Hukukta Çağdaşlığa: Türk Medeni Kanunu

Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlaşma hamlesinde hukuk devrimi önemli bir yer tutar. Diğer bütün devrimler gibi bu devrimin de bir geçmişi bulunuyor. Aynı zamanda dönemin şartlarının zorlaması da çok fazla.


Türkiye Cumhuriyetinin çağdaşlaşma hamlesinde hukuk devrimi önemli bir yer tutar. Diğer bütün devrimler gibi bu devrimin de bir geçmişi bulunuyor. Aynı zamanda dönemin şartlarının zorlaması da çok fazla.

Milletlerin ve devletlerin hayatında bir hukuk sistemi eskiden beri olmasına rağmen, bu sistem de diğer başka sistemler gibi dönemden döneme değişiklik gösterir. İnsanlık tarihinde çok eski zamanlarda kayda geçirilen bazı hukuk kurallarının yanı sıra birçok hukuk kuralı da sözlü gelenek hâlinde yaşadı. Töre olarak adlandırılan eski Türk hukuku da güçlü bir sözlü geleneğe dayanarak eski zamanların kaidelerini oluşturuyordu.

Sürekli başvurulabilecek kesin kurallar lazım

Osmanlı devrinde de zamanın ihtiyaçlarına göre hem dinî anlayışa hem de örf ve âdetlere dayanan bazı hukuk kuralları vardı. Fakat bu kurallar çeşitli sebeplerle artık güncel ihtiyacı karşılayamaz hâle gelmişlerdi. Bu sebeplerden biri bu kuralların bütüncül olmamasıydı. Zaten bu eksiklik Osmanlı devrinde de fark edilmiş, bu sebeple modern anlayışa uygun bir hukuk metni hazırlanması ihtiyacı duyulmuştu. İşte böylece Osmanlı’nın ilk hukuk metni olan Mecelle’nin yazımı 1876’da tamamlanmıştı. Mecelle 1851 maddeden oluşuyor ve zamanına göre önemli bir yenilik getiriyordu. Yeniliklerden biri hukuki kaideleri bir bütün ve değişmez hâlde toplama çabasıydı. Diğer bir yenilik de Mecelle’nin içinde “zaman değiştikçe hüküm değişir” kaidesinin yazılı olmasıydı. Dine ve değişmezliğe dayalı Osmanlı anlayışı için bu önemli bir adımdı.

Mecelle, Osmanlı devrinde ileriye doğru bir adım olsa da önemli eksiklikleri vardı. En önemli eksiği, “zaman değiştikçe hüküm değişir” ibaresine rağmen kuralların dinî anlayışa dayandırılmış olmasıydı. Diğer yandan toplum ilişkilerinde ortaya çıkan birçok yeni hususa cevap veremiyordu. Mahmut Esat Bozkurt’a göre Mecelle’nin iki bine yakın maddesinden sadece üç yüzü toplum ihtiyaçlarına bir çözüm getiriyordu. Toplumdaki birçok meseleye ise yine cevap yoktu. O zaman cevap bulunmayan bu konular için mahkemeler, fıkıh kitaplarına bakmak veya benzeri yöntemler kullanmak yoluyla anlık kararlar veriyorlardı. Böylece aynı husus için farklı mahkemelerde farklı kararlar çıkıyordu. Hatta hükümler arasında bölgeden bölgeye zıtlık dahi olabiliyordu.[1]

Osmanlı devrinde Mecelle ile sınırlı kalınmamış, çözüm için çeşitli zamanlarda girişimlerde bulunulmuştur. Mesela 2. Meşrutiyet devrinde 1917’de bir Hukuk-ı Aile Kararnamesi kabul edilmiştir. Bu metin de bazı yenilikler getirmiş ama hâlâ bütün bir aile hukukunu kapsayamamıştı. Mesela evliliğin sona ermesi durumunda ortaya çıkan hukuki meselelerin birçoğuna dair düzenleme yoktu. Zaten bu kararname de kısa bir süre sonra yürürlükten kaldırılmıştı.[2]

Çağdaş devlette çok hukukluluk olmaz

Osmanlı hukuk sisteminin çağdaş devlet hayatına uymayan en önemli yönü birden çok hukukun bir arada bulunmasıydı. Yani çağdaş devletin bir şartı olan bütün vatandaşları kapsayıcı tek ve mütekâmil bir hukukta yoktu. Osmanlı devrinde toplum yapısını düzenleyen kurallar dinî anlayışa ve âdetlere dayanıyordu. Bu durumda farklı din gruplarına farklı hukuk uygulamak gerekiyordu. Böylece Osmanlı’da gayrimüslimlerin ayrı bir hukuk sistemi bulunuyordu. Bu sistem, 19. yüzyıla kadar dinî ve vicdani bir özgürlük anlamında devrine göre ileri bir sistemdi. Fakat dünyadaki gelişmeler özellikle 19. yüzyıldan itibaren yurttaşlık anlayışını ve hukukta birlik fikrini yaygınlaştırdı. Bu yeni anlayış, dünyevi ilişkileri dine dayandırmamayı ve yurttaşlara yönelik eşit hukuk kurallarını içeriyordu.

Osmanlı’nın baş belası: Kapitülasyonlar

Osmanlı’nın hukuk alanında 19. yüzyıldaki problemi sadece eski sistemini yeni zamana uyduramaması değildi. Ayrıca, yine aynı yüzyılda kaybetmiş olduğu savaşlar veya çeşitli zayıflıklar sebebiyle güçlü ülkelere kapitülasyonlar vermişti. Kapitülasyon kelimesini kolay olsun diye ayrıcalık olarak yorumlamak mümkündür. Genellikle daha çok ekonomik ayrıcalıklar akla gelse de aslında kapitülasyonlar bundan daha kapsamlıydı. Kapitülasyonlar adli, ekonomik ve sosyal olmak üzere bütün alanları içeriyordu. Bu bölümde bizi konumuz itibarıyla adli kapitülasyonlar ilgilendiriyor. Bu ayrıcalıklar sayesinde Türk topraklarında bulunan bir yabancı ülke vatandaşı herhangi bir konuda Osmanlı hukukuna bağlı kabul edilmiyordu. Bunun yerine kendi ülkesinde olmamasına rağmen kendi devletinin hukukuna tabi oluyordu. Bu durum Türk topraklarındaki yabancılara Osmanlı hukukuna aykırı iş yapma rahatlığı verdiği gibi Avrupa devletlerinin elçiliklerine de önemli bir güç sağlıyordu.

Kapitülasyonlarla Avrupa elçiliklerinin elde ettiği güçler sadece doğrudan kendi millettaşlarıyla da ilgili değildi. Bu devletlerin şirketleri, ticari faaliyetlerini kolay yürütebilmek için Osmanlı devleti sınırları içerisinde yaşayan ve yüzyıllardır buradaki Müslüman toplumla ticari ilişki tecrübesi bulunan gayrimüslimlere kendi şirketlerinin acenteliğini vermişlerdi. Bu devletler, daha ileri giderek bu acentelikleri yürüten ve normalde Osmanlı tebaası olan bu kişilere aynı zamanda vatandaşlık da verdiler. Böylece zamanla, doğma büyüme Osmanlı tebaası olan ama başka ülkenin vatandaşlığını da taşıyan gayrimüslim topluluklar oluştu. Hâliyle bu topluluklar, aynı zamanda yabancı hakkı elde ettiğinden vatandaşlığını aldığı ülkenin hukukuna tâbi olma hakkı da kazandı. İşte, Avrupalı devletlerin ve elçiliklerinin Osmanlı topraklarında güçlenmesinin önemli bir sebebini bu durum oluşturdu. Böylece, Osmanlı tebaası bir gayrimüslimle ilgili herhangi bir hukuk kuralı için Avrupalı devletler rahatlıkla işe karışabilir oldular.

Görüldüğü gibi, Osmanlı döneminde hukuk sistemi hem ihtiyacı karşılamıyordu hem de dış müdahaleler sonucu iyice bozulmuş ve içinden çıkılmaz bir hâl almıştı. Zaten bu sebeple hukuk devriminde yeni kanunların kabulü sırasındaki müzakerelerde Lozan’a ve kapitülasyonların kaldırılmasına da atıf yapıldığı görülür.

Atatürk konuşuyor

Hukuk devrimi, Lozan Anlaşmasını imzalamış ve cumhuriyeti ilan etmiş yeni bir rejimin dayandığı temel esasların oluşturulması bakımından önemlidir. Genç cumhuriyetin hızla bu işe giriştiği anlaşılıyor. İkinci Meclisin Dördüncü Yasama Yılının açılışında Atatürk bu konuya şu şekilde temas ediyor:[3]

“Muhterem efendiler:

Cumhuriyet Adliyesinin tekâmülü memnuniyetbahş bir seyir takip etmektedir. Muamelâtta emniyet ve sürat için ittihaz olunan tedabir[4] müspet netayiç[5] vermektedir.

Cumhuriyet Adliyesine mensup olanların en küçük memurlarına kadar ilmen kifayeti ve Cumhuriyet mefkuresini haiz olmaları için sarf olunan gayret mucibi memnuniyettir[6]. Bir taraftan kifayeti ilmiyeyi[7] temin eden müessesata atfı ehemmiyet ederken diğer tarafta Cumhuriyet Adliyesinin müstenıidatı[8] olacak kanunların biran evvel vücuda getirilmesine nasbı nazar edilmelidir. Geçmiş idarelerden müdevver[9] nakâfi[10] kanunlarla geçirdiğimiz senelerde hayatı umumiyenin mâruz kaldığı müşkülât iktiham[11] olunabilmiş ise, bu, milletimizin Cumhuriyete olan sarsılmaz alâkai tabiiyesinden ve idarei Cumhuriyetin esasındaki kuvvet ve kudrettendir. Fakat nakâfi kanunların devamına müsaade etmek yüzünden milletin mâruz bulunduğu müşkülatın biran evvel izalesi gayri kabili tehir[12] zaruriyet cümlesindendir. Meclisi Âliye takdim edilecek olan ceza kanunu, Kanunu Medeni ve Ticaret Kanununun bu senei içtimaiye[13] esasında tedvin ve neşrolunmasındaki müstaceliyeti[14] bilhassa ifade etmek isterim.

Hayatı umumiyemizi yeni baştan tanzim edecek olan bu esasî kanunlar muasır medeniyetin kanunları zümresinden olmak tabiîdir. Milletimizin dahil olduğu heyeti medeniyenin iktisadî ve medenî ihtiyacatı o kadar yakındır ki buna tekabül etmesi lâzım gelen kanunlarda dahi aynı tekarüp[15] lüzumu barizdir. Asrı hazırın ihtiyacatına muvafık kanun yapmak ve onu hüsnü tatbik eylemek ümran[16] ve terakki esbabının en mühimlerindendir.”

Görüldüğü gibi Atatürk bu konuşmasında Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Ticaret Kanununu olmak üzere üç kanundan bahsediyor. Bu da kurucu kadronun bu kanunları toplu bir hukuk devriminin parçaları olarak gördüğünü anlatıyor.

Türk Medeni Kanununun gerekçesi

Türk Medeni Kanunu, Şubat 1926 itibarıyla hazır hâle getirildi. Dönemin Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un kanun tasarısını sunmak üzere yazdığı gerekçe konuyla ilgili açıklayıcı bilgiler veriyor. Adliye Vekili, kanunların neden dine dayanmaması gerektiğini net ifadelerle açıklıyor. Din, değişmezliği esas alır, halbuki insan toplulukları sürekli bir değişim içindedir. Dine dayanan kanunlar, uygulandıkları toplumları o dinin ortaya çıktığı eski devirlere bağlarlar ve gelişmeyi engelleyen en önemli sebepler arasında yer alırlar.[17]

Gerekçede Adliye Vekili, geleneksel kurallardan çağdaş kanunlara geçiş yönünde Almanya, Fransa ve İsviçre’den önemli örnekler veriyor. Meseleyi karşılaştırmalı açıdan görmek, Türk hukuk devrimini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

Mahmut Esat Bey Almanların 19. yüzyıla kadar 1500 yıl önce yapılmış Roma hukukuna tâbi olduklarını yazarak anlatmaya başlıyor. Fakat Almanların problemi sadece dayandıkları hukukun eskimiş olmasıyla sınırlı değildi. Alman prensliklerinin bir kısmında Roma hukuku, bir kısmında yerel metinlerle karışık bir Prusya hukuku, bir kısmında da Fransa hukuku geçerliydi. Adliye Vekiline göre Alman ahalisinin %33’ü Roma, %43’ü Prusya, %7’si Saksonya ve %17’si Fransa hukukuna tâbi idi. Ayrıca hukuk dili de tek bir dille sınırlı değildi. Hukuk metinlerinde Latince, Fransızca, Yunanca ve yerel Alman dilleri kullanılmıştı. Bavyera’da sadece nikah kıymak için 70-80 farklı usul vardı ve bir hâkim bunların hepsine vâkıf değildi. Almanlar 3 Temmuz 1896’da kendi medeni kanunlarını kabul ederek bu kargaşadan kurtuldu.

Adliye Vekili karşılaştırmaya Fransa’dan devam ediyor. Fransa da eski hükümleri, örf ve âdetlerini bir kenara bırakarak yeni kurallar koydu. Sınıf ve arazi imtiyazlarının lağvedilmesi, aile hukukunun kilisenin elinden alınması bunlar arasındaydı. Medeni kanun öncesinde Fransa’da da Almanya gibi farklılıklar vardı. Güneyde Roma hukuku, kuzeyde Cermen kuralları uygulanıyordu. Ayrıca her bölgenin de kendine mahsus kuralları vardı. Fransa’da bu medeni kanunun en şiddetli hasmı kilise oldu. Çünkü bu kanun toplumsal ilişkilerde ve bilhassa aile hukukunda Katoliklik hâkimiyetini kaldırıyordu.

Nihayet İsviçre’den bahseden Mahmut Esat Bey, burada da eskiden her kantonun ayrı bir kanuna sahip olduğunu belirtiyor. İsviçre’nin de örf ve âdetlere dayanan bu kanunların hepsini kaldırarak tek bir medeni kanun kabul ettiğini yazıyor.

Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki yakın çağda geleneksel devletten modern devlete doğru bir dönüşüm yaşanmaktadır. Esas dönüşüm, zannedildiği gibi doğu milletlerinin batılılaşması değildir. Kendi dönüşümünü başarıyla gerçekleştiren ilk devletler batılı devletler olduğu için böyle bir yanlış algı doğmuştur. Aydınlanma çağı ile Avrupalı devletler, kendi dönüşümlerini başlatmışlar, yeni bir zamana uygun yeni kurallar bulmuşlardı. Dönüşümlerinde başarılı oldukları içindir ki dünyanın geri kalanına göre ileriye doğru fırlayarak arayı açmışlar ve bu farkı kötüye kullanarak sömürgecilik ile emperyalizme başlamışlardı. Emperyalizme kurban olmak istemeyen toplumlar da tıpkı Avrupalı devletler gibi bir dönüşümü kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirmek zorundalardı. Yoksa sonları bir Avrupalı devletin sömürgesine dönüşmek olurdu.

Kanun tasarısında bu kanunun aslen İsviçre Medeni Kanununa dayandığı da belirtiliyor. Çağdaş medeniyete mensup milletlerin ihtiyaçları arasında önemli fark olmadığı yazılıyor. Dönemin İsviçre Medeni Kanunu, o sıradaki en yeni, en mükemmel ve en halkçı kanun olarak nitelendiriliyor. Ayrıca İsviçre’nin birbirinden tarih ve gelenek olarak farklı olan Alman, Fransız ve İtalyan topluluklarına dayanmasına rağmen bu kanunun rahatlıkla uygulanabildiğine değiniliyor. Bir karşılaştırmayla İsviçre’ye göre çok daha mütecanis olan Türkiye’de bu kanunun uygulanmasının daha rahat olacağı da yazılıyor.

Burada aklımıza neden sıfırdan bir kanun yapılması yerine İsviçre’nin kanununun temel alındığı sorusu gelebilir. Bu durum, çağdaş dünyanın gidişatıyla ilgilidir. Dünya, Fransız ihtilalinden itibaren devlet sistemlerinde vatandaşlık statüsüne doğru gitmektedir. Vatandaşlar arasında fark gözetmeden hepsine tek bir kanun uygulama usulü bu statünün hukuki yönüdür. Bu durum daha Osmanlı devrinde de fark edilmiş ve o zamandan itibaren bazı kanunlar, özellikle Fransa’dan alınarak adapte edilmişti. Cumhuriyet devri de bu geleneğin üzerine oturuyordu. Diğer yandan Lozan Anlaşması imzalanmış ve Cumhuriyet de ilan edilmişti. Şimdi bir an önce yeni rejim için temel kanunların hazırlanıp yürürlüğe konması gerekiyordu. Daha önce bu yoldan geçmiş milletlerin tecrübelerinden faydalanma yolu seçildi ve bütün gelişmiş devletlerin kanunları incelendi. Mahmut Esat Bey’in gerekçede belirttiği üzere bunlar arasında en yeni yapılanı ve en eşitlikçi olanı tercih edildi.

Mahmut Esat Bey, devamla kanunların neden dine dayanmaması gerektiğini izah ediyor. Buna göre çağdaş medeniyetin esası din ile dünyayı ayırmaktır. Aksi takdirde, devletin kabul ettiği din esaslarını kabul etmeyen kimselerin vicdanlarına tahakküm edilmiş olur. Adliye Vekili dinin, devlet nazarında vicdanlarda kaldıkça muhterem ve masum olduğunu söylüyor. Kanunlarda dinin kullanılmasının tarih boyunca güçlülerin keyif ve arzularına hizmet ettiğini belirtiyor. Halbuki dini dünyadan ayırmakla çağdaş devletler, dine gerçek ve sonsuz bir taht olan vicdanı tahsis ettiler.

Adliye Vekili, son olarak Osmanlı gibi imparatorlukların durumuna geliyor. Çeşitli dinlere mensup tebaaya sahip devletlerde tek bir kanunun bütün toplumda uygulanabilmesi için bunun din ile bağının kesilmesinin millî hâkimiyet için bir şart olduğunu belirtiyor. Çünkü kanunlar dine dayandığı takdirde, vicdan hürriyeti gereği, her dine mensup vatandaşlar için ayrı kanunlar yapılması gerekirdi. Bu da çağdaş devletlerin ana şartı olan millî birliğe tamamen aykırıdır. Ayrıca kendi içinde çok hukuklu olan bir devlet, kendi topraklarındaki yabancılara da kendi hukukunu kabul ettiremeyecektir. İşte o zaman da adli kapitülasyonlar gelir.

Kapitülasyonların kalkmasını hazmedemeyenler

Mahmut Esat Bey’in yazdığı gerekçeden anlaşıldığına göre büyük devletler, Lozan Anlaşmasının hemen ardından bu anlaşmanın hükümlerini delmek için fırsat aramaktaydılar. Çünkü Adliye Vekili, Lozan anlaşması ile kaldırılan kapitülasyonların devamı için yabancıların bir takım gerekçeler ileri sürdüklerini yazmaktadır. Halbuki anlaşma imzalanmış, kapitülasyonlar kalkmıştı. Öyle görünüyor ki, Avrupalı devletler, çok hukukluğun ve eski usul kanunların devamı durumunda adli kapitülasyonların yeniden hayata geçirilmesi için bir dayanak bulacaklardır. Halbuki yeni Türk Medeni Kanun teklifinin kabulü ve bütün bir ülkede din ayırmadan toplum ilişkileri için aynı hükümlerin geçerli olması hâlinde herhangi bir ayrıcalık için dış dayatmanın mantığı ve zemini kalmayacaktı.

Kanun Tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisinde

Türk Medeni Kanun teklifi ilk defa 10 Şubatta Meclis’e geliyor ve gündeme alınıyor.[18] 11 Şubatta, kanunun bir hafta sonrasında bir bütün olarak oylanması kabul ediliyor.[19] Buna göre vekillere kanunu bir hafta kadar inceleme müddeti veriliyor. Burada bir hususa dikkat çekmek yerinde olur. Teklif edilen kanun 937 maddelik uzun bir kanundur. Meclislerde ise maddelerin tek tek tartışılması usulü vardır. Halbuki bu kanun hem acildir hem uzundur, ayrıca birçok maddesi birbiriyle iç içe geçmiştir. Madde madde hâlindeki tartışmalarda herhangi bir maddedeki değişiklik, başka bir madde ile çelişki yaratabilecektir.[20] Bu sebeple vekillerin bir hafta kanunu incelemesi ve müzakere gününde kanunun bütünü hakkında fikir beyan ederken maddelerle ilgili görüşlerini de o zaman söylemeleri yönünde Meclis karar almıştır.

17 Şubatta Kanun Tasarısı mecliste müzakereye açıldı. Burada ilk sözü alan Adliye Vekili Mahmut Esat Bey, bu sefer medeni kanuna kadınların elde ettiği haklar üzerinden yaklaştı. Adliye Vekili, kanunda aile ve miras hukukunda kadına eşit hak tanındığını ifade ediyor. Ona göre Türk tarihinin, en hazin siması Türk kadınıydı. Önceki zamanda hukuk nezdinde bir hakkı olmayan, fakat tâ ezelden hanım olan Türk annesi bu yeni medeni kanun ile layık olduğu mevkie gelecekti. Böylece bir bütün olarak Türk toplumu da güçlenecekti.[21]

Yine müzakereler sırasında diğer bir vekil Şükrü Kaya da Batılı bir devletin kanunundan yararlanmayı açıklıyor. Askeriyede ve tıp alanında Batı usullerinden faydalanmak kabul görebiliyorsa hukuk alanında da Batı usullerinden faydalanılması normal sayılmalıydı.[22]

Bu müzakerelerden sonra kanun 17 Şubat 1926’da oy birliği ile kabul edildi ve aynı yıl 4 Ekim tarihinde de yürürlüğe girdi. Türk Medeni Kanunu, yeni cumhuriyetin hukuk devriminde kabul ettiği ilk kanundu.

Medeni Kanun’un Tamamlayıcısı Borçlar Kanunu

Türk Medeni Kanununun kabulünden sonra onun bir parçası olarak eklenecek olan Borçlar Kanunu çalışmaları devam etti. Borçlar Kanunu, Medeni Kanun gibi o dönemin bu konuda en iyi hukuku olarak kabul edilen İsviçre hukukundan alındı. 557 maddeden oluşan Borçlar Kanunu, 22 Nisan 1926’da Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. Müzakerelerde Borçlar Kanununun, Türk Medeni Kanunu ile bir bütün olduğu bu sebeple Medeni Kanun ile birlikte yürürlüğe girmesi gerektiği beyan edildi.[23] Böylece Borçlar Kanunu da Türk Medeni Kanunu gibi 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girdi.

[1] Bu konular, Türk Medeni Kanunu için Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Bey tarafından yazılan tasarıda izah ediliyor.

[2] Mehmet Akif Aydın, Hukuk-ı Aile Kararnamesi, TDVİA, 1998, 18. Cilt, 317 (314-318).

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, 1 Kasım 1925 Pazar, Devre: II, Cilt: 19, 9-10.

[4] Tedbirler.

[5] Neticeler, sonuçlar.

[6] Mucibi memnuniyet: Memnuniyet sebebi.

[7] Kifayeti ilmiye: İlmî yeterlilik.

[8] Dayanakları.

[9] Devredilmiş.

[10] Yeterli olmayan.

[11] Göğüs germe, dayanma, tahammül etme.

[12] Gayri kabili tehir: Ertelenemez.

[13] Senei içtimaiye: Toplantı yılı.

[14] Aciliyet, ivedilik.

[15] Yakınlaşma, yakınlık.

[16] Medeniyet, ilerleme.

[17] Türk Medeni Kanunu Tasarısı, TBMM Zabıt Ceridesi, 17 Şubat 1926 Çarşamba, Devre: II, Cilt: 22, Ek. Aksi belirtilmedikçe Mahmut Esat Bey’in görüşleri bu kanunun gerekçesinden nakledilmiştir.

[18] TBMM Zabıt Ceridesi, 10 Şubat 1926 Çarşamba, Devre: II, Cilt: 22, 131.

[19] TBMM Zabıt Ceridesi, 11 Şubat 1926 Perşembe, Devre: II, Cilt: 22, 151-152.

[20] Nitekim günümüzdeki bazı kanun tasarılarının tartışmalarında verilen önergelerle yapılan değişikliklerin bazen kanunların ruhunu bozduğunu ve kanun daha yeni çıkarken bile problemli çıktığını görüyoruz.

[21] TBMM Zabıt Ceridesi, 17 Şubat 1926 Çarşamba, Devre: II, Cilt: 22, 230.

[22] TBMM Zabıt Ceridesi, 10 Şubat 1926 Çarşamba, Devre: II, Cilt: 22, 232.

[23] TBMM Zabıt Ceridesi, 22 Nisan 1926 Perşembe, Devre: II, Cilt: 24, 174-175.

Yazar

Konuralp Ercilasun

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar