Emperyalist diktadan yerli diktaya

Emperyalist patronlardan kurtulanlar, eğer bu kurtulma işini kendileri örgütlenip yapmamışlarsa emperyalist diktadan, yerli diktaya dönüyorlar. Sadece sömüren değişiyor. Sömürü mekanizması varlığını koruyor.


Geçen yazımda, İtalya’nın kuzeyi ile güneyi arasındaki farktan söz etmiştim. Kuzey müreffeh, endüstrileşmiş, demokrat. Mafya’nın vatanı güney, daha fakir. Fark, çok eskilere gidiyor. Kuzeyin, kendi kendini yöneten şehir devletlerine, onlardan Rönesans’a uzanan bir tarihi var. Yüksek toplum sermayesine, yani yatay ilişkilere, işbirliğine ve karşılıklı güvene dayanarak ilerliyor. Demokrasinin beşiği bu şehir devletleri, daha sonra birleşip millî devleti kuruyorlar. Güney ise Norman egemenliğinde. Demokrasi falan yok; aksine Normanların tayin ettiği baronlarca yönetiliyor. İlişkiler düşey. Baronlar Normanların ağzına, alttakiler baronların ağzına, daha alttakiler baronların yakınlarının ağzına bakıyor.

Bunlar, asırlar öncesine uzanan yapılar. Fakat İtalya’ya etkileri hâlâ sürüyor. Robert D. Putnam, on yıllarını bu konuya hasretmiş. (Bakınız: Putnam, “Making Democracy Work- Civic Traditions in Modern Italy”, Princeton U. Press, 1993 ve benim Toplu Eserler ve Alt Akıl kitaplarım- Panama, 2021 ve 2017.)

İtalya’nın geçmişi geçmiş, şimdi yeni şeyler söylemek lazım, diyebilirsiniz ama toplum bilimi de nihayet, bir sebepler – sonuçlar ağıdır. İtalya hikâyesinden genelleme yapıp, emperyalizm toplum yapısını tahrip eder, refaha ket vurur sonucunu çıkarabilirsiniz. Belki kendi aralarında teşkilatlanıp emperyalistleri def eden toplumlar hariç. Gerçekten dünyaya baktığımızda şunu gözlüyoruz: Tarihinde emperyalist hâkimiyet olup da sonradan bağımsızlığına kavuşmuş toplumlarda eğer bu bağımsızlık, toplumun kendi gayretiyle değil de konjonktürün akışıyla gelmişse, tıpkı Güney İtalya gibi dikey ilişkiler, mafyavari yapılar, yaşamaya devam etmiş. Ve emperyalist patronlar çekilse de bu ülkeler kendi diktatörlerini bulup başlarına geçirmiş. Belki de, baronlar, hâkim konumlarını hiç terk etmemiş, diyebiliriz.

Diktanın dini yok

Orta Doğu’da, emperyalist hâkimiyetine girmeyen bir tek biz varız. Diğerlerinin tamamı için yukarıdaki genellemem geçerli gibi görünüyor. Arap dünyası, İngiliz ve Fransız patronlardan sonra bağımsızlığı tattı. İran, Rusya ile İngiltere’nin uzun çekişmesinden sonra… Bir ümit vardı: seçimle iş başına gelen milliyetçi Musaddık iktidarı. Tam demokrasinin kapısı açılmışken, İngiltere’nin ricası ile ABD, CIA’e Musaddık’ı devirme talimatı verdi ve Şah, onların baronu olarak tahtına oturdu. Musaddık’ın kabahati, İngiliz şirketlerin çıkarıp sattığı petrolden, ülkenin daha hakkaniyetli bir pay almasını istemesi ve kölelik şartlarında çalıştırılan İranlı petrol işçileri için daha insani şartlar talep etmesiydi. Sonra Şah, sonra mollalar… Diktanın liberal mi, ateist mi, dindar mı olduğu hiç mi hiç fark etmiyor. Komünist, Kapitalist, Ortodoks, Protestan, Katolik, Müslüman… Dikta, bütün bu saydıklarımın rengini, kokusunu siliyor ve tek kendisi öne çıkıyor. Akraba kayırmacılığıyla, hırsızlığıyla, liyakat ve hukuk düşmanlığıyla.

Diktanın milliyeti de yok

Araplar, Acemler derken, bir de Türklere göz atalım. Yavaş yavaş beliren ve güçlenen Türk Devletler Topluluğu ile iftihar ediyoruz. Bu birlikteliğin tabiiliği, her bir üyenin ortak çıkarının burada bulunduğu pek açık. Önce bağımsızlık, sonra birlik. Olan, olması gereken adımlardı bunlar ve atılıyor. Fakat gerçekleri de görmek gerekir. İktidarın babadan oğula geçtiği “demokrasiler”, kazananın %99 ile kazandığı “seçimler” ve her gidenin gözlediği ve anlattığı “rüşvet”. Trafik polisinden gümrük ve pasaport memuruna, lise hocasından sözde üniversitelerin hocalarına ve yöneticilerine kadar rüşvet, satılık belgeler, satılık diplomalar.

Bastır parayı al diplomayı, al ünvanı

Bu olup biteni kitaplarda, gazetelerde okumanız gerekmiyor. Her giden size bu mekanizmaların çeşitlerini anlatacaktır. Yalnız giden değil, gelenler de. Devlet ismi vermemek için yakın geçmişteki ismini kullanalım, Türkistan diyelim. Bir Türkistanlı genç bana “Bizde bütün diplomalar rüşvetle alınır.” demişti. Bir başkasına belli bir bedel karşılığında yüksek teknik okul hocalığı teklif edilmiş. Ahşap işleme profesörü olacakmış. “Ama ben hiç ahşap işlemedim.” dediğinde, “Zarar yok. Şu kitabı alır, dersin başından sonuna kadar onu okursun, hatta öğrencilere sırayla sesli okutursun. Ne zorluk var ki bunda?” demişler.

Emperyalist patronlardan kurtulanlar, eğer bu kurtulma işini kendileri örgütlenip yapmamışlarsa emperyalist diktadan, yerli diktaya dönüyorlar. Sadece sömüren değişiyor. Sömürü mekanizması varlığını koruyor.

Toplumlarda benzer sebepler, benzer sonuçları doğuruyor. Bu sebep sonuç ilişkilerinin ortaya çıkarılmasına da “bilim” diyoruz.

Yazar

İskender Öksüz

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar