Atatürk’e göre diktatör kimdir? – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Gündem Özel: Karadeniz’de Rus-Amerikan Rekabeti ve Montrö   • Söz konusu açık oturum-15: Korona/ Eba / Andımız

Atatürk’e göre diktatör kimdir?

Sadece yaşarken değil, ölümünden sonra da kalpleri kazanmaya devam eden M. Kemal Atatürk; bu ülkenin çimentosudur, vatandaşlarının kırmızı çizgisidir.

10 Ocak 2021
Doğukan Altıparmak

Yıl, 1935.

Amerikalı yazar ve gazeteci Gladys Baker, İstanbul’un Amerikan Büyükelçisi aracılığıyla M. Kemal ile mülakat yapmaya niyetlenir. Ama büyükelçiden, “Üzgünüm, size yardımcı olamam.” cevabını alır. “Fakat sayın büyükelçim…” der demez büyükelçi sözünü keser ve şunu söyler: “Sorumluluğum gereği sizi uyarmak gerekliliğini duyuyorum. Türkiye’de ne kadar uzun kalırsanız kalın amaçlarınız doğrultusunda başarısız olup hiçbir sonuca varamayacaksınız.”

Gazetecilik açısından olumsuz bir tavırla karşılaşan Baker, yarı şaşkın yarı hiddetle şu cümleleri kurar: “Sayın Büyükelçim, inanın, size rahatsızlık verecek hiçbir şey söz konusu olmayacak. Fakat basının tanrıları, bir yolunu diplomatik yola başvurmadan da bulacaktır. Türkiye’de kalıyorum.”

Odadan, kararlı tutumunu yansıttığı sert adımlarıyla çıkar.

Gerçekten de basının tanrıları bir yolunu bulacak, Atatürk ile Baker’in mülakat yapmasını sağlayacaktır.

Büyükelçiyle görüşmesinden birkaç gün sonradır.

Kaldığı Park Otel’de odasının balkonunda oturup Marmara Denizi’ni seyre dalmışken 21 pare top atışı gürler. Hemen oda telefonundan görevli birini arar ve kendisine o güne ait Akşam gazetesini getirmesini rica eder.

Gazetenin baş sayfasında iki resim vardır. Biri Atatürk’e diğeri de onunla söyleşi yapacak gazetecilere aittir. Gazete, Atatürk’ün Ankara’dan İstanbul’a geleceğini de bildirir.

Baker, Mustafa Kemal’in zaman zaman Park Otel’e geldiğini daha önce duymuştur. İkinci defa oda telefonunu kullanır ve görevliyle arasında şu konuşma geçer:

-Lütfen söyler misiniz? Başkan bu akşam burada bekleniyor mu?

-Gazi geleceğini hiçbir zaman önceden haber vermez Madam, gelirse alışılageldiği gibi gece yarısı gelir.

-Misafirler akşam davetinde abiye kıyafetle mi bulunurlar?

-Ooo hayır madam, yaz aylarında kıyafet zorunluluğu yoktur.

Baker, basın tanrılarına olan inancından olacak saat 22.00’da en güzel gece elbisesiyle Mustafa Kemal’in bir ihtimal bulunacağı mekâna gelir. Mekânın ortasında uzunca bir masa vardır. Ortam, normal günlerin aksine oldukça kalabalıktır. Baker, kendinden emin hareketlerle uzunca masayı gözleyebileceği bir yere oturur.

Beklenen an gelmiştir, en azından Baker’in beklediği an.

Atatürk ve beraberindekiler salona giriş yaparlar.

Atatürk’ün üzerinde sade bir kıyafet vardır ama buna rağmen ışıltılı ve üniformalı kişiler onun yanında sönük kalmaktadır. Uzunca masanın etrafına yerleşilir. Aradan kısa bir süre geçer, Baker ve M. Kemal’in gözleri buluşmuştur. Baker bu anı şöyle anlatıyor:

“Şimdi onunla göz göze gelmiş ve bakışmıştık. Sonra başını çevirip yanında duran yardımcısına bir şeyler söyledi. Daha önce hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. Heyecanımı bastırmak için menüye bakıyordum. Yanı başımda bir ses duydum. Yardımcısı hafifçe bana doğru eğilerek:

‘Başkanımız siz Amerikalı gazeteci hanımefendiye selamlarını iletiyor ve kendisinin masasını şereflendirmenizi rica ediyor’ dedi.

Evet! Mutlu ve aynı zamanda karışık duygularla masaya geçtim. Kemal ayağa kalkarak gelişimi meraklı bir bakışla süzerken samimi bir şekilde tokalaşarak sağındaki sandalyeye oturmamı sağladı.”

Baker, M. Kemal ile konuşurken sözü röportaja getirmeye çalışır ama “Ah öyle mi? Röportaja daha çok zaman var. Bu akşam eğleniyorum.” cevabıyla karşılaşır.

M. Kemal, röportaj için kararlı tutum takınmasından olsa gerek Baker’i Dolmabahçe Sarayı’nda vereceği akşam yemeğine davet eder.

Röportaj yapılacaktır ama evvela bu gecenin hakkı verilecektir. Danslar edilir, yemekler yenilir, rakılar içilir.

Sabaha karşı Atatürk ve beraberindekiler mekândan ayrılırlar.

Bir gün sonra Baker, Dolmabahçe Sarayı’ndadır.

Bir ülkenin kaderini değiştiren, dünyanın imrenerek baktığı liderle röportaj yapması için artık önünde hiçbir engel kalmamıştır.

İlk soru M. Kemal’den gelir: “Burayı nasıl buldunuz?”

“Korkarım, palasları(gösterişli yapı) sevmiyorum ekselans.” diye cevaplar Baker.

Palasları kendisinin de sevmediğini, oldukça tabii biri olduğunu söyleyen M. Kemal sözünü bitirince soru sorma sırası Baker’e geçer: “Günün birinde böyle bir palasta oturacağınızı hayal ettiniz mi?”

Bu soruyu Mustafa Kemal, kişilik özelliklerini yansıtmak istercesine şu şekilde yanıtlar:

“Hiçbir zaman hayallerime asılı kalmadım, her zaman tüm olasılıkları ve her durumu önceden düşünüyor, gece-gündüz gözümün önünde tutarak planlıyorum. Bir defasında yüksekokul talebesi iken, yüksek rütbeli iki subayla rakı masasında bulundum. Onlara, Türkiye’nin yabancıların hâkimiyetinden ve yozlaşmış hükümetten kurtulması gerektiğini söyledim, benimle hemfikirdiler ama bunu kim yapabilir sorusunu yönelttiler, ben de ‘ben yapacağım’ dedim. Onlar başlarını arkaya atarak güldüler ve aklımı yitirdiğimi düşündüler.”

Baker, bu esnada Atatürk’e, “Peki, şimdi mutlu musunuz?” sorusunu yöneltir.

Her birimizin, belki de olumsuz bir cevap ile karşılaşacak olma ihtimalinin ağır basmasından dolayı kendimize sormaktan çekindiği bu soruyu Atatürk şöyle yanıtlar:

“Evet, bu görevi, kendi gücümle başardım. Hiç kimse, hiçbir güç bana yardım etmedi.” der ve duraklar.

“Yoo, hayır bu doğru değil. Bir kişi yardım etti. Bir kadın. O kadın benim annemdi, önce direndi. O benim din adamı, Müslüman bir din adamı olmamı istedi. Ama ben dokuz yaşındayken vatanıma faydalı olmak için asker olmaya karar verdim. En büyük dileğim Selanik’teki askeri okula gitmek idi; ama annemin onayı olmadan kaydım yapılmıyordu. Beni belki bu düşüncemden vazgeçerim diye beş gün odama hapsetti; ama her kapımın önüne gelişinde benim içeride bir ileri bir geri yürüyüşüme, orduma emirler verişime, onları saldırmaya yönlendirişime şahit oluyordu. Beşinci günün akşamı annemin rüyasında bir erkek çocuk, İstanbul’da bir minarede altın anahtarın üzerinde oturuyor ve bir ses ona ‘o, halkın seçili lideri’ diye sesleniyor. Ertesi günü annem beni odamdan çıkardı ve askeri okul onayını verdi.”

Başlıktaki sorunun cevabını sonlara bıraktım, affedin.

Baker, M. Kemal’e kendisine diktatör denilmesinden neden rahatsız olduğunu sorar.

Çünkü ‘diktatör’ deyimi Osmanlı Devleti’ne karşı ön yargılı bakan Avrupalı yazar, gazeteci ve siyasetçilerin bu önyargılarından kurtulamayarak, Atatürk’ün yaşadığı dönemde ona alışkanlık haline getirip dillendirdikleri bir sözcüktür. Bu deyimin sayıca az olmakla birlikte yurt içinde de kullanıldığını söylemek mümkündür.

Başka birine sorsa “Ben diktatör olsam, bu soruyu bana sorabilir miydin?” cevabını alabilecek Baker, Atatürk’ten şöyle bir dönüt alır:

“Ben, diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim arzu edip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket etmek bilmem. Bence diktatör, diğerlerini iradesine ram edendir. Ben kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim.”

Avrupa’da faşizmin hortladığı ve seçimle iş başına gelmiş diktatörlerin peydah olduğu dönemde bu cümleleri sarf eden bir lidere sahip olduğumuz için ne kadar şükretsek azdır.

Sadece yaşarken değil, ölümünden sonra da kalpleri kazanmaya devam eden M. Kemal Atatürk; bu ülkenin çimentosudur, vatandaşlarının kırmızı çizgisidir.

KAYNAKÇA

  • Püren, N. (2020). Mustafa Kemal’in Karşısında. Tarih ve Günce , (7) , 417-422
  • 21 Haziran 1935 tarihli Ulus gazetesi

Yorum yapın!

Comment *

  1. Eline yüreğine sağlık ne güzel derlemissin o diktatör olsaydı bugunkuler başımız da olurmuydu bizi kulluktan kurtarıp şerefli Türk vatandaşı yapan Atamıza rahmet olsun ona cok minnettariz

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları