AZERBAYCAN FELAKETİNİN BAŞLANGICI- EBÜLFEZ ELÇİBEY – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

AZERBAYCAN FELAKETİNİN BAŞLANGICI- EBÜLFEZ ELÇİBEY

Gelecekte, Azerbaycan tarihinin son yüzyılını yazacak tarihçilerin, 4 Haziran 1993 yılında meydana gelen olayların araştırılmasına özel bir yer  ayıracaklarında şüphe yoktur. Azerbaycan’ın bağımsız devlet olarak geleceğini alt-üst eden bu darbenin yöneticileri ve onların içyüzleri açığa çıkarıldığında, bu olayın Azerbaycan açısından doğurduğu vahim sonuçlar analiz edildiğinde, sorumluların adlarının bir ibret ve lanet vesikası olarak asla  unutulmayacağına […]

4 Eylül 2011
Milli Düşünce Merkezi

Gelecekte, Azerbaycan tarihinin son yüzyılını yazacak tarihçilerin, 4 Haziran 1993 yılında meydana gelen olayların araştırılmasına özel bir yer  ayıracaklarında şüphe yoktur. Azerbaycan’ın bağımsız devlet olarak geleceğini alt-üst eden bu darbenin yöneticileri ve onların içyüzleri açığa çıkarıldığında, bu olayın Azerbaycan açısından doğurduğu vahim sonuçlar analiz edildiğinde, sorumluların adlarının bir ibret ve lanet vesikası olarak asla  unutulmayacağına da şüphe yoktur. Neden böyle bir felaket yaşandı? Nasıl oldu ki Ebülfez Elçibey, uyuşturucu müptelalarından ve adı sanı bilinmeyen kişilerden oluşan bu silahlı ayaklanmayı bastıramadı. Nasıl oldu ki, Haydar Aliyev göreve getirildi ve Elçibey sessiz-sakin görevini bırakmaya razı oldu?

 

 Bunlar, son iki yıl içinde, Azerbaycan’ın bütün kesimlerinde en fazla tartışılan, üzerinde en fazla vurgunculuk üretilen ve cevabı yediden yetmişe herkesçe cidden merak edilen sorular olmuştur. Herkesin  kendi seviyesinden bir değerlendirmede bulunmaya ve belli sonuçlar çıkarmaya elbette hakkı vardır. Rivayet muhtelif olsa da gerçekliğin bir yüzü vardır ve  bu bir yüzü görmeye çalışan tarihçilerin, bu konuda ileri sürülen değerlendirmelerin tamamını bilmeye ihtiyaçları vardır. Asıl hâkim zamandır ve bir kısım  yalan yanlış fikirler kim tarafından ve ne seviyede müdafaa edilirse edilsin, gerçeği perdelemeye yetmeyecektir. Çünkü tarih, bilicilerin bilicisi, adaletlilerin  en adili olduğu gibi, zalimlerin de zalimidir. 

 

4 Haziran olaylarını hazırlayan sebepler üzerinde dururken pek çokları, kadro politikamda yapılan yanlışlıklan veya zamanımda bir kısım tedbirlerin  alınmayışımı ileri sürmektedir. Burada ister istemez, Nasreddin Hoca’nın bir fıkrasını hatırlıyoruz. Hocanın ahırından ineği çalınır. Olayı tartışan komşu ve akrabaların kimi hocanın kendisini, kimi de eşini sorumlu tutarlar. Onları dikkatle dinleyen Hoca: Yahu komşular, der. Allah’tan korkun. Bu hırsızın hiç mi  suçu yok. Şimdi birileri, Hoca’nın suçlanmasının matluba muvafık olduğunu, hırsızı suçlamakla kimsenin eline bir şey geçemeyeceğini, asıl sorumluluğun gerekli  tedbirleri almayı ihmal eden Hoca’ya düştüğünü ileri sürebilirler. Çalınan bir inek seviyesinden bakıldığında haklı da sayılabilirler. Ne var ki, bu fıkrada tasası çekilen şey bir inek değildir. Öyle bile olsa, Azerbaycan’ın meşru yöneticilerinden iktidarı çalanlar sıradan bir inek hırsızı değildirler ve bu olay da tesadüfî  bir hırsızlık değildir. Çükü bu hırsız iki yüz yıldır Azerbaycan’dan el çekmemektedir. Bu ilk hırsızlığı değildir ve korkulur ki, sonuncusu da olmayacaktır.  Azerbaycan, bu hırsızı iyi tanımak, onun kullandığı yöntemleri iyi bilmek, hangi sahte kılığa girerse girsin onu teşhis etmek durumundadır.

 

Bu kısa nottan sonra konuya dönelim.  Bizim fikrimize göre, Gence olaylarının asıl sebebini ELÇİBEY’in halk tarafından iktidara getirilişinde aramak gerekmektedir. Gerçi bu seçim siyasi bir realite  olarak tanınmış ve kabul edilmişti ama İran ve Rusya’nın stratejik çıkarları bu realitenin ortadan kaldırılmasını gerektiriyordu. Burada, alt tarafı 7 milyonluk bir nüfusa sahip, üstelik küçücük Ermenistan’a bile yenik düşerek çok şeyini yitirmiş bir ülkenin, Rusya ve İran açısından ne tür bir tehdit ya da tehlike  olabileceği düşünülebilir. Elçibey’in iktidarının, onları neden bu kadar ilgilendirdiği sorulabilir.  Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya, kendisini bu devletin varisi ilan etti ve diğer cumhuriyetlere nazaran önemli imkân ve avantajlara sahip oldu. Bir  kere imparatorluğun asli unsuruydu ve merkezi devletinin bütün mekanizmalarını, bütün siyasal etkinliklerini, bütün yetişmiş kadrolarını ve o cümleden de  “devletçilik” birikimini olduğu gibi devraldı. Sovyetler Birliğinin bütün dış ekonomik ilişkilerinin mirasçısı da Rusya olmuştu. Diğer cumhuriyetler ise, ağır  ekonomik bunalım içerisinde çabalıyorlardı.

 

Yavaş yavaş kendini toparlamaya başlayan Rusya’nın dış politikasında, Sovyetler Birliği’nin hudutlarına kadar genişlemek ve bu hudutlar içerisinde kalan jeopolitik öneme haiz mevzileri yeniden ele geçirmenin hazırlıkları hissedilmeye başlamıştı. Önce, Moskova  mihverinden bağımsız dış politika yürütmesi muhtemel bölgelerdeki askeri varlığını güçlendirerek bir baskı mekanizması kurdu. Moldavya’da “Dinyester”,  Ukrayna’da “Kırım”, Gürcistan’da “Abhazya” ve “Güney Osetya”, Azerbaycan’da, “Karabağ” problemleriyle, Tacikistan’da yaşanan iç savaş, Rus askeri ve  istihbaratının yarattığı ciddi problemlerdi. Rus harp silahlarının en sert ve en acımasız deneme alanı, Gürcistan ve Karabağ oldu. Henüz Gorbaçov’un  iktidarda olduğu dönemde, Sovyetler Birliği’nin dağılacağını gören Rus istihbarat servisleri, milli bağımsızlık hareketlerinin çok güçlü olduğu bu ülkelerin,  gelecekte Rusya’nın nüfuzu altında kalmasını temin etmek için yerel savaşlar planlamışlardır. Gürcistan’a diz çöktürmek kolay oldu. Önce Güney Osetya’yı karıştırarak, Rusya’ya sırt çevirmiş olan Gamsahurdiya’yı devirdiler. Ardından Abhazya’ya giren Rus askeri birlikleri, “abaza” görüntüsü altında savaşa iştirak ederek, Şevardnadze’yi bağımsızlık hayallerinden vazgeçmeye mecbur ettiler. Abhazya ve Osetya’yı kaybetmemek için yeniden Ruslara teslim olan  Gürcistan, hem Osetyasız, hem de Abhazya’sız kaldı.

 

Azerbaycan’la ilgili oyunsa Karabağ üzerine kurulmuştu. Ruslar, Azerbaycan topraklarını bir bir zaptederek, Ermenilere büyük zaferler yaşattılar. Zengin  petrol yataklarına sahip, Asya ile Avrupa arasında önemli jeopolitik mevkii olan, Türk devletleri arasında köprü konumundaki Azerbaycan’ı kendi haline  bırakmaları, zaten mümkün değildi. Üstelik tam da bu dönemde, Azerbaycan’ın başına Ebülfez Elçibey gibi, frekanslarının asla uyuşmadığı bir bağımsızlık savaşçısı geçmişti. Artık, Azerbaycan’ın hizaya getirilmesi yönünde daha radikal adımlar atmalıydılar. Rusları, Elçibey’den kurtulmaya zorlayan faktörleri  şöyle sıralamak mümkündü: 

 

— Bağımsız Devletler Topluluğu’na girmeyi açıkça reddeden Elçibey, Rusya’nın bu isim altında yeniden ihya etmek istediği imparatorluk projesini  engelliyordu.

 

 — Elçibey, 80 binden fazla Rus askerini, son neferine kadar Azerbaycan topraklarından çıkarmıştı. Konjonktürel şartlar Rusya’yı buna mecbur etmişti ama askeri varlığa dayanmadan, Rusların bir ülke üzerinde nüfuz sağlamaları da mümkün değildi. Bu sebeple, kısa bir zaman içinde, Azerbaycan üzerindeki  emellerine ebediyen veda etmek zorunda kalabilirlerdi. Öte yandan Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği’nin pek çok şeyini olduğu gibi, savunma ve  güvenlik doktrinini de aynen devralmıştı. Türkiye, İran ve hatta Ortadoğu üzerinde nüfuz sahibi olabilmesi için, askeri varlığının bölgenin en yakınına yani Azerbaycan’ın güney sınırlarına kadar inmesi gerekiyordu. Sovyet savunma sistemi içerisinde Azerbaycan topraklarının zaten önemli bir yeri vardı ve bu  ülke son derecede hayati tesislerle donatılmıştı. Şimdi aynı sistemi yaklaşık 500 km. kuzeyde yeniden kurmak gerekecekti ki, bu hem son derecede külfetli, hem de aktüel Rus stratejileri açısından elverişli değildi. Öte yandan, Rus askeri varlığının Azerbaycan topraklarından çekilmesi, Güney Kafkasya’da bir  askeri güç boşluğu yaratacaktı. Bu boşluğun istenmeyen güçler tarafından doldurulma ihtimali, Elçibey gibilerin iktidarda kalması halinde son derece  kuvvetliydi. Kaldı ki, Rus ordusunun Kuzey Kafkasya’ya çekilmesi, yani Rusya Federasyonu içinde konuşlandırılması, Rusya’nın güvenliği ve toprak  bütünlüğü açısından da tehlikeliydi. Çünkü Kuzey Kafkasya’da ayrılma yanlısı etnik topluluklar vardı ve burası tarihen Rus vatanı değildi. Muhtemel bir  kopma durumunda ayrılıkçı unsurlar, dış dünyayla kolayca askeri ilişki içerisine girebilirlerdi. Bu ise, Sovyetler Birliği’nden sonra Rusya Federasyonu’nun da  kaçınılmaz olarak parçalanması demekti. Nitekim sonraki yıllarda, Ruslara karşı başarılı bir bağımsızlık mücadelesi yürüten Çeçen Milleti’nin, dış dünyaya askeri bir koridor açamamanın ne ölçüde sıkıntısını çektiği görülecekti.

 

Azerbaycan küçük ve güçsüz bir ülkeydi ama Rusların bütün dünyayı nazarda tutan güvenlik ve savunma stratejileri için vazgeçilmez bir unsurdu. Elçibey’in iktidarda kalması, Rus askeri stratejisinin güney ayağını boşlukta bırakıyordu.  Azerbaycan güçlü bir ordu teşkiline girişmişti. Ülkenin insan potansiyelleri buna elverişliydi. Karabağ’daki inisiyatif ellerinden kaçabilir, böylece hem  Ermenistan’ı hem de Azerbaycan’ı elde tutmanın tek aracı olan bu ihtilafta devre dışı kalabilirlerdi.

 

— Elçibey’in, Rusya’nın iktisadi çıkarlarıyla ilgili bir hassasiyeti yoktu. Petrol anlaşmasında Rusları devre dışı bırakmış, bu oluşuma doğrudan engel  olamamışlardı.

 

— Türklüğün yaşatılmasını, yüceltilmesini ve Türk âleminin tarihi misyonuna uygun bir mevkie yükseltilmesini savunan Elçibey, sadece Azerbaycan  Türklerine ideolojik mesajlar vermekle kalmıyor, Rusların, arka bahçeleri gözüyle baktıkları Türk cumhuriyetlerinde yaşayan halklar açısından da anti  emperyalist bir uyanışa sebep oluyordu. Üstelik bağımsız bir devlet olarak bu tür uyanışlara Azerbaycan’ın sağlayacağı maddi ve manevi destek, gelecekte Rusların başını ağrıtabilirdi. Öte yandan İran da benzeri sebeplerle Elçibey iktidarını kendisi için zararlı ve tehlikeli buluyordu. Güney Azerbaycan’daki Türklerin içinde bulundukları  durum nedeniyle İran’a mesafeli davranan Elçibey; bir bakıma tabii yayılma alanı gibi gördükleri Azerbaycan’ı İran’a kapatıyordu. İran ne ekonomik gücünü yayabilmiş ne de toplum nazarında tatminkâr bir ideolojik nüfuz kurabilmişti. Elçibey’in İran’a imtiyaz tanımama yönündeki politikaları bir yana, kendi  ideolojik söylemi bile başlı başına engelleyici bir faktördü. İslamcılık, daha doğrusu mezhepçilik kisvesi altında Fars hegemonyasını Azerbaycan Türklerine de dayatmanın hesap ve hazırlıkları içerisindeki bir İran için, Elçibey’in “millet” temasını esas alan siyasi ideolojisi bir engel olduğu kadar ciddi bir tehditti.  Kuzey Azerbaycan’ın bağımsızlığının pekişmesi halinde, Güney Azerbaycan’da da milliyetçilik rüzgârlarının daha bir şiddetle esmesi, Elçibey’in birleşik  Azerbaycan’ın manevi-siyasi lideri konumuna yükselmesi kaçınılmazdı. Bu ise kısa zamanda İran’ın parçalanması demekti. Milliyetçilik rüzgârlarının belli bir güce ulaşması durumunda, İran’ın demografik dengeleri içerisinde bunu önlemenin imkânı yoktu. Kuzey’de yükselen bayrağı, mümkün olan en kısa  zamanda indirmek gerekliydi. Zaten İran, değil Elçibey iktidarına, Azerbaycan’ın bağımsızlığına bile soğuk bakmıştı. Kaldı ki Elçibey, hangi açıdan ele  alınırsa alınsın İran’ın uzak-yakın emellerine iyi resim vermiyordu.

 

Bir şeyi daha kaydetmek gerekir ki, bu noktada ABD ve Avrupa ülkelerinin duyarsızlığı da Elçibey düşmanlarının işini kolaylaştırmıştır. Bu ülkelerdeki güçlü Ermeni lobilerinin, Elçibey aleyhinde bir hava oluşmasına katkıda bulundukları da şüphesizdir. Elçibey’in sergilediği demokrat tavır, ülkesi için tercih ettiği  siyasi ve ekonomik model batı dünyasında sempatiyle karşılanmıştı. Zira eski Sovyet cumhuriyetleri içerisinde Azerbaycan’ın ve onun liderinin bulunduğu  siyasi çizgiye gelebilmiş olan yoktu. Fakat son tahlilde bunlar batılıların fazla umurunda değildi. Onlar daha ziyade Elçibey’in milliyetçiliğiyle meşguldüler ve  bir siyasi söylem olarak Türk milliyetçiliğini, hâlâ 19. yüzyıl Ruş emperyalizminin yarattığı umacı kimliğinde görüyorlardı. Yani Pantürkizm, yani Turancılık.  Türklerin tek devlet altında toplanmak gibi bir ideali olduğu vehmine dayanan bu yakıştırmayı aşabilmiş bir batılı siyaset adamına tesadüf etmek zor olsa  gerekti. Görünüşe göre Elçibey’i destekleyen başlıca güç olarak kalıyordu.

 

Türkiye, Azerbaycan’ın bağımsız bir devlet olarak ayakta kalması için hayli yardımlarda  bulundu. Azerbaycan’ın savaşla ilgili hukukunu uluslararası siyaset meydanında savunan tek ülke Türkiye’ydi: Her şeye rağmen Türkiye’nin, Rusya’ya karşı izlediği politika, çok uzun devirlerden beri sadık kalınan muayyen bir “ihtiyat” çerçevesinin dışına çıkamıyordu ve hatta bazen cesaretsizlik olarak  değerlendirilebilecek bir yaklaşım sergileniyordu. Bu yüzden Türkiye, Rusya’nın Azerbaycan üzerinde kullandığı yıkıcı ve dağıtıcı etkinliği tek başına  göğüsleyebilecek yetenekte bir ülke değildi. Kaldı ki, hususen Elçibey konusunda bazı Türk politik çevrelerinin ve politika adamlarının rezervleri vardı.  Elçibey’in Azerbaycan’da kazandığı siyasi zafer, Türkiye’de milliyetçilik eğilimlerinin yeniden güçlenmesine neden olmuş, bu ise farklı bir siyasi çizginin  temsilcisi olan bazı devlet ve siyaset adamlarını tedirginliğe itmişti. Bu yüzden bazı siyasetçiler, daha Elçibey iktidarının en güçlü dönemini yaşıyorken  alternatif lider arayışlarına yönelmişler, bir kısım muhalif unsurlarla el altından yardımlaşmışlardır. Türkiye’de, devlet politikalarının mutfağında olmak gibi imtiyazlı sıfatları da olan bazı insanların, Elçibey (ve aslında Azerbaycan) düşmanlarının darbe ile iktidara gelmesindeki katkıları küçümsenmemelidir.

 

1992 yılı Mart ayında, o zamanki Türk hükümetiyle Nahcivan meclis başkanı Haydar Aliyev arasında, uluslararası hukuka aykırı olduğu gibi, Azerbaycan’ın hükümranlık haklarını da ihlal eden bir işbirliği protokolü imzalandı. 100 milyon dolar tutarında bir kredi öngörülüyordu ve 10 milyon doları hemen  kullandırılacaktı. Bu olayın analizi bile, Azerbaycan’daki bağımsızlık ve milliyetçi hareketin iktidarına ne büyük bir darbe vurulduğunu göstermeye yeterlidir. Şöyle ki; Evvela Nahçivan ayrı bir devlet değildi ve bir başka ülkeyle, kendi başına ikili ilişki kuramazdı. Türkiye hükümeti bu davranışıyla Nahçivan’ı ayrı bir devlet, H.Aliyev’i de devlet başkanı statüsüne yükseltti. Azerbaycan merkezi hükümeti bütün rahatsızlığına rağmen bu olayı sineye çekmişti ama bir siyasi  mevtadan farkı kalmamış ve Nahçivan’da iptidai bir kabile reisi yaşantısı süren Haydar Aliyev, Azerbaycan’ın gündemine yeniden sokulmuştu. Hem de KGB yıllarında bizzat en büyük kötülüğü ettiği Türkiye eliyle. — 350 bin nüfuslu Nahçivan’a 100 milyon dolar kredi açıldığı tarihte, Azerbaycan’a henüz bir dolarlık bile kredi açılmamıştı. Kendisine, olağandışı  yöntemlerle ve olağanüstü bir saygınlık kazandırılan Haydar Aliyev, bir yandan da Azerbaycan ölçeğinde muazzam bir meblağla finanse edilmişti. Bu  kaynakla doğrudan doğruya Haydar Aliyev’in siyasi hareketi finanse edilmiştir. Türkiye, kullandırdığı kredinin sarf şeklini denetlemediği gibi denetlemesi de  mümkün değildi.

 

Bütün bu ve benzeri tutumlarla, Türkiye’nin tutumlarına büyük ölçüde endeksli hale gelen Azerbaycan kamuoyuna tek mesaj verilmiştir.  “Türkiye’nin gönlündeki adam Haydar Aliyev’dir”.  Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkilileri başka niyetlerle böyle hareket etmiş olabilirlerse de, üzerinde fikir yürüttüğümüz bağlamda onların niyetlerinin fazla  önemi yoktu. Önemli olan; Bakü yönetimini atlayarak Türkiye’yle çeşitli ilişkiler kuran ve ondan 100 milyon dolar koparan Haydar Aliyev’in, bu prestiji ve bu  finansmanı hangi niyetler için kullanacağıydı. Bir kaç ay içinde bu niyet anlaşılacaktı ama taş da kuyuya almış olacaktı! Böylece, Türkiye’nin resmi dairelerindeki desteği azalan Elçibey, çok yönlü ve çok kapsamlı saldırılar karşısında tek başına kalmış oluyordu, bu selin O’nu önüne katıp sürüklemesi mukadderdi.   Bir başka noktadan bakıldığında, Türkiye desteğinin azalması veya en azından Azerbaycan kamuoyunun bu yönde bir kafa karışıklığına sürüklenmesi,  Elçibey için asıl öldürücü darbeyi teşkil etmişti. Burada yabancı bir Atasözüne tam da hak verdirecek bir durum söz konusuydu:   “Tanrı’m, sen beni dostlarımdan koru. Düşmanlarımla kendim de başa çıkarım!”

 

Darbeden önce Rusya ve İran istihbarat birimleri, Elçibey’e karşı suikast girişimlerinde de bulunmuşlardı. Bunlardan birine geçtiğimiz bölümlerde  değinmiştik. Cumhurbaşkanı seçildikten bir ay sonra, Gence bölgesinden dönerken, yeni bir operasyon düzenlendi. Gence-Yevlak yolunun 30.  kilometresinde Savunma Bakanlığına ait, çok miktarda patlayıcı taşıyan bir cephane kamyon aniden, cumhurbaşkanının da içinde bulunduğu ve yüksek  hızla seyreden konvoyun önüne fırladı. Kamyon şoförü aceleci davranmış, önde giden  “Mercedes” marka arabayı cumhurbaşkanının zannetmiş ve bu  arabanın önünü kesmişti. Oysa bu arabaya bir ihtiyat tedbiri olarak korumalar bindirilmiş ve Cumhurbaşkanı ikinci arabaya oturtulmuştu. Korumaların  tetikte oluşu ve şoförün soğukkanlı manevrasıyla, Elçibey’in arabası adeta kamyona sürtünerek geçti ve çarpmadan kurtuldu. Yapılan araştırma sonucunda, bir çarpma halinde kamyonun infilak edeceği anlaşıldı. Olayın sanığı üç ay hapis yattı ve dönemin savcılarınca, adi bir trafik kazası kapsamında salıverildi. 1993 yılı Şubat ayında, yine Gence’de ve yine R.Gaziyev ile Suret Hüseyinov’un adamlarınca ikinci bir suikast girişiminde bulunuldu. Savaş bölgesindeki  durumun kötüleşmesi üzerine Gence’ye giden Cumhurbaşkanı’nı getirecek uçak, Mingeçevir’de, burada bulunan füze üssünden, Rus uzmanların da  yardımıyla vurulacaktı. Kiralanan uzmanın son anda vazgeçmesiyle plan bozuldu. 1993 yılının Mayıs ayında, katıldığı bir törende, bu defa İran istihbaratının eğittiği bir tetikçiye iş havale edildi. Ancak törende çok ciddi tedbirlerin alınması münasebetiyle hainler bu menfur emellerine ulaşamadılar.  Bütün bu planlar sonraki dönemlerde yapılan çeşitli sorgulamalar dolayısıyla tesadüfen açığa çıkacaktı.

 

Bilinen ve bilinmeyen bu tür suikast teşebbüslerinde başarılı olamayan düşmanlar, darbe yolunu da nazarda tutmuşlardı. Daha Elçibey cumhurbaşkanı seçilenden bir ay sonra darbe girişimleri başlatıldı. Bu  girişimin arkasında Ayaz Mutallibov, Rahim Gaziyev, seçimlerde Elçibey’e rakip olan Nizami Süleymanov gibi isimler vardı. Ordudaki bütün Rus yanlısı  subaylara darbe günü bildirilmiş, özel provokasyon timleri hazır hale getirilmişti. Rus KGB’sinde hazırlanan plana göre; halk kitlelerinin ayaklandığı,  gerçekte seçimi kazananın Nizami Süleymanov olduğunu iddia ettikleri ve askerlerin de onları desteklediği tarzında bir mizansen yaratılacaktı. Hatta deniz  kuvvetlerine ait bir kaç Rus gemisi de harekete hazır duruma getirilmişti. Uygulama tarihi 1992 Temmuzunun 10’nu ile 20’si arası olarak tesbit edilmişti.  Çok sert karşılık görecekleri yönünde bir uyarı üzerine, şebekenin risk almaya gücü yetmeyen üyeleri bu işten çekildiler. İkinci darbe ise, 1993 yılının Ocak-Şubat aylarında düşünülmüştü. Rahim Gaziyev ve Suret Hüseyinov, 21 Ocak tarihinde emirlerindeki orduyu, Ağdere  bölgesindeki stratejik savunma mevziilerinden geri çektiler. Bölge, Ermeni askerleri için açık ve savunmasız bırakıldı. Bunun üzerine Ermeniler, Ağdere’nin  pek çok önemli noktasını ele geçirdiler. Geri çektikleri askeri birlikleri Gence’de tekrar toparlayan darbeciler, gerekli hazırlıklara giriştiler. Darbenin siyasi  kanadı da teşekkül ettirilmişti. Plana göre, 1992 yılının Mayıs ayında, demokratik güçlerin göreve gelmesiyle çalışmalarına son veren ve bütün yetkilerini “Milli Şura'”ya devreden parlamentonun, tamamı komünistlerden oluşan üyeleri Gence’de toplanacak ve kendilerini alternatif iktidar olarak ilan edeceklerdi.  120-den fazla milletvekili böyle bir eyleme iştirak edeceklerine dair imzalı taahhütte bile bulunmuşlardı. Darbecilerin en büyük yardımcısıysa, o tarihte  Henüz Gence’yi terk etmemiş bulunan Rus Hava İndirme Tugayı komutanı General Şerbak’tı. Kendisi Suret Hüseyinov’la çok sıkı ilişkiler içerisindeydi ve  emrindeki askeri birlikle, darbecileri hükümet kuvvetlerine karşı destekleyecekti. Hazırlanan oyunu fark eden Halk Cephesi, Suret Hüseyinov’un Ağdere’deki  ihanetini, Gence’de devlete karşı hazırlanan komployu bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyurdu ve gelişebilecek olaylar karşısında halkı uyanık olmaya ve devlete kesin destek vermeye çağırdı. Halkın kesinlikle hükümetin yanında olduğunu gören darbeciler, teşebbüslerini ertelemek zorunda kaldılar. Üçüncü darbe girişimi, 1993 yılının Mart ayının sonlarında Kelbecer’in düşman işgaline terk edilmesi ihanetiyle birlikte tasarlandı. Bölgedeki savunma  unsurlarının başında bulunan ve öteden beri Suret Hüseyinov ve Rahim Gaziyev’le yakın ilişkiler içerisinde olan subaylar, bu şahısların talimatı üzerine,  emirlerindeki bütün askerleri ve ağır silahları geri çekerek mevziileri boşalttılar. Ermeniler, Kelbecer’e de tek direniş ve çatışmayla karşılaşmadan girmişlerdi. Bu ihanet karşısında hükümet, 60 binden fazla sivili bölgeden tahliye etmek zorunda kaldı. Plana göre darbeciler, Bakü’ye akacak bu büyük ve kızgın  göçmen kitlesini kullanarak bir siyasi otorite krizi yaratacak, sonra elleri altındaki silahlı unsurları kullanarak hükümeti devireceklerdi. Bu ağır dönemde  hükümet, gerek Ermeni saldırılarını durdurmak ve gerekse siyasi istikrarı korumak amacıyla ülkede olağanüstü hal ilan etti. Bütün önemli noktalar kontrol  altına alındı. Alınan tedbirler sonucu, Kelbecer faciası bir hükümet bunalımına dönüşmedi ve darbeciler bir kez daha umduklarını bulamadılar. Oysa bu son ihanetlerine o kadar bel bağlamışlardı ki, istihbarat birimlerinin kaydettiği bir telefon görüşmesinden de anlaşıldığı üzere; büyük bir sevinçle Nahçıvan’daki  Haydar Aliyev’i arayan Nimet Penahov, Kelbecer’in düştüğünü, iktidara karşı yürüyüşlere başlamanın tam zamanı olduğunu müjdelemişti. Haydar Aliyev ise, Bakü’deki işbirlikçilerine biraz daha sabretmeleri talimatını vermişti. 

 

4 Haziran 1993 yılında Gence’de meydana gelen ayaklanma, Ebülfez Elçibey’i iktidardan uzaklaştırma amacına yönelik teşebbüslerin dördüncüsüydü. Bu  kez darbeciler daha planlı, daha kurnaz ve daha güçlü bir şekilde hazırlanmışlardı. Darbenin Haziran başlarında vuku bulmasının bir sebebi var mıydı? Yoksa bu tamamen bir tesadüf müydü? Bu sorulara en net cevabı Ebülfez Elçibey’in  “Müstegillik: İkinci Cehd” adlı makalesinde bulabiliriz:  “Batı ülkeleriyle ekonomik alanda yapılan görüşmeler artık meyvelerini vermek üzereydi. Petrol anlaşmalarıyla ilgili mutabakata varılmış, iyi niyet  protokolleri imzalanmıştı. Sonbahara kadar, AMOCO, BP ve diğer çok uluslu şirketlerle anlaşmalar imzalanmış olmalıydı. 30 Haziran’da Azerbaycan  Cumhurbaşkanı’nın Büyük Britanya’yı resmi ziyareti planlanmıştı. Azerbaycan topraklarından geçecek petrol ve doğal gaz boru hatları, kara ve tren yolları konusunda ilk uluslararası mutabakatlar sağlanmıştı. BM ve AGİT çerçevesinde yapılan diplomatik görüşmeler sayesinde, Haziran ayının 15’inde, Kelbecer’in geri alınması hakkında bir barış planı yapılmış ve imzalanmıştı. Bununla da, artık savaşa son verilecek, Azerbaycan-Ermeni münakaşasının siyasi yolla çözümü süreci başlamış olacaktı.

 

Bütün bunların  gerçekleşmesi, Azerbaycan’ın bağımsızlığı için yalnız ekonomik garantiler değil, aynı zamanda siyasi garantiler de vermekteydi.”11 Azerbaycan Türk Kültür Dergisi, Sayı: 296  s.16 Buradan da açıkça anlaşılan bir husus var: Batı ülkeleriyle imzalanmak arefesinde olan petrol anlaşmasını bozmak ve Ermenistan’la savaşın BM ve AGİT  çerçevesinde sona erdirilmesine engel olunarak, Karabağ’ın kaderi üzerinde Rusya’yı yeniden tek söz sahibi yapmak, bu darbe girişimlerinin asıl  maksadıydı. 1993 Mayıs ayı sonlarında, yani sonuncu Rus askerinin de Gence’den çıkarılmasından hemen sonra, bölgede durum daha bir gerginleşmeye başladı. Silah, cephane ve zırhlı araçlarının bir bölümünü, güya yakın dostu Suret Hüseyinov’a bırakan Rus generali Şerbak, aslında yapılacak darbenin bütün detaylarını planladıktan sonra, iz kaybettirmek için Gence’yi terk ediyordu. Kelbecer olaylarından sonra Bakü ve Gence’de olağanüstü hal ilan edildiğinden, içişlerine  ait birliklerin söz konusu şehirdeki sayısı artırılmıştı. Savunma Bakanlığı’nın emriyle, Gence’de bulunan, Suret Hüseyinov yanlısı 709 numaralı askeri birlik lağvedildi. Ancak adı geçen birliğin subayları bu karara karşı çıkarak, birliklerini dağıtmayacaklarını bildirdiler. Bundan önce, aralarında Rus asıllı kişilerin de bulunduğu bir grup subay Suret Hüseyinov’un etrafında birleşerek “askeri birlik” kurduklarını ilan etmiş ve amaçlarına sonuna kadar sadık kalacaklarına  Kur’anı Kerim’e el basarak yemin etmişlerdi. Aslında, birliklerin dağıtılması emrine karşı gelmek, isyanı fiilen başlatmak demekti.

 

Çevresindeki Rus  subaylarının aracılığıyla, Rus istihbarat yetkililerinden bol miktarda para alan Suret Hüeyinov’a, aynı mahfillerce gerekli bilgiler de veriliyordu. İşin ilginç  yanı, İran istihbaratı da, Gence camii imamlığı yapan ve İran yanlısı olduğu herkesçe bilinen, milliyeti meçhul Seyit Tahir isimli şahıs aracılığıyla Suret  Hüseyinov’a çengel atmıştı. İran’ın Bakü büyükelçisinin, isyanın başlamasından üç gün sonra, üstelik gizlemek ihtiyacı da duymadan, isyankârlıktan başka sıfatı bulunmayan Suret Hüseyinov’la Gence’de görüşmüş olması da başlamış ve devam etmekte olan bir ilişki ve işbirliğiyle ilgiliydi. Rusya savunma bakanı Pavel Graçov’un bu meselede asıl ümit bağladığı kişilerden biri de Rahim Gaziyev’di. Gence ve Nahçivan arasında mekik dokuyan Rahim Gaziyev, Suret ile  Haydar Aliyev arasında tam bir köprü kurmuştu. Moskova’nın Haydar Aliyev kartına oynamasında büyük rolü olanların başında, Rus istihbaratının şefi, doğu ülkeleri üzere ünlü Sovyet uzmanı Ord. Prof. Dr. Yevgeni Primakov geliyordu. Primakov ve Haydar Aliyev, İran ve Türkiye’de uzun yıllar birlikte çalışmış, bu ülkelerdeki komünist eylemleri birlikte planlamış iki eski arkadaştılar. Çok uzun yıllara yayılmış bir dostlukları, işbirlikleri ve ailevi ilişkileri vardı.

 

1994 yılına gelindiğinde, 20 Ocak 1990 katliamının sorumlularının açığa çıkarılması çalışmalarında bir suçlular listesi açıklanacak, ancak Haydar Aliyev bu listedeki  Primakov adını çıkaracaktı. Böylece Gence isyanını planlayarak kendisini iktidara getiren şahsa ve eski dava arkadaşına borcunu ödemiş olacaktı. Mayıs ayı ortalarında, Nahçivan havaalanında etrafı çevrilen Rahim Gaziyev’in bir soru üzerine: “Bu yakınlarda Haydar’ı Bakü’ye getireceğiz” dediği devlete ihbar edilmişti. Gence isyanında her ne kadar Suret Hüseyinov’un adı ön plandaysa da, senaryonun perde arkası kahramanları Rahim Gaziyev, Haydar  Aliyev, A.Humbetov, R.Cavadov, R.Guliyev ve İ.Memmedov, A.Abbasov gibi isimlerdi. Suret Hüseyinov’un, Mayıs ayında bir kaç kez uçakla ve gizlice  Nahçivan’a geçtiği, Haydar Aliyev’le darbe planları üzerinde çalıştıkları, Haydar Aliyev’in kendisine para ve silah yardımı yaptığı hakkında elde bilgiler vardı. Haydar Aliyev’le Suret Hüseyinov arasında devamlı kuryelik yapan kişi, önceleri milli bağımsızlık haraketinin önderleri arasında sayılan, sonradan KGB albayı Sauşkin’in oyuncağı olmaktan kurtulamayan Nimet Penahov’du. O dönemde edinilen bilgilere göre, Haydar Aliyev ve A.Mutallibov, müşterek düşmanlarına,  yani Ebülfez Elçibey’e karşı güç ve eylem birliği yapmaya razı edilmişlerdi. Darbenin asıl hazırlayıcısı olan Rusya, her biri ayrı bir ilişkiyle kendisine bağlı  bulunan unsurları bir araya getirerek, geniş bir şer cephesinin oluşturulmasına muvaffak olabilmişti. Ancak bundan sonradır ki, ciddi çalışmalara  başlanılmış, düşünceden eyleme geçme fırsatı yakalanabilmişti. İşbirliği üzerinde son rötuşları yapmak, kendisi de eski bir “Bakü”lü olan ve Sovyetler Birliği döneminde siyasi Büro üyeliğine aday gösterilmiş bir şahsa, Nikolay Baybakov’a kalmıştı.

 

Azerbaycan’la da öteden beri sıkı ilişkileri olan bu şahıs,  Moskova’dan Nahçivan’a gelerek Haydar Aliyev’le görüşmüştü. Gence isyanının kimler tarafından planlandığını ve bu isyana kimlerin iştirak ettiğini  göstermesi bakımından, o dönem istihbarat yoluyla Moskova’dan elde edilmiş bir belgenin Rusça aslından tercümesini olduğu gibi aktarıyoruz:  BELGE:  7 Haziran 1993. 16–59. sayfa 1/1 Acele Çok gizlidir. 1–4 Haziran 1993 tarihinde elde edilen haberlere göre Moskova’da P.S.Graçov, R.N.Barannikov ile adı açıklanmayan bir karşı istihbaratçı buluşmuşlar ve  burada Azerbaycan’daki durum görüşülmüştür. Aynı sıralarda Rahim Gaziyev de burada Mutallibov’la buluşmuştur. Bu görüşmede, Azerbaycan Parlamentosu’nun Przedyum eski başkanlarından Kurban  Halilov’un akrabası Ziya Kahraman oğlu Abilov ve Haydar Aliyev’in temsilcisi Natık Aliyev de hazır bulunmuşlardır. İştirakçiler, Mutallibov’u Haydar Aliyev’le  birleşmeye veya hiç değilse kendi adamlarıyla birlikte tarafsız kalmaya ikna etmişlerdir. Toplantıda şu konularda görüş birliğine varılmıştır: 1. Azerbaycan Parlamentosu’nun toplantıya çağrılması, 2. Haydar Aliyev ‘in başkan, Yagup Memmedov’un da yardımcı seçilmesi, 3. Parlamento toplantısında Azerbaycan anayasasının değiştirilerek, hükümetin doğrudan parlamentoya bağlanması, 4. Cumhurbaşkanınca verilecek kararların, hükümet tarafından onaylanması halinde uygulamaya konulması.

 

Bunların dışında, Suret Hüseyinov’un Gence’den ayrılan Rus askeri birliklerinden güçlü miktarda silah aldığı da bildirilmiştir. Bu birliğin özel tim  komutanlarından bazıları da şimdi O’nun yanındadır. Ermeni meselesine gelince; muhalefetin katıldığı parlamento toplantılarının devamı süresince, Azerbaycan sınırında onlar durumu zorlaştırmaya  kalkmayacaklardır En azından iki Azerbaycan partisi (İtibar Memmedov’un Milli İstiklal Partisi, Haydar Aliyev’in Yeni Azerbaycan Partisi) Moskova’daki bir banka tarafından  finanse ediliyor.2 2 Azerbaycan Türk Kültür Dergisi, Sayı: 2192 s.34 Bu belgede adı geçen şahısların bazılarının kimliklerini açıklamakta yarar var. Graçov, Rusya’nın o zamanki Savunma Bakanı, Barannikov ise İçişleri  Bakanıydı. Bu toplantıya Haydar Aliyev’i temsilen iştirak eden Natık Aliyev ise, Rusya KGB-sinin de mutemet adamlarındandı ve buradaki başarılı misyonuna karşılık, Haydar Aliyev tarafından, Azerbaycan Petrol Şirketi’nin başkanlığına atanmıştır. Bu gelişme, Azerbaycan’daki darbede, Rus petrol mafyasının da büyük çabalarının olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Azerbaycan Eski Milli Savunma Bakanı Rahim Gaziyev, 7 Eylül 1994 tarihinde çıkarıldığı mahkemede, geçmiş olayları aydınlatan şu ilginç açıklamayı  yapacaktı. “Ebülfez Elçibey’i iktidardan uzaklaştırmak için Moskova’da pek çok toplantı yaptık. Toplantılara Rus KGB mensupları da katılıyordu. Son toplantıya Haydar Aliyev de iştirak etti. Aldığımız karar gereğince, darbe ile uzaklaştırılacak Ebülfez Elçibey’in yerine Ayaz Mutallibov getirilecekti. Toplantı ile ilgili resim ve  bantlar elimizdedir. Duruşmalar halka açık yapıldığı takdirde bunları mahkemeye sunmaya hazırız.”3 3 Azerbaycan Türk Kültür Dergisi, Sayı: 2303 s. 9–10 Darbe öncesinde, hükümetin dikkati sadece Gence üzerinde toplanmıştı. Gence’de olay beklendiği bir sırada hiç umulmayan bir şey oldu ve eski İçişleri  Bakanı İskender Hamitov, Bakü’de bir miting yapacağını açıkladı. Bu mitingin, “Adalet” gazetesinde yayınlanan talepleri içerisinde, Elçibey İktidarının bazı önde gelen yöneticileri hakkında gerçek dışı ithamlar ileri sürülüyordu. Halk Cephesi yetkilileri, İskender Hamitov’la bir kaç gün süren görüşmelerden  sonra, 3 Haziran günü televizyonda bir konuşma yaparak mitingi ertelemeye razı ettiler. Hükümet, halkı galeyana getirecek hareketlerin darbe ile  sonuçlanacağını ilan etmişti ve buna mani olmak için gereken tedbirleri almaya kararlıydı.

 

Cumhurbaşkanı Elçibey’i düşündüren konu ise, bu problemlerin  kan dökmeden nasıl çözüleceğiydi. 3 Haziran günü Milli Meclis, Bakü ve Gence’deki olağanüstü hal uygulamasının 60 gün daha uzatıldığına dair  Cumhurbaşkanlığı kararını onayladı. 709 numaralı birliğin feshine dair Savunma Bakanlığı emrinin icrası için, İçişleri Bakanlığına ve Savunma Bakanlığına bağlı birlikler ile aynı anda milli ordunun bir bölüğü Gence’ye gönderildi. Ve burada Rus istihbaratının mükemmel bir şekilde hazırladığı tuzağa düştüler. 4 Haziran 1993 günü Gence’de ayaklanma başladı. 709 numaralı askeri birliğe silah bıraktırmak üzere gelen hükümet kuvvetleri, iyi eğitilmiş ve en ince ayrıntısına kadar inceden düşünülmüş bir plana göre  hareket eden, sıkı bir kuvvetle karşılaştılar. Bu kuvvetin karargâhı şehrin meskun mahallinde bulunduğundan, sivil halka zarar vermek istemeyen hükümet  kuvvetleri ateş açmaktan çekindiler. Karşı taraf ise kendisi için lüzumlu gördüğü her tür eyleme hazırdı ve vahşi planlarını uygulamaya koydu. Milli  Tehlikesizlik Bakanlığı’na bağlı askerler, evinden çıkmakta olan Suret Hüseynov’u tutuklamak üzereyken, kendi içlerindeki satılmışlar yüzünden başarısız  oldular. Suret Hüseyinov kaçıp kurtuldu ve çok kısa bir zaman içinde, hiç beklenmedik bir şekilde, hükümet kuvvetleri kuşatıldı. Milli ordunun  komutanlarından Tahir Memmedov ve 25-den fazla dava arkadaşı vahşice katledildi. Operasyona nezaret etmek üzere olay yerinde bulunan başsavcı, içişleri Bakan Yardımcısı, Milli Tehlikesizlik Bakan Yardımcısı, Gence Polis Müdürü isyancılar tarafından rehin alındılar. Böylece, Gence’de başlayan ayaklanma  hükümete yönelik ciddi bir tehdit boyutlarına ulaştı. Cumhurbaşkanı Elçibey’in isyanı bastırmak için el attığı siyasi ve askeri tedbirler de bir sonuç vermedi. Artık yenilginin kaçınılmaz olduğunu görerek, hiç olmazsa bazı şeyleri kurtarmak için bir çekilme stratejisi tayin etti. İktidardan çekilse bile, savaş halindeki  devlete bir zarar verilmemeliydi. En büyük tehlike iç savaş tehlikesiydi. İsyancılar, kazandıkları zaferin daha da kamçılayacağı bir vahşetle büyük katliamlara yol açabilirlerdi. Buna mani olmak için, kendisinin de bu isyanın iştirakçilerinden olduğunu, Suret Hüseyinov’un her adımda O’na danıştığını çok iyi bildiği  Haydar Aliyev’i, Nahçivan’dan Bakü’ye davet etti. Haydar Aliyev’in Bakü’ye gelişiyle, Elçibey’i düşündüren iki önemli tehlike ortadan kalkıyordu:  Azerbaycan’da bir iç savaş çıkarmak isteyecek Rusya’nın elindeki en güçlü vasıta Haydar Aliyev’di. Bütün hayatını KGB ahlakı üzerine kurmuş bu insan,  yüksek mevkilere gelmek için her yola başvurabilirdi ama bizzat o görevde bulunması halinde statüsüne sımsıkı sarılacaktı. Öbür taraftaysa hayatı boyunca yün, uyuşturucu ve silah ticaretiyle uğraşmış bir Suret Hüseyinov vardı. O’nun için devletin de, devlet görevinin de bir anlamı yoktu. Suret Hüseyinov’u  rahatça kullanabilen düşman, Azerbaycan’ı bir yangın yerine çevirebilirdi. Haydar Aliyev’in gelişi, Azerbaycan için eski bir felaketin tekrarından başka birşey değildi ama hiç olmazsa devletin adı korunabilirdi. Gelecek nesillerin siyasi mücadeleleri için ciddi bir hukuki zemin yaratılmasına büyük önem veriyordu. 9  Haziranda Haydar Aliyev Bakü’ye geldi ve ülkede kan dökülmesinin müsebbibi olmamak için istifa etmiş İsa Kamberov’un yerine, 15 Haziranda Meclis  Başkanlığı’na seçildi. Darbenin birinci etabı tamamlanmıştı.

 

Buraya kadar olanlar, yukarda takdim ettiğimiz belgede anlatılan plana aynen uyuyordu. Olayların bundan sonra kazanacağı mahiyetiyse, adı geçen planla değil; bir yandan Elçibey’in henüz şimdiye kadar tam da kavranamamış hamleleri, diğer  yandan da Haydar Aliyev’in, iktidar ortaklarını safdışı etmeye matuf şeytani entrikalar ve manevralarıyla bağlantılıdır. 17 Haziranı 18’e bağlayan gece, Cumhurbaşkanlığına ait özel bir uçakla ve gizlice Nahçivan’a gelen Elçibey oradan kara yoluyla doğduğu köye, Keleki’ye  geçti. Bu hiç kimsenin beklemediği bir olaydı ve Haydar Aliyev’in, S.Hüseyinov’un adamları eliyle Elçibey’e karşı hazırladığı suikast planı bozulmuş oldu. Bu olaydan hemen sonra sevinerek televizyona çıkan Haydar Aliyev, Elçibey’in cumhurbaşkanlığı görev ve yetkilerini üzerine aldığını ilan etti. 24 Haziranda  toplanan Milli Meclis üyeleri, Haydar Aliyev fobisiyle, Azerbaycan tarihinin ender siyasi ahlaksızlıklarından birini yaptılar. Darbeyi hukuki yönden tasdik  ettiler. Milli Meclis’in az sayıda üyesi bu karara karşı çıktıysa da sonucu etkileyemediler. Haydar Aliyev’in, 30 Haziranda Suret Hüseyinov’u başbakanlığa  getirmesiyle darbe tamamlanmış oldu. 

 

Azerbaycan’ı, bu gencecik devleti, daha kurulma aşamasındayken yakalayan ve ilerde çok daha iyi anlaşılacağı şekilde, tahribatı uzun sürecek felaketlere  sürükleyen darbenin kroniği böyleydi.  Azerbaycan Türklerinin, kendi içlerinden, kendilerinden yana ve kendi hür iradeleriyle göreve getirdikleri Ebülfez ELÇİBEY, Rus emperyalizminin maşaları  tarafından gerçekleştirilen bu darbeden sonra da istifa etmeyerek; kanunsuz yollarla iktidar değişimini onaylamadığını, darbecilerin kurduğu bir rejimi  tanımadığını ve meşru saymadığını dünyaya ilan etmiş oldu. Halen de bu prensibine bağlı olarak, hak bildiği mücadelesini Hakk’tan ve haklılıktan destek alarak sürdürmektedir.

 

DEMOKRASİYE SON AĞIT

 

 Bu bölümün adı, Tomas Golts isimli bir gazetecinin, Elçibey iktidarının devrilişi üzerine yazdığı makalenin başlığından alınmıştır. Azerbaycan’daki demokrasi havası, bu darbeyle gerçekten de yok olup gitti. Elçibey, Cumhurbaşkanlığı yemininden tam bir yıl sonra; görevini terketti. Azerbaycan’ın mevcut şartları  içerisinde, bu türden olayların yaşanabileceğini, parlamento’nun 25 Mart 1992 tarihli oturumunda bizzat kendisi söylemişti. Söylediği gibi de oldu.  Kendi kaderini önceden gören ve bundan kaçmayan Elçibey, acaba halkın kendisine karşı takındığı tavrı da yeterince görebilmiş ve değerlendirmiş miydi?  Bir yıl önce, O’nun gelişini ayakta alkışlarla karşılayan insanların çoğu, şimdi aynı insanın gidişini, hem de hiç anlayamadıkları bir tarzda gidişini sükunetle seyrediyorlardı. Pek çokları, hem de Haydar Aliyev’i ilk defa tanıyorlarmış gibi, O’nun gerçekten uzak vaatlerine nasıl olmuş da kanmış ve her şeyin yoluna gireceği hayaline kapılmışlardı? Bu olay toplumun hangi dinamikleriyle, ya da insan psikolojisinin hangi bilinmeyen yönüyle izah edilebilirdi? Bir an içinde  bütün bir millet mi değişmişti, yoksa gidenlerin halka bakışında yanlışlıklar mı vardı? Aslında ne milletin Elçibey’e sevgisi azalmıştı, ne de gidenler, toplumları hakkında bir yanılgı içerisindeydiler. Azerbaycan halkı çok ağır bir geçiş döneminin bütün yükünü omuzladığı gibi, savaşta yenilmenin en derin acılarını da yaşamıştı ve bu gibi durumları yaşayan herhangi bir toplumdan farksızdı. Toplumsal hayatın bütün dengeleri alt-üst olmuş, bütün ayarları bozulmuş, bütün ölçüler birbirine karışmıştı. İnsana mahsus olduğu zannedilen kafa karışıklığı,  aslında toplumlara da mahsus bir haldi ve kafası karışık bir toplumun inanılmaz tavırlar içerisine girmesi her zaman mümkündü.

 

Azerbaycan halkı, on-  onbeş yıl öncesinin sakin ve kaygısız hayatını arar hale gelmişti. Bakü sokaklarında hürriyet için Rus tanklarının önüne atılanlar şimdi, Azerbaycan’ı 20 yıl Rus emperyalizminin direktiflerine büyük bir sadakatle bağlı kalarak idare etmiş bir KGB generaline “umut” diye sarılmışlardı. Çaresizlik içindeki insanlara  ne akıl yardımcı oluyordu, ne de tecrübe. Bu tipik bir, insanın kendinden ümidi kesmesi haliydi. Biri gelip vaat etmeli ve lazım geleni yapmalıydı. Bu hali  yaşayan toplumların karşısına tabii şansları varsa bazen gerçek halk önderleri de çıkabilirdi. Ancak Azerbaycan halkının karşısına Haydar Aliyev çıktı.  Sömürgecilerin bu sadık ve ceberut valisi, efendilerine verdiği onca hizmetin ardından büyük bir pişkinlikle yeniden halkın karşısındaydı ve vaatlerde  bulunuyordu. Azerbaycan halkı, özgürlük mücadelesine büyük bir gürültü kopararak iştirak etmişti ama bu tür bir mücadelenin uzun parkuruna dayanacak kadar yürekli,  bu işin bedelini nefsiyle ödemeye kendisini hazırlamış insan sayısı gerçekte çok azdı. Aslında Elçibey, böylesi bir azınlığın lideriydi ve onlar için hiç bir  zaman, hiç bir şey değişmemişti.  Elçibey’in, malum ve meşum darbe öncesindeki yalnızlığı, kölelerin hukukunu bayraklaştıranların yaşadıkları türden bir yalnızlıktı ve Elçibey bunun başına geleceğini zaten biliyordu. Kölelerin, kendi içlerinden çıkmış birine sırt çevirmek için bin bir bahaneleri olduğunu da biliyordu. Oysa Haydar Aliyev, onlara  güven veren bir sert yumruktu. Üstelik vaatlerde bulunuyordu ve bunları tutup tutmayacağı, şimdilik önemli değildi. Şimdilik hoş gelmiş safa gelmişti!  Spartaküs’ün liderliğini bir türlü içlerine sindiremeyen kölelikten yetişme arkadaşları, psikolojilerinin kendilerine ne büyük bir oyun açtığını çarmıha  gerildikten sonra anlamışlardı. Azerbaycan halkının da, gencecik devletlerini  bir darbeye kurban vermenin dehşetli sonuçlarıyla yüz yüze geldikçe (yahut  çarmıha gerildikçe) kendi kendisine ne büyük bir kötülük ettiğini anlayacağı şüphesizdir. Zira bir toplumu bir an için aldatmak mümkün olsa da, ilelebed  aldatmak asla mümkün değildir ve tarih bunun örnekleriyle doludur. 

 

Azerbaycan devleti bu darbeyle ne kazanmıştır? Azerbaycan halkı bu darbeden sonra hangi facialarla ya da mutluluklarla tanışmıştır? Komünist  propagandacıların, dünyanın bir numaralı politikacısı ve devlet adamı olarak lanse ettiği Haydar Aliyev ve O’nun suç ortağı Suret Hüseyinov’un gelişi  Azerbaycan’a neler armağan etmiştir? Acaba arkalarında neler bırakıp gidecekler? Bir ülke üzerinde oynanan karmaşık bir oyunun kroniğini ortaya  koyduktan sonra, bunun sonuçlarına değinmeden geçmek ciddi bir eksiklik olurdu. Spartaküs’ü Roma’ya teslim edenlerin, kendileri için dikilmiş çarmıhın  önünde geçen günlerine de değinmek, Spartaküs’ü anlamak bakımından da gerekliydi. Burada Azerbaycan halkına haksızlık ettiğimiz düşünülebilirse de,  aslında kendisine en büyük haksızlığı yine o yaptı. Azerbaycan ülkesi ve halkıyla ilgili hassasiyetlerimiz bu bahsi daha ileri götürmemize mani olduğundan,  darbe sonrası Azerbaycan’ına dönüyoruz:

 

— Ebülfez Elçibey’in Bakü’yü terk etmesinden sonraki dönemde Azerbaycan, kendi topraklarının yüzde yirmisini kaybetti. Ağdere, Ağdam, Füzuli, Zengilan,  Cebrayıl, Kubatlı, Laçın bölgeleri Ermeniler tarafından hiç bir ciddi direnişle karşılaşılmadan işgal olundu. Karabağ tamamen düşmanın kontrolüne terk  edildi.

 

 — Baba ocağından ayrı düşen insanların sayısı bir milyonu aştı. İki yılı aşkın bir zamandan beridir bu insanlar evsiz, işsiz. Devlet bu duruma çözüm  getirmek için en küçük bir girişimde bulunmadığı gibi, ufukta bir ümit ışığı da görünmemektedir.

 

— Milli Ordu’nun savaş kabiliyeti kazanmış birlikleri bir gecede lağvedildi ve derme çatma birliklerle yürütülen akılsızca operasyonlar yüzünden 15 binden  fazla vatan evladı kurban verildi, (Karabağ’daki çatışmaların başlangıcından darbe tarihine kadar, üstelik geniş topraklar da kurtarılmak suretiyle, sivil  halktan ölenlerle birlikte toplam 13.500 kişi şehit olmuştu. Bunun karşılığında bir karış toprak bile işgalden kurtarılmadığı gibi, ülkenin de yüzde yirmisi  düşmana terk edildi.

 

 — Azerbaycan’ın milli parası manat, on kat daha değerli olduğu Rus rublesinden de değersiz hale getirildi ve tedavül kabiliyetini nerdeyse tamamen yitirdi.

 

 — Ekonomik ıslahatlar tamamen durduruldu ve hatta geriye döndürüldü. İki yıldan beri, halkın ekonomik durumunu iyileştirici mahiyette hiç bir program  uygulamaya konulmadı, hatta geliştirilmedi.

 

— Göçmenler de dâhil, ülke nüfusunun yarısı işsiz duruma düştü. Dilencilik bir meslek, bir yaşama biçimi haline geldi. 

 

— Devletin kadro siyasetinde, Elçibey zamanında tamamen ortadan kaldırılmış bölgecilik zihniyeti yeniden hortlatıldı. Buna bağlı olarak rüşvet ve  suiistimaller yeniden kurumsal bir hal aldı. Elçibey zamanında bir hukuk devleti olması için önemli adımlar atılan Azerbaycan, tekrar bir mafya devletine  dönüştürüldü.  Öte yandan, devletin bağımsızlığında, demokratik düzenin kurulmasında, ülkenin savunmasında emeği geçmiş ne kadar iyi niyetli bürokrat  varsa yerlerinden alınarak Rus ve Fars yanlılarıyla değiştirildi. Devlet kadroları üzerindeki Sovyet geleneği yeniden ihya edildi.

 

— Elçibey’in büyük bir kararlılıkla savunduğu ve tavizsiz uygulamaya koyduğu Latin alfabesine geçiş programı devlet seviyesinde unutularak, kiril  alfabesine geri dönüldü. Elçibey’in devlet dili ilan ettiği Türkçenin, devlet yazışmalarında kullanım alanı daraltılarak, yeniden rusçaya öncelik tanınmaya  başlandı.

 

— Elçibey’in, Azerbaycan’ın bağımsızlığını zedeleyecek bir oluşum olduğuna inandığı ve girmekten kaçındığı Bağımsız Devletler Topluluğu’na apar topar girildi ve Haydar Aliyev – Suret Hüseyinov şebekesi, Azerbaycan’ın kanla kazanılmış bağımsızlığını cidden büyük bir tehlikeye soktular.

 

— Dağlık Karabağ Ermenilerinin, diplomatik görüşmelerde, ayrı ve bağımsız bir taraf olarak temsil olunma isteklerine baştan beri karşı çıkıldığı halde,  Haydar Aliyev yönetimi ayrılıkçı güçlere bu hakkı da tanıdı. Böylece Karabağ Ermenileri, uluslararası siyasi platformlarda bir devlet seviyesine yükseltilmiş oldu.

 

— Elçibey zamanında devlet hazinesinde birikmiş bütün döviz stoku dağıtıldı ve hazine tamamen boşatıldı. Devletin dış borçları 2 milyar doları aştı.

 

 — 21 Eylül 1994 tarihinde imzalanan petrol anlaşmasına göre, petrol gelirlerinden Azerbaycan’a düşen pay %10-a indirildi. Petrolden elde edilecek gelirin  bölüştürülmesi yetkisi devletten alınarak, Haydar Aliyev’in oğlunun da aralarında bulunduğu, Rus petrol mafyasıyla bütünleşmiş olmuş bir tayfanın  inisiyatifine verildi. Elçibey döneminde, bütün ekonomik ölçütler dikkate alınarak yapılan çalışmalar sonucunda, %30 hisseyle paydaşlığın, Azerbaycan için  en uygun pozisyon olduğu tesbit ve kabul edildiği halde, ülkenin bu en büyük tabii zenginliğini bir siyasi rüşvet aracı olarak gören ve öyle değerlendiren  Haydar Aliyev, yalnızca siyasi iktidarını garanti altına alacağına inandığı bir formülle, bu oranı %10 seviyesine indirdi. Bunun makul gerekçeleri de henüz  halka açıklanamadı. Böylece petrol, Azerbaycan için ciddi bir ekonomik değer olmaktan çıkarılarak, ülkenin müstakbel refahı yabancılara peşkeş çekilmiş  oldu.

 

 — Söz ve basın hürriyetlerini olabildiğince kısıtlayan komünist gelenek yeniden ihya edildi. Hür düşüncenin ve söz hürriyetinin karşısına despotik bir polis  devleti kimliğiyle ve bu karakterin bütün kurumlarıyla çıkıldı. Elçibey’in oluşturmaya başladığı sivil toplum gelenekleri ve kurumları yok edildi. Böylece,  Azerbaycan’ın uluslararası platformlarda kazandığı “demokratik ülke” imajına da son verildi ve Azerbaycan, tekrar “gelişmemiş ülkeler” listesine dâhil edildi.

 

— Elçibey döneminde bir tane bile siyasi tutuklu bulunmayan cezaevlerinde, şimdi 500-den fazla siyasi tutuklu vardır. Toplam tutuklu ve hükümlülerin  genel nüfusa oranı itibariyle, eski Sovyet cumhuriyetleri içerisinde Azerbaycan, birinci sıraya yükselmiştir. Tutukluların içerisinde, Milli Ordu kurulmazdan  evvel, Karabağ’da gönüllü vuruşmuş, ülkesini savunma yolunda canını ortaya koymuş ve bu yöndeki başarılarıyla halk tarafından tanınmış isimler büyük  çoğunluğu oluşturmaktadır. Böylece, Azerbaycan’ın kahraman evlatlarından, Ermenilerin de intikamı alınmıştır.

 

— Devlet görevleri, Haydar Aliyev’in siyasi klanına mensup kişilerin çıkar kapısı haline dönüştürülmüş, Azerbaycan’ın milli serveti, bir avuç mafya ağasının yurt dışında açtırdıkları banka hesaplarına akıtılmıştır.

 

— Her türlü makam ve meşkinin rüşvetle alınıp satılması olağan bir iş haline getirilmiş ve bu işin patronları artık gizliliğe bile riayet etmeyecek kadar  pervasızlaşmışlardır.

 

— Ermenilerle, bir yıldan fazla bir zamandır sürdürülen sözde ateşkes hesabına, bir milyondan fazla insanın ata yurtlarına geri dönüş talebi ve ümidi  söndürülmüştür. Böylece milletin, kaybettiği toprakları yeniden kazanma arzusu da yok edilmiştir. Bir bakıma, Azerbaycan halkının fiili durumu  kabullenmesi ve bunu artık bir siyasi mesele yapmaması beklenmektedir. 

 

— Yükseköğrenim kurumlarına test usulüyle öğrenci alımı uygulamasına son verilmiş, yeniden eski rüşvetçi düzene dönülerek, ülkenin geleceği demek olan  gençlerin, daha tahsil hayatlarının eşiğinde rüşvetle tanışmaları istenmiş ve bunda da muvaffak olunmuştur.

 

— Demokrasinin teminatı olan siyasi partiler çok dar bir alana sıkıştırılarak, gerek devlet ve gerekse toplum hayatından tecrit edilmişlerdir. Ülkenin kayıpları burada zikrettiklerimizle sınırlı değildi. İki asra yaklaşan bir Rus hegemonyasından sonra, ilk defa kendi kaderlerine hâkim olma şansını  yakalayan Azerbaycan Türkleri, milliyetinden sual olunmayacak tarzda yetiştirilmiş ve eğitilmiş iki insana, Haydar Aliyev ve Suret Hüseyinov’a, bütün  kazanımlarını terk ettiler. Komünistler, aç bir kene sürüsü gibi, devletin hayat damarlarına yapıştılar. Elçibey iktidarının devrilmesi, bir bakıma XX. yüzyılda kurulmuş ikinci Azerbaycan Cumhuriyeti’nin devrilmesiydi. Haziran darbesinden sonra göreve gelenlerin, ilk icraat olarak, devlet dairelerindeki Resulzade  portrelerini indirmesi, bağımsız devlet fikrine ve o fikrin savunucularına duydukları düşmanlığın bir ifadesiydi. Azerbaycan’da, bütün bu olup bitenleri bir kader olarak görmeyenler de vardı şüphesiz ve geçmişte Sovyet İmparatorluğu’nun muazzam zülüm  mekanizmalarına bile boyun eğmemiş bu insanlar, mevcut diktatör mukallitlerine elbette boyun eğemeyeceklerdi. Ebülfez Elçibey ve onun idealleri etrafında  toplanan özgürlük mücahitleri, dünkü günden daha cesur, dünkü günden daha emin, dünkü günden daha hazırlıklı adımlarla, Azerbaycan’ın aydınlık  geleceklerine doğru yürüyüşlerine devam edeceklerdir. Milli Meclis kürsülerinden, ölümü bile göze alarak, milleti yeniden hakkı tanımaya davet eden İsa  Kamberov, İbrahim İbrahimli, Mirmahmut Fettayev, Adalet Rehimli, Tofik Gasımov, Arif Hacıyev ve diğer liyakatlı milletvekilleri, cezaevlerinde vatan ve  millet sevgilerinden dolayı zulme uğratılan yüzlerce insan, gelecekte kanını yerde koymamaya andiçtiğimiz Şahsultan Caferov’u ve daha onbinlerce insanı,  bu özgürlük mücahitleri listesine dâhil etmek mümkündür. Allah’ın adaletine inanan bu insanlar, o adaletin tecellisini elbette göreceklerdir. 

 

Bunu iyi bilenlerden birisi de Haydar Aliyev’di ve bu insanları iktidardan uzaklaştırmış olmak onun korkularını gidermeye kâfi gelmiyordu. Korktuğu için  zulmeden ve zulmettikçe korkusu artan bir ilk örnekti o. Dalkavukları O’nu adeta bir yarı tanrı mevkiine yükseltmişlerdi ama ne tür bir acz içinde olduğunu  en iyi bilen de yine kendisiydi. İnsanlar için suçlar icad ederek ve suçlular listesini olabildiğince uzatarak bu korkusuna bir çare bulabileceğini umuyordu.  Milli Meclis kararıyla da tescil edilen ve televizyon aracılığıyla halka duyurulan bu vatan hainleri listesinde kimler yoktu ki:  1 Ebülfez Elçibey Azerbaycan Cumhurbaşkanı 2 İsa Kamber Parlamento Başkanı 3 Penah Hüseyinov Azerbaycan Başbakanı 4 Ali Kerimov Azerbaycan Devlet Sekreteri 5 Arif Hacıyev Azerbaycan Devlet Müşaviri, Milletvekili 6 Fazil Mustafayev Cumhurbaşkanlığı Devlet-Hukuk Dairesi Başkanı 7 İhtiyar Şirinov Azerbaycan Cumhuriyet Başsavcısı, Milletvekili 8 Abdullah Allahverdiyev İçişleri Bakanı 9 Fahreddin Tahmazov Milli Tehlikesizlik Bakanı 10 Dadaş Rzayev Savunma Bakanı 11 Gabil Memmedov İçişleri Bakanı I. Yardımcısı 12 Sulheddin Akberov Milli Tehlikesizlik Bakanı I. Yardımcısı, Milletvekili 13 Ferec Guliyev A.H.C. Genel Sekreteri, Milletvekili “Azatlık Meydanı”nda şahlanan milli irade, Sovyet zulüm imparatorluğunun elinden bağımsız Azerbaycan’ı çekip alabilmişti.

 

Şimdi aynı irade, aynı  meydanda bir kere daha şahlanıp kendi kaderini bir avuç mafyanın elinden geri alabilecek mi? Elçibey’in sık sık söylediği ve artık dillerde pelesenk olmuş  bir sözü vardır: “Bu işlerin bir zamana ihtiyacı var”. Gerçekten de bu işlerin bir zamana ihtiyacı vardı ve Azerbaycan’da yaşanan son iki yıl, bu işlerin önemli bir kısmını kendiliğinden halletmişti. Darbe kendi evlatlarını yemeye başlamıştı ve müttefiklerin kendi aralarındaki iktidar kavgaları, yeni listeler çıkarmıştı ortaya. Darağacını diken cellât, şimdi o ağacın gölgesinde kendisi titriyordu. Mazluma atılan taş, işte dönmüş dolaşmış zalimin başını yarmıştı. Asiler ittifakının bir kısım üyeleri de bu yeni listeye giriverdiler. Haydar Aliyev’in iktidarı uzansın diye, yakın çalışma arkadaşlarından daha hangilerinin adlarından yeni suçlular listesi yapılacak kim bilebilir. Şimdi de kendi başlattıkları sürecin sonucu olarak hainlikleri ifşa edilenlere bir göz atalım. 

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları