Kasko, süper lig ve bu sene adanın güzel bambu yapması…

Yalnız ilk başta, rüyamın gerçeküstücü kısa film senaryosu izleği için peşinen özür diliyorum. Ancak malumunuz, istihareye yatmak niyetiyle güdümlenmiş ve dolayısıyla şartlanmış bir zihin kaleydoskobu söz konusu değil.


Eskilere “aman şeytana Bismillah!” dedirten türden tuhaf bir rüyadan daha bu sabah taze uyandım. Bilinç altı sayıklaması denilmeye seza işbu Dadaist dışavurumun akıbeti ne olacak, hala tam karar verebilmiş değilim. Bir yanım hayalhanemden bir an önce silinmesi için dua ederken öte yanım hazır hafızadan uçup gitmemişken sıcağı sıcağına kayıtlara geçirmemi ısrarla salık vermekte. Ben de en nihayetinde sizlerle paylaşarak yarenlik terapisi yöntemiyle içimi rahatlatmakta kavli karar kıldım. Hem belli mi olur; belki buralardan bakıp da göremediğim bir şenlik, bir arbede, ne bileyim işte, hani böyle ortaklık bozulunca altın dolu sandığın başında çarşının karışması gibi bir durum vardır da, hiç şikayetçi olmadan taşıdığım “memleketi kurtarmak” derdinin için için depreşmesiyle uykumdan tüneğimden işaret fişeği gibi bir filiz uç vermiştir.
Yalnız ilk başta, rüyamın gerçeküstücü kısa film senaryosu izleği için peşinen özür diliyorum. Ancak malumunuz, istihareye yatmak niyetiyle güdümlenmiş ve dolayısıyla şartlanmış bir zihin kaleydoskobu söz konusu değil. Tam aksine eriyen saatlerin ardındaki mıncıklanmış hamur denizinin üzerinde tahta bacaklı fillerin sörf yaptığı dalgalarını yara yara nazlı nazlı seyreden kelebek yelkenli gemilere ofsayt flaması sallayan çubuk adamların arz-ı endam ettiği Salvador Dali tablolarından geri kalmayan bir serazat zihin yansımasından bahsediyoruz.
Ezcümle, kıymetli tabirlerinize teşne rüyam özetle şöyle efendim:
Gözlerimi bir açıyorum ki (kapatıyorum mu demek daha doğru olurdu acaba, malum düşsel ortam ya hani?) böyle yayın öncesi konukların makyajlarının yapılıp programa hazırlandıkları türden televizyon stüdyosu kulisi gibi bir yerdeyim. Çevremde dört dolanan anlamlandıramadığım bir telaş içerisindeki insanlar. Üstelik deri terbiye işletmesine yumuşatıcı hammadde yetiştirircesine saatte yüz yirmi kilometre süratle İspanyolca konuşuyorlar iyi mi! Hay Allah ben şimdi ne yapacağım diye düşünüp – rüya içinde rüya misali – kendi kendime gayet paslı İspanyolcamı en azından suni teneffüsle eser miktar diriltmek için dil kitabından anımsadığım bazı kalıpları kendi kendime rastgele mırıldanmaya başlıyorum:
“Bayan Gomez çok güzel paella pişirir. Esteban topu at, Mercedes topu tut! Ben Türküm, Madrid’e tatil için geldim, El Retiro Parkı çok güzel! Juan Amca saat üçü çeyrek geçe sahile gelecek. Ablamın yeşil bir çantası var. Kahvem şekersiz ve sütsüz olsun lütfen!”
Ele güne karşı rezil olmamak adına giriştiğim bu dil jimnastiğinin bir yerinde soluklanıp biraz kulak verince rahatlıyorum; zira rüyamın yapım kuralları gereği herkes Latin Amerika aksanıyla İspanyolca konuşuyor ama bir şekilde transkript Türkçe. Derinlerde bir yerde senarist hâlâ ben olduğumdan olsa gerek diye düşünüp gülümserken bir arkadaş yaklaşıp beni şöyle bir süzüp elime bazı kartları tutuşturarak şöyle diyor:
“- Tamamdır Don Liath, makyajın yapılmış. İşte bunlar da yayın kartların. Konuştuğumuz gibi, kartlarda yazılı soruların tamamını sormadan bitirmiyoruz. Ortam gerilirse sağ kulağını kaşı, biz hemen hazırlık yaparız sen de lahzada reklama girdiğimizi söylersin, tamam mı?”
Cevap vermeden kendisi “Tamamdır” diyen arkadaş beni kolumdan tutup palas pandıras kulisten çıkarıp hemen ön taraftaki stüdyoya adeta fırlatıyor.
Yallah tazyik biçiminde kara düzen minvali üzere kendimi bulduğum yayın setindeki karşılıklı iki koltuktan boş olanına çaresizce oturuyorum.
Diğer koltuktaki kişiyi şöyle bir süzüyorum. Bende nedense IQ’sunun ayakkabı numarasından daha yüksek olmadığı izlenimini uyandıran şahsın program konuğu olduğunu anlıyorum. Kartlarıma baktığımda adının Solomon Soy de la Cruz, işgal ettiği makamınsa Patagonya Hiç İşleri Nazırlığı olduğunu gördüğüm işbu kimsenin en dikkat çekici özelliğinin aşırı gür saçlı, hani böyle sırma saçlı, kellikle en ufak bir illiyet bağının bile olmamasına elverecek biçimde hatıra ormanı saçlı, Amazonlar’ın doğal bitki örtüsünce sık saçlı olması olduğunu, saklayamayacağım bir imrenmeyle fark ediyorum.

Ardından aramızda şöylesi bir söyleşi cereyan ediyor ki cereyan verilmiş dikenli tele çarpmış sara krizi geçiren akşamdan kalma uzaylı bir tavuğa diyalog yazdırsak daha anlamlı olurdu kanısındayım:
-Sayın Soy de la Cruz, programımıza hoşgeldiniz.
-Hoş bulduk.
-Efendim son günlerde komşu ülke Çolombiya ve stratejik ortağımız Çeneüzella ile ülkemiz Patagonya arasında yasa dışı mısır nişastası kökenli pudra şekeri kaçakçılığı yapıldığı ve bu kanunsuz durumun sizin bilginiz dahilinde süregeldiği yönüde ciddi iddialar var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
-Ya o bu değil de, şimdi siz pudra şekeri deyince hâliyle çağrışım yaptı. Ben de orijinal Kore kasalı bir Kia var, 2004 model. Var ya, aklın durur; tek depoyla bin kilometre yapıyor inanabiliyor musunuz?
-Sayın nazır, inanamıyorum ama ona değil, alakasız tutumunuza! Lütfen bu idialara değinir misiniz?
-Tabi, tabi, tabi ki, ona da geleceğiz. Yalnız önce bir sorayım, kaskonuz var mı?
-Nasıl yani? Neyse, arabam var mı sormadan sordunuz ama gelişine göre en azından ben ilgili yanıtlayayım, evet kaskom var.
-Hah işte, şimdi sana kesin hasarsızlık indirimi ayaklarına fiyat düşürdük deyip öbür taraftan üstü örtülü masraf yazıyorlardır. Gel sana bir kasko yapayım.
-Efendim konumuz o değil. Hem ben sigortacımdan memnunum. Sadede gelebilir misiniz?
-Anlıyorum, pek tabi, bittabi. Şimdi Güney Amerika Süper Ligi’nde Montevideo Köy Hizmetleri Yol Su Elektrik Spor ile Caracas İdman Yurdu berabere kalırken bizim “Payitaht Üçüncü Carlos” dizisi sponsorlu Latinli Spor küme düşüyorsa, Panama fötrlerimizi önümüze alıp düşünmemizin vakti çoktan gelip de geçiyor demektir. Bak güzel kardeşim, sevgili takdimci dostum, gel sen beni dinle, senin kaskoyu yenileyelim. Söz, indirimli filo fiyatı çekeceğim bak!
-Çattık be! Sayın nazır, istemiyorum bir, konuyu dağıtmayı bırakın iki…
-Bu sene ada çok güzel bambu yaptı kabul edelim, üç!
-Nasıl yani?
-Basbayağı, bildiğin gibi… Karayipler’in en kaliteli bambusu bizde. Bol bol sepet örüp turistlere sattık mı dış borcumuzu kapatabiliriz! Gülersin tabi, Peder Jose’nin dediği gibi “Peşin parayı görünce” seni gidi seni… Bu arada, bak ölümü öp, gerçekten içime dert oldu. Sen iyi bir insana benziyorsun. Senin gibi güzel insanların zarar etmesine içim razı gelmez. Gözünü seveyim sana bir kasko yapayım, ne dersin ha?
-Tamam ülen, ikna olmadım ama pes ettim! Vebali kanalı bu hale getirenlerin boynuna. Bu ne be, yeter! Aaa, o elinizdeki poliçe mi gerçekten?
-Evet genç dostum, ördeğin… Müşterinin nerede bulunacağı belli olmaz. O yüzden ben evden asla poliçesiz çıkmam. Sabah ilk iş yazıcının aşığı olduğum cırt cırt sesini dinleye dinleye en az beş nüsha poliçe bastırıp yanıma alırım. Hah şöyle, aferin, akıllı ol böyle. Şurayı imzalıyorsun güzelim.
-Tamamdır… Bir saniye… Bu nasıl poliçe? “Etinden de, sütünden de yararlanılacak. Şartsız mülk devri… Enseye vergi, göze aidat…” gibi şeyler de yazıyor burada…
-Sen onlara takılma benim Patagonya’yı, başta Almanya olmak üzere bütün dünya ülkelerinin kıskandığı bir memleket haline kendisi getiren zeki ve çevik vatandaşım. Onlar her sözleşmede olan rutin maddeler….
Derken kan ter içerisinde uyanmışım. Hemen bakındım çevreme, af buyurun cem-i cümle azalarımdan açıkta olan da yok.
Ben bir anlam veremedim bu rüyaya…
Hayırdır inşallah deyip hayra mı yorsam, bilemedim…
Neyse, bazen büyük bir Türk düşünürünün ünlü sözüne kulak vermek lazım umarsızca:
“Hayat ne tuhaf vapurlar falan!”
Buckinghamshire’dan herkese selamlar ve sevgiler efendim.

Yazar

Liath McGorman

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.