuştuk. İsterseniz burada azıcık bir mola verip sözü sese, bırakalım:

Bir Kerkük türküsü inceden inceye duyulmaya başlasın.

Kerkük’ten alma aldım

Yârimi yola saldım

Yâr gelene kadar 

Ayva kimin saraldım.

Kerkük’ten yola çıkıp Arda ve Tuna boylarında dolaşabilir, Mayadağ’dan kalkan kazları seyrederken, Drama köprüsünden bir başka mekâna uzanır ve bir başka türkünün yangınıyla bir vurgun yersiniz ki…

 

Selânik içinde salâm okunur

Salâmın sedası cana dokunur,

Gelin olanlara kına yakılır

Aman ölüm, zalim ölüm, üç gün ara ver

Al başımdan bu sevdayı götür yara ver

Der, yönünüzü Yemen’e belki de Halep’e, Tebriz’e çevirisiniz. İşte böyle dilimizin baş tacı olan ve bizi anlatan, bizi söyleyen türkülerimizle bir uçtan bir uca binlerce kilometreyi “uzun ince bir yoldayım” dercesine giderken belki de yüreğinizin bir yerlerinde bir şeyler kıpırdar, içiniz bir hoş olur…

Neyse, gelin tamda bu noktada, bu akla ve hayale sığmayan yolculuğumuzu yüz yıl önce, 5 Şubat 1919’da dile getiren Ömer Seyfettin’in Tercüman-ı Hakikat gazetesinde, yayınlanan “Lisan Bağı” adlı yazısından birkaç küçük paragraf okuyarak öğrenelim:

“Yarınki hudutlarımız ne olursa olsun Türkiye haricinde eskisi gibi yine birçok Türk kardeşlerimiz kalacaktır. Azerbaycanlılar, Cenubî Karkaslılar, Türkistanlılar, Kâşgarlılar, Kırımlılar gibi…

Milliyetlerin hududunu insanların yaptığı siyasî hudutlar çizemez. Çünkü milliyet bir ‘ilâhi birlik’tir. Asırlar içinde, muhtelif tesirlerin altında biraz dağılmış gibi görünse de ‘lisan, din, mazi’ bağları yine gevşemez…

 …Büyük Türk milletini ayıran siyasî, coğrafî hudut mühim bir engel sayılmaz. Türk birliğinin en sağlam bağı ‘lisan’dır ki hiçbir kuvvet onu koparamamıştır hem koparamayacaktır.”[7]

Evet, Yüzbaşı Ömer Şevki Bey’in oğlu olarak 11 Mart 1884’te Gönen’de dünyaya gelen ve yine bir Mart ayında, 6 Mart 1920’de İstanbul’da hayata veda eden Ömer Seyfettin, 36 yıllık çileli ömrünün her anında Türklüğe hizmet etmek için âdeta zamanla yarışan ülkücü bir yazar olarak Türk tarihine geçmiştir. Adının yıllar geçse de unutulmayacağına kendisi de henüz hayattayken inanmış; bunun böyle olacağını 30 Nisan 1914’te Türk Sözü dergisinde yazmış olduğu “Halk Nedir?” başlıklı yazısında büyük bir öngörüyle ortaya koymuştur. Bu yazısında, halkın anlamakta güçlük çektiği Arapça ve Acemce birtakım tamlamalarla dilimizi perişan edenleri, halktan uzak bir edebiyat meydana getirenleri eleştirdikten sonra yazısını söyle bitirir:

“Ey gençler! Biz onlar gibi çorak kalmayalım. Kendi düşündüklerimizi halkın, yani milletin lisanıyla yazalım ve İstanbul Türkçesini bütün Türklerin edebî lisanı yapalım. O vakit biz onlar gibi sağken unutulmayacağız. Öldükten sonra iyi ruhumuz, kabrimizin üzerinde torunlarımızın ihtiramla gezindiğini görecek ve Türklük yaşadıkça namımızın hamiyet ve şefkatle anıldığını işitecek…”[8]

Bir başka “Bak Postacı Geliyor” da buluşmak üzere sağlıcakla kalın!

[1] Halide Nusret ZORLUTUNA, Bir Devrin Romanı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1978,s.105

[2] Halide Nusret ZORLUTUNA, a.g.e. s.286

[3] Ahmet KABAKLI,  Türk Ed. C:3 Türkiye Basımevi, 1966, s.34

[4] Yusuf Ziya ORTAÇ, Portreler, Akbaba Yayınevi, 1963,2.bsk. s.113

[5] N. Hikmet POLAT, Ö. Seyfettin Bütün Nesirleri, TDK Yayınları, Ank. 216,s.996

[6] Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Afet İnan, Türk Dili Dergisi, Sayı: 182, 1966 s. 90

[7] N. Hikmet POLAT, a.g.e., s.653

[8] N. Hikmet POLAT, a.g.e.,s. 330

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları