Yağmur Tunalı İle Çocuk Edebiyatının Kaynaklarına Dair Bir Söyleşi

Yayımladığı eserlerle, hazırladığı belgesel programlarıyla tanıdığımız Yağmur Tunalı ile çocuk edebiyatı eserlerindeki içeriklerin millîliği ve Türk çocuğunun doğru fikir dünyası içinde yetişmesi konusunda keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.


Her alanda okura ve izleyiciye hatta bazı zamanlar da dinleyicilere sunduğu kaliteli eserler ile yeni ufuklar açan Yağmur Tunalı ile ne zamandır aklımızda olan bir konu üzerine konuştuk. Çocuk edebiyatı eserlerindeki içeriklerin millîliği ve Türk çocuğunun doğru fikir dünyası içinde yetişmesi konusunda keyifli şöyleşimizde Tunalı’nın bu alanda vermiş olduğu eserlere de değindik. Şimdi sözü Yağmur Bey’e bırakalım.

Yağmur Tunalı’nın ne kadar çok yönü olduğunu ve her alanda güzel eserler verdiğine yıllardır şahit oluyoruz okurlar olarak. Sitemizin okurları için sizi bir de kendinizden dinleyebilir miyiz?

Y. Tunalı: Ben kendimden, böyle şuyum buyum, şunu şunu yaptım diye bahsetmeyeyim de soracağınız sorular üzerinden onlara gireyim. Çünkü en zorlandığım konu böyle doğrudan “Kendini anlat” denmesidir. Bu konudaki çekingen tavrımın nerelere vardığını, ne gibi arızalar doğurduğunu bilseniz şaşmakla kalmaz belki ayıplar, hatta kızarsınız. Hadi birini söyleyeyim: Ahmet Kabaklı Hoca, 1980’lerin başında Türk Edebiyatı’nın yeni baskısına beni de alacağını ve bir biyografi vermemi istedi. Utandım. Birkaç defa daha söyledi. Yazıp veremedim. O tarihte bir yerde de yazılı yok. Hoca dediği gibi, edebiyat tarihinin “şiir”e ayırdığı 4. cildine beni de aldı ama doğum tarihimden başlayarak bazı yanlışlık ve eksikliklerle yazdı. Düşünün, siz böyle bir adama kendinden bahset diyorsunuz.
Bir araba laf ettim, dediğinizi yapsam daha iyi değil miydi? Yok yok.. kızmayın! Bu da bir iç dökme fırsatı oldu.

Yağmur Bey, bu kadar fazla alanda kendinizi daha yakın hissettiğiniz bir alan olmalı. Kendinizi bir şair mi, bir yazar mı yoksa bir yönetmen mi olarak görüyorsunuz?

Y. Tunalı: Yaptıklarımın hepsini severek yaptığımı söyleyebilirim. Hepsi de benim ama önce şair ve sonra yazarım. Televizyonculuk ve onunla ilgili işler sonra gelir. Çorba oradan kaynadığı hâlde böyle düşünmekten dolayı biraz mahcup olsam da böyle. O hâlde televizyonculukta da ilk sıraya metin yazarlığını koymalıyım. Bu kesindir. Bakın, “senaryo” demiyorum. Hâlbuki o da yazarlıkla ilgiliyken, demiyorum. Çünkü senaryo çok teknik bir çalışmadır ve sanata en uzak yazış şeklidir. Televizyon ve hatta radyo için düz metin yazmak da sizi pek çok bakımdan bağlar. Ama hiç olmazsa senaryo kadar teknik şartı yoktur ve esnek bir şablon içinde epeyce hürsünüzdür. Sanata daha yakın metinler çıkarmanız mümkün olabilir.

Bu yönünüzü öne çıkaran sebep nedir peki, bahseder misiniz?

Y. Tunalı: Galiba şairliği kastediyorsunuz. Bunu birkaç yerde yazdığımız sanıyorum. Sanat, bizim Toroslarda çocukluğumuzda çokça şahit olduğum toprak altından suyun birdenbire çıkışı gibidir. Önce toprakta bir ıslaklık görürsünüz. Sonra birden su sızmaya veya gürül gürül akmaya başlar. Kabiliyetler de sanki böyle aktifleşir. Kaynak derindedir. Şiirde bu görünür hâle gelişi az çok biliyoruz. Çok zaman ve çok kişide bir sevgi şokuyla başlar. Yahya Kemal’in Redife Hanım’ı görüşü gibi. Görür ve çarpılır. Bir kalem kâğıt arar, mısra dizmek ister. Şuurlu bir durum değildir. Şuuru aşan bir şuurun zorlamasıdır ve kendiliğindendir. Üstad şiire öyle başlar. Bende de öyle oldu.
Şiirden genişledim. Çocukluğumdan beri yazmaya yatkındım. Yazmak beni çevreye açtı. Başka sanatlara ilgi duydum. Müziği dinleyici seviyesinde sevdim. Çok sevdim. Tiyatroya olan ihtiyacımız ve sevgim beni sahneye attı. O kadarla da kalmadı, başka alanlara da ilgi duydum.
Evet, öyle anlar gelir ki bir türde yazmakla, hatta yazmakla yetinemezsiniz. Oraya buraya isteyerek -savrulduğunuz değil de- yayıldığınız bir dönem gelir. Tam kontrol edemeyeceğiniz ve vazgeçemeyeceğiniz keşifler için atılırsınız. Televizyonculuğa kadar böyle genişleyen ilgilerle yüklü bir uzun zaman geçirdim. Televizyonculuk, benim için belgesel metinleri yazmaktı. Ama orada da duramadım. Şartlar, TRT’ye girer girmez yazdığım metinleri çekmemi gerektirdi, yapımcı- yönetmen oldum. Kültür belgeselleri yazdım, yönettim. Oradan kültür insanlarına geçmek gerekti, biyografik çalışmalarda sunucu oluverdim. Çünkü sorularınızı bir spikerin okuması veya okuyup ezberleyip söylemesi sohbet tadı vermez. Denedim, vermedi. Berecebilen çıkmamıştır diye düşünebilirsiniz. Hayır, sorular, konuya yakın olmayanın ağzına bile yakışmıyor. O eğreti durumu kabul edemedim. Mecburen kendimi kamera önüne koydum. Onunla da kalmadı ve zaman içinde televizyonla ilgili pek çok işi üstlenmek zorunda kaldım. İsteğim dışında yöneticilik de yaptım. Kanal yönettim. Yurtdışında temsilcilik ettim, temsilcilik kurdum.
Bütün bunlar, hesaplanmış, tasarlanmış şeyler değildi. Demek ki, bir ölçüde bunları yapabilecek bir zihin ve kültür hazırlığı varmış, diyeceğim. Ve en önemlisi, doğuştan getirdiğim yetenekler, iyi sayılabilecek kültür ortamlarında bulunmak ve biraz kültür edinmekle su yüzüne çıkabildi. Bu kadar çeşitli işi, istediğim kadar iyi yapabildiğimi söyleyemem. Zaten bu çeşitlilikte en iyi mümkün de değildir. Daha dar bir alanda kalsam, hiç şüphesiz daha yüksek bir başarı beklenebilirdi. Yalnız, yaptıklarımdan utandığım bir iş hatırlamıyorum. Bu bana yeterdi, yetti.
Asıl şu noktayı söylemeliyim: Yetenek kendiliğinden açığa çıkmayabilir. Onu deşmek gerekebilir. O da kültür işidir diyeceğim. Yani, belli bir birikim olmadan olmaz. Sanırım çıtayı fazla yüksek tutmadım. Göz korkutmak istemem. Nihayet ben dağda doğmuş ve sonra sevgisinin itişiyle bu işlere girmiş bir insanım.
Gördünüz mü, kendinden bahset dediniz, güya cevap vermedim, işte belki istediğinizden çok fazlası geldi.

Ülkemiz pek çok zorlu dönemden geçti. Bunlardan biri de 1970’li yıllarda yaşadığı, sizin deyiminizle “Kavga Günleri”ni yaşadı. Çalışmalarınızı takip eden okurlarımız bilirler ki sizin bir isteğiniz vardı. Milliyetçilerin de sanat/edebiyat platformunun olmasını istiyordunuz. O dönemde ne gibi çalışmalarda bulundunuz, kısaca değinir misiniz?

Y. Tunalı: Sözü acı verici bir yere getirdiniz. Bizim nesil kavga ederken asıl kavgayı unuttu. Elbette mazur görmek için sebepler çok. Fakat milliyetçiyseniz mazerete sığınamazsınız. O inanış sizi rehavete bırakmaz. Bu böyleyken, uğruna öldüğümüz milleti nasıl temsil edeceğimizi, onun için neleri nasıl yapmamız gerektiğini düşünmeyi ihmal ettik. Ancak öyle “milliyetçi” olunacağını konuşamadık. Tertemiz, adanmış ve destan değerinde mücadele veren, her hatırlayışımda gözlerimi nemlendiren bir nesil bunu tam anlayamadı ve hatta düşünemedi.
Bu eksiği tamamlamak lazımdı. Hareketin ileri gelenleri de bu işin farkındaydı. Öyleyken neden bu işi hâlledemedik? Uzun bahistir. Kültür-sanat, zaman ayıramadıkları bir konu demeyeceğim, başka problemler her zaman öndeydi. Harekete katılan sayısı ordular hâlinde gelenlerle çok artıyordu. Benim 14. yaşımda Kayseri Türk Kültür Derneği’nde tanıdıklarım, sayıca azdı. Otuz kişi kadardılar. Hepsi de kültürlü insanlardı. Bir fikir sanat dergisi de çıkarıyorlardı. Benim neslimden mektep çocukları öbek öbek gelince o ana gövde değişti. O kültür çevresi oluşturulamadı. Her yerde böyle gelişti. Yetişmiş insan az, yetişecek ondan onlarca kat fazlaydı ve zamanla yüzlerce kata ulaştı. Milliyetçiliğin entelektüel geçmişinin izinde gidilemedi. Bunu birçok yönüyle anlamak lazım. O detaylı bakışın yeri burası değil. Onun için soruya döneyim.
Ankara’ya gelir gelmez, büyüklerle görüşmek yanında benim gibi sanatın öksesine düşen öğrenci arkadaşların peşine düştüm. Üç beş kişi olunca harekete geçtik. Ocağın bir kültür merkezi olmasını konuştuk. Ülkü Ocakları Sosyal Faaliyetler Merkezi o sırada düşünce hâlindeydi, hızlandırdık. Bir de önceleri folklor ağırlıklı çalışan Tömfed (Töre Mûsikî Folklör ve Eğitim Derneği) kuruldu. Bir canlanma hâliydi. Tabii kısa zamanda bu merkezlerde geceler, konserler düzenlemek öne çıktı.
Biz iki temel konuyu öne aldık. Edebiyat ve tiyatro. Müzik de hemen yanındaydı. Yüksek Öğretmen’de Ülkü Pınarı dergisini çıkardık. Onu genel merkeze aldılar, kapanınca o tecrübeyle Divan’ı düşündük. İlk dört sayısıyla o dönemin bazı şair ve yazarlarınca zaman zaman en iyi edebiyat dergisi sayılacak Divan önemli bir hamleydi. Aynı zamanda akademik bir tiyatro için sabırlı bir meraklı grubunu topladık. “Sabırlı” diyorum, çünkü sekiz ay kurs görecektik. Yüksek seviyeli bir tiyatro kuracaktık. Koyduğumuz hedef, Ankara Sanat Tiyatrosu ile rekabet edebilecek bir seviye idi. Akla ziyan işler oldu, yine vazgeçmedik. Ve başladık.
İkinci senemizde ikinci oyunumuzu gören Türkeş Bey Başbakan yardımcısı maaşını tiyatroya gönderdi. Şu da enteresan bir durumdu: Gala’ya mutlaka Bülent Ecevit’i de davet etmemizi istedi. Çok beğenmişti. O zaman bize her gün “katil” diyen, azılı düşman gören Ecevit’i davet etmemizi istemesinin anlamı büyüktü. Mesela o manalardan biri şuydu: “Bizim de bu kadar yüksek seviyede bir tiyatro topluluğumuz var” demek istiyordu. Bu seviyeyi yakaladık ama bu yüksek beğenme ve övünme, devam ettirecek canlılıkta bir sahiplenmeyi getirmedi. Seyirci ilgisi vardı ama yeterli değildi. İkinci oyunumuzu 75 defa oynamamıza rağmen yetmedi. Çünkü salonu doldurduğumuz gün nadirdi. O zaman için bile büyük masraf bu hâliyle karşılanamadı. Yardım da edilemedi. Üç yılda iki oyun koyduk ve hazırladığımız üçüncü oyunu seyirciye ulaştıramadık. Böyle çekilmeyelim dedik ve bir sanat gecesiyle veda ettik. O geceden sonra Galip Erdem Bey’in Hergün Gazetesindeki yazısını bulsanız da okusak. “Bu sanat gecesi bütün Türkiye’de tekrarlanmalıdır.” diyordu. “Bizim için bir turne yolu gözüküyor” dedik. O da çeşitli sebeplerle düzenlenemedi.
Diyeceğim o ki bir dikkat oluşturmak için çok çalıştık. Hemen her hafta Hergün gazetesinin sanat sayfasında tiyatro ve sanat yazıları yazdım. Konuşmalar, görüşmeler aralıksız devam etti. Bunlar ve benzeri gayretlerimizi saymaya girişmeyeyim. Yettiğini söyleyemem, siz de yetmediğini görüyor, yaşıyorsunuz. Aynı eksikliği daha şiddetle hâlâ hissediyoruz.

Şiirlerinizde olsun yazılarınızda olsun okurların dikkatini çeken bir nokta var. Çok duru bir Türkçe kullanıyorsunuz. Çağdaş edebiyatımızda özellikle son dönem genç yazarlarımızın bu konuda pek de hassas davranmadığını görüyoruz. Bu konuda sizin düşünceleriniz nelerdir? Gençlerimiz ve çocuklarımız için önerileriniz nelerdir?

Y. Tunalı: Bugün için dil zevki edinmenin kolay olmadığını kabul etmek lazım. Büyük çalkantılar ortasında kaldığımız yılların ağır etkileri içinde bu dikkatin edinilmesi de zordu. Onun için yeni nesiller mazurdurlar. Benim neslim de böyle bir zevki edinemedi. Silsile bozuldu. Bir büyük boşluk doğdu. Yabancılaşmaya benzer bir boşluk.
70-80 yıl önceye kadar er mektupları bile sanatlıydı. Çünkü o mektubu yazacak kadar okuyan, ilk mektep de bitirse temiz ve bir ölçüde güzel bir Türkçe yazabilirdi. Dili duyarak öğrenirdi. Halkın dili de sağlamdı. Böyle bir yaygın ve kendiliğinden akan, yayılan bir zevk vardı. 1932’den itibaren giriştiğimiz müdahale dönüm noktasıdır ve çok önemlidir. Atatürk 1934-36 arası iki yıllık Arı Türkçe denemesinin yanlışlığını anlayarak hemen bitirdi. Ondan sonra iki yıl daha yaşadı. Maalesef rahatsızlığına denk geldi ve bu geri dönüşü kalıcı hâle getirecek kararlılık bunun için tam hayatımıza yerleşmedi. Ölümü üzerine, yeniden o tasfiyeciliğe dönüldü. Bu yoldan vazgeçmeyenler devlete hâkimdi. Yoğun ve çok yönlü bir kampanya ile basın, mektepler TDK çizgisini takibe mecbur edildi. Devlet eliyle bir bozgun yaşadık.
Diyeceğim o ki gençlerimiz iyi ve güzel Türkçe duymadılar ve okumadılar ki onlardan iyi ve güzeli bekleyelim. Mazurdurlar. Yalnız bu mazerete sığınmanın ve bu edilgenliği devam ettirmenin de manası yok. Dil dikkati onlar için de bir yerde başlayacak. Başka çare yoktur. Bütün etkili organlarda, edebiyatta, sanatta bu güzel Türkçe’yi arayacağız. Böyle bir dikkatin takipçisi olacağız ve güzel Türkçe arayışı etkili faaliyetlerle gündemin değişmez maddesi haline gelecek. Galiba sorunuza en kestirme düşünce temelini böyle düşünebiliriz.
Diğer taraftan, Türkçesi güzel eserleri seçerek okumayı ve üzerinde durmayı düşüneceğiz. Millî Eğitim Bakanlığı’nın eser listesi çıkarma fikri doğrudur. Yalnız bu eserler üzerinde nasıl durulduğu önemlidir. Nasıl okunuyor, nasıl anlaşılıyor, nasıl duyuluyor, nasıl düşünülüyor.. bunları bileceğiz. Dostlar alışverişte görsün kabilinden olursa olumlu sonuç yerine olumsuzluk artar. Bu işlerde sever gibi yapılmaz. Ancak severseniz başarırsınız.
Bana sorulursa ilk iş birkaç şair ve yazarın eserleri üzerinden dikkatli okumalarla başlanmasıdır, derim. Bu okumalar kendi başına okuma olabileceği gibi zevkine güvenilen bir kişiyle toplu da olabilir. Sindire sindire, her cümlesi ve her kelimesi üzerinde durarak yapılacak bir çalışma da düşünülebilir. Belki Türkoloji bölümlerinde yapılması gereken de budur. Güzel Türkçe konuşanları dinletmek çok önemlidir. Sözün, yazının ve tabii kelimenin tadına varmanın güzel yolları böyle bulunabilir.

Çocuklarımızdan söz açılmışken, sizin de çocuklarımız için hazırladığınız yayınlar vardı. Bu çalışmalar hakkında bizleri bilgilendirir misiniz?

Y. Tunalı: Millet hayatının merkezinde çocuk düşünülür. Eğitim-öğretimin en zorlu ayağında yine çocuklar vardır. Biz, klasik dönemlerin Türk toplumunda, aile içi eğitimle, yaşayarak- göstererek çocuklarımızı eğitirdik. Ninniler, masallar, kahramanlık hikâyeleri anlatır, oyunlar oynatır, müzikler dinletirdik. Çocukların olduğu yerde herkesin hareketlerini onlara göre ayarlaması da önemli bir dikkatti.
Modern zamanlarda bizde de şifahi-yaşayarak eğitim yavaş yavaş ortadan kalktı. Yeni enstrümanlar geldi. Ancak işin özü değişmedi. Yine hikâyeler, anlatılar üzerinden gidiliyor. Çocuk görerek öğrendiği için bütün dünya buna yoğunlaştı. Çocuk romanları, hikâyeleri bugün için önemli bir eğitim-öğretim aracı kabul edildiğinden dolayı büyük bir sektör oluştu. Çünkü çocuklar çok hızlı okuyup-dinleyip, bu kitapların yenisini istiyorlar.
Bizde bu alan maalesef yabancı eserlerle dolduruluyor. Büyük eksiğimiz ve yanlışımızdır. 1991 yılında Kültür Bakanlığı’nın bu yanlışı farkeden yöneticileri bir büyük işe giriştiler. Yayımlar Dairesi Başkanı Alaattin Korkmaz Bey, benden de dört çizgi roman senaryosu istedi. Galiba on kişi civarında bir yazar grubuna sipariş edilmiş konularla başlandı. Işınsu Abla da Alparslan’ı yazdı. Benim yazacağım Bilge Tonyukuk ve Mesnevi’den seçilmiş iki hikâyeydi. Yazdım ve basıldı. Gördüğü ilgiyi ölçtülerse de ben bilmiyorum. onar bin nüsha bastılar. İkisinin ikinci baskısı da yapıldı. Sonra yakınlarda rahmetli olan dostumuz Bahattin Ergezer dördünü de Ocak Yayınları’nda bir daha bastı.
O çocuk çizgi romanlarını millîleştirme hamlesi devlette, özelde devam ettirilmeliydi.

Günümüz çocuk edebiyatının muhteviyatı hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Y. Tunalı: Bu çok yakından bildiğim bir mesele değil. Çünkü tam takip edemiyorum. Gördüğüm şu: Bizde çocuk yayınlarında yaratıcılık hala çok zayıf. Yabancıların konuları taklid ediliyor. Adapte edilenler de yine onların bakışlarını yansıtıyor. Hâlbuki bizde konu sıkıntısı çekilmez. Bütün bir tarih her yönüyle işlenmemiş hâlde duruyor. Çocukların merakını çekecek o kadar çok konu ve malzeme var ki… Hayatımızı romanda, hikâyede, sinemada işlemediğimiz için çocuklarımıza da aktaramadık. Eski masallar, kahramanlık hikâyeleri de bugüne taşınmadı. Bunlar üzerinde durulmalı. Yazılmış romanların, hikâyelerin çocuklar için hazırlanmış nüshaları da olmalı. Temel eserleri her yaş grubu için ayrı ayrı düşünmek önemlidir. Başka milletler bunu yapıyor. Mesela İngiltere’de Şekspir’in, Fransa’da Balzac’ın ve diğerlerinin ilkokul çocukları için hazırlanmış adaptasyonları var. Bunu resimde müzikte de yapıyorlar. Bizde çizgi roman, çizgi film yanında kısa filmler alanı da boş denecek durumda. Bu konuda da yapılacak çok iş var.

Son olarak, millî hassasiyete sahip genç kalemlerimizin çocuk edebiyatı alanındaki bu boşluğu doldurmaları adına tavsiyeleriniz nelerdir?

Y. Tunalı: Çocuk edebiyatı büyükler için olan edebiyattan daha zordur. Çünkü birçok kayıt altında yazacaksınız. İnsanı, hayatı, tabiatı tanımadan güçlü bir edebiyat olmaz, çocuk edebiyatı hiç olmaz. O hâlde çok yönlü bakmayı öğreneceğiz. Gördüğümüz kadar görmediğimiz var. Zihnimiz çok yönlü işleyecek, içimiz zenginleşecek. Bunu da dünyanın en güzel dillerinden biri Türkçemizle yapacağız.
Ondan sonrası tekniktir. Kim ne yaptıysa anlayacak, sevecek, benimseyecek ve kendi eserimizi farklı bir şekilde vereceğiz. Kolay değil ama çalışmakla bir yerde kolaylaşacaktır. Bitmeyen bir merakla insanı ve hayatı incelemek kitaplar kadar önemlidir.

Bize verdiğiniz bu değerli bilgiler için Millî Düşünce Merkezi adına teşekkür ederiz. Çocuklarımızı ait olduğu kültürden uzaklaştırmayacak eserlerin devamının gelmesini ve nitelikli bir niceliğin oluşmasını dileriz.

Yazar

Zübeyde Gökçen Süer

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.