23.10.2021

12 Eylül

Bu yazı, bugün kendileri de yetişkin ve hayata karışmış yakınlarının siyasi duruşu ve daha genç kuşakların bakış açılarındaki değişim ve hele de bir kısmının ülkelerinde yaşıyor olmaktan mutlu olmadıkları bir dönemde biraz da bir iç hesaplaşma yazısıdır.


12 Eylül darbesi birçok yönleriyle araştırıldı, konuşuldu, yazıldı, hakkında yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapıldı, belgeselleştirildi, sanat dallarında işlendi, kitaplaştırıldı ve hatta yargılandı ancak hâlâ toplum vicdanında ve tarihte yerli yerine oturtulamadı.

O yılların öncesi ve sonrasını yaşamış birisi olarak fikrî, ahlaki ve vicdani bir sorumluluk görerek, kısaca değerlendirme yapmak durumundayız. Gerek Türkiye’de gerekse dünyada siyasi, fikrî ve ideolojik akımları ve etkilerini ister istemez yarım asır boyunca gözlemlemiş biri olarak en azından kendi iç dünyamızdaki yansımalarını kısaca kaydetme gereği duyduk. Değerlendirmede bir dağınıklık durumu oluştursa da kronolojik bir seyir izlemeden, dönemsel sebep-sonuç ilişkileri kurmadan, hamaset dili kullanmadan doğrudan ana hususları ifade etmeye çalışacağız.

Bu yazı, bugün kendileri de yetişkin ve hayata karışmış yakınlarının siyasi duruşu ve daha genç kuşakların bakış açılarındaki değişim ve hele de bir kısmının ülkelerinde yaşıyor olmaktan mutlu olmadıkları bir dönemde biraz da bir iç hesaplaşma yazısıdır. Yazı bir anı veya hayat hikayesi yazısı değildir.

O günlerin Dünyasındaki siyasal durumun Türkiye’deki yansımalarına, şartlara ve o yılların gençlerinin tepkilerine değinerek, 12 Eylül darbesinin özellikle Ülkücü gençlerdeki etkilerini ve günümüzde toplumsal, fikrî ve siyasi hayata kalanlarını kısaca değerlendireceğiz.

12 Eylül’e giden süreçte dünyadaki genel siyasi durum ve Türkiye’ye yansımaları

1970’li yılları siyasal ve ideolojik olarak ABD – NATO ile Rusların liderliğindeki Varşova Paktı arasındaki soğuk savaş domine etti. Türkiye soğuk savaş yıllarında her iki taraf için de eksen ülke durumundaydı ve bunu iliklerine kadar hissetti.

NATO ile Varşova Paktı arasındaki gerginlik ve mücadele sıcak savaşın her iki tarafın da yıkımına sebep olacak nükleer silah kullanmaya gidebileceği endişesiyle soğuk savaşa evrildi. Her iki taraf da nerdeyse hayatın tüm yönlerinde durumlarını tahkime çalıştılar. Yandaşlarını teşvik edip desteklediler. Kendilerine yakın rejimler oluşturmaya çalıştılar. O yıllardaki “emperyalizme, kapitalizme hayır”, “tam bağımsızlık”, “yaşasın halkların eşitlik ve özgürlüğü” gibi muhayyel, insani, kulağa hoş gelen sloganların arkasında Sovyetler Birliği ve sol ideoloji vardı.

Hem ABD hem Rusya bu mücadelede bölgesel ve uluslararası organizasyonlarla, örgütlerle ve terör örgütleriyle ilişkiler içinde oldular. Ancak ABD’nin ilişkileri daha bir ‘çok yönlü’, dolaylı ve daha sinsiydi.

Rusya…

Rusya tarihsel stratejisi olan Akdeniz’e inmek için Türkiye’yi Varşova Paktına katmak veya en azından yandaş bir rejim kurdurmak için solu, Marksizmi destekledi. Rusya’nın Kars, Ardahan ve çevresini (güya Ermeniler adına) istemesi, Boğazlarda hak iddia etmesi ve Boraltan köprüsü faciası Milliyetçi-Ülkücüler arasında derin izler bırakmış, kaygı ve karşıtlık oluşturmuştu. 1970’li yıllar dünyada solun ve Rus nüfuzunun yükseldiği yıllardı. Sol düşünce dünya genelinde moda gibi yayılıyordu. CHP’nin başındaki Ecevit’in ‘’ortanın solu’’ politik görüşünün ülkedeki sosyalist ve komünistleri cesaretlendireceği ve onlara alan açacağından endişeliydi.

Bu siyasal görüntü ve gidişat, tarihî Türk – Rus ilişkileri bağlamında düşünülünce Milliyetçi-Ülkücü kesimde alarm zillerinin çalmasına sebep oluyordu. Son iki yüzyıllık Türk-Rus ilişkilerindeki derin izler ve Türk kökenli,  Türkçe konuşan devletler, özerk cumhuriyetler ve toplulukların durumu da kafalarda muhayyel bir dünya görüşü şekillendiriyordu.

Rusya’nın Macaristan (1956) ve Çekoslovakya’ya (1968) askerî gücüyle müdahale etmesi ve bu ülkelerdeki liberalleşme hareketlerini bastırması; daha birçok ülkede sıcak müdahale gücünün silüetini göstermesi Türkiye’de endişeyle karşılanmıştı.

Süreç sıcaklığı sebebiyle iyi  biliniyor ve konumuzla doğrudan ilgili olmasa da yeri gelmişken birkaç cümleyle değinmekte yarar var. Rusya Afganistan’ı da işgal etti (1979) ama bu kendinin çöküşünü de hazırlayan bir sürecin (1989) başlangıcı oldu. Sovyet yanlısı Babrak Karmal iktidarı ele geçirince Rusya’yı ülkeye davet etti. Rusya aynı stratejiyi İran’da da uyguladı. Humeyni taraftarlarıyla İran Komünist Partisi (TUDEH) işbirliği yaptı. Hem Humeyni hem TUDEH Şah rejimini yıktıktan sonra diğer tarafı tesfiye edeceğini düşünüyordu. Tasfiye edilen TUDEH oldu ve Humeyni tarafı ülkeye hakim oldu.

Bu durum Dünya’da bir dalgalanma yarattı ve siyasal islamcılara bir esin kaynağı oldu. İran yeni rejimi ihraç etme ideolojisine yöneldi, ancak Fars milliyetçiliği ve şii mezhebiyle bezeli rejim diğer müslüman ülkelerce kuşkuyla karşılandı. Ancak İran bölgedeki karmaşalardan da yararlanarak şii topluluklar aracılığıyla etkisini giderek artırdı. 10 yıl savaştığı Irak ile mezhepleri aracılığıyla yakınlaştılar. Lübnan, Suriye ve Yemen’de başlıca taraf güçlerden biri ve yanlıları nezdinde nerdeyse bölgedeki ABD ve İsrail’e karşı duruşun adresi durumundalar. Rusya, İran’ın durumunu açıkça ve kuvvetle desteklemese de ABD’ye karşı duruşu sebebiyle gevşek müttefik durumunda.

Rusya; aynı stratejiyi, ABD ve NATO’nun beceriksiz ve öngörüsüz tutum ve uygulamalarından da yararlanarak Suriye’de izledi. Zaten var olduğu Suriye’de nihayet iyice yerleşerek tarihî Rus stratejisini gerçekleştirdi ve hiç bir dönemde olmadıkları kadar Akdeniz’de büyük bir silahlı güçle varlar artık.

ABD ve NATO…

Ortadoğu ülkelerinde Arap milliyetçiliği, batı karşıtlığı ve Arap sosyalizmi adeta el-ele, kol-kola yükselişteydi. Çoğu Arap ülkeleri ile Rusya’nın ilişkileri ABD, NATO ülkelerini kaygılandırıyordu. Yunanistan’ın NATO’dan ayrılmasının ve Türkiye’deki sol hareketlerin NATO’nun Güneydoğu kanadını zayıflattığını, özellikle doğu Akdeniz’in Rusya’nın kontrolüne girmekte olduğunu değerlendiriyordu. Türkiye’deki sola kaymayı ve muhtemelen Rusya tarafına entegre olma tehlikesini durdurmak gerekiyordu.

Bu konjonktür ister istemez Batı ile Ülkücü Türk milliyetçilerinin yollarının kesişmesini ve örtüşmesini de getiriyordu. Türk milliyetçiliği karakteri gereği bu örtüşmeyi düşünmedi bile hatta hem söylemde hem eylemde reddetti ancak belli bir süre sola karşı verdiği mücadele NATO ve Batının işine yaradı.

Ne zaman ki NATO ve Batı Türk milliyetçisi-ülkücü hareketin belli bir güce ulaştığını, yol ve taban tutmaya başladığını gördü ondan sonra bu hareketi baltalama yoluna girdi. Balta12 Eylül darbecilerinin elindeydi.

ABD, bazen de NATO üst birliği altında ve adıyla, Dünya’da birçok ciddi bölgesel operasyonlar yapageldi. Dünyayı siyaseten ve ekonomik olarak şekillendirmeye çalıştı. ABD’nin bu bakış ve anlayışı iyi incelenmiş stratejilerdir ve üzerinde fazlaca durmaya gerek yok. Vietnam, Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Gürcistan, Ukrayna, Ermenistan, Güney Amerika ülkeleri gibi ülkelerde ve bölgelerdeki gelişmeleri bir an zihinden geçirmek bile yeterlidir.

Son yıllarda Güney Çin Denizi, İndo-Pasifikteki gelişmelere de bu bakımdan bakmakta yarar var. ABD Dünyanın bu bölgesinde Çin’i çevreleme stratejisi uygulamaktadır. Özellikle Fransa’nın ve AB’nin kızgınlığı ve güven kaybına rağmen son AUKUS (Avustralya, İngiltere ve ABD) anlaşması da bu büyük stratejinin bir uygulaması. ABD’nin yine müttefikleriyle danışmadan apar topar Afganistan’dan çekilmesi de NATO üyelerinde ve AB’de kaygı ve güvensizlik oluşturdu. Bu gelişmeler çok yönlü olsa da ABD’nin kendi stratejilerini geliştirme ve uygulamada hala “dünya hakimiyeti” psikozunda olduğunu da gösteriyor.

Son bir asır boyunca genel olarak baktığımızda hem Rusya’nın hem ABD ve Batının Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde Ermeni-Kürt bölgeleri oluşturma stratejilerinin örtüştüğünü görmekteyiz. Önce Irak’ta sonra Suriye’de yapılmak istenenler de bu stratejilerin devamı olarak ortadadır. Durum öteden beri Milliyetçi-Ülkücü kesimin dikkatinde olagelmiştir.

Soğuk Savaş yılları ve öğrenci olayları

Soğuk savaş yıllarında birçok ülkelerde öğrencilerin başlattığı, sürdürdüğü ve başlıca öznesi olduğu hareketler kamuoyunda “öğrenci olayları” olarak adlandırıldı. Bu hareketler öğrenci olayları olarak olağanlaştırılacak, küçümsenecek ve gelip geçici hareketler olmanın ötesindeydiler.

Soğuk savaş yıllarında birçok ülkelerde kapitalizm karşıtı düşünce ve hareketlerin bazıları özgün düşünce ve hareketler olarak ortaya çıktı. Rusya ile doğrudan bağlantıları yoktu. Ama neticede onların ideolojisine hizmet eden hareketlere döndüler.

Ne komünizm ne de kapitalizmin dünyaya barış, özgürlük, insan hakları, demokrasi vs. getiremeyeceğini savunan bu görüşler Fransa’da 68 olayları olarak bilinen hareketlere dönüştü ve tüm dünyaya yayıldı. Bu hareket, hayalî bir özgürlük arayışı ve savaş karşıtlığı olarak ortaya çıkan ve düzene baş kaldıran hümanist ve sol karakterliydi. Hippilikten Che Guavera’nın sembolleştirildiği ve “devrimin” şiddetle başarılacağı anlayışına evrildi. Fransa bu hareketi durdurdu ama bu hareketler başka ülkelerde başka yapılanmaları ve hareketleri tetikledi. Çin’de MAO ile ortaya çıkan komünizm anlayışı ise Sovyet yayılmacılığından kuşku duyan ve kapitalizme karşı olan çevrelerce bir üçüncü yol olarak görüldü. Türkiye’de de “Millî demokratik devrim” anlayışıyla örgütlendi. Bu hareketler içinde yine ABD’nin elinin olduğuyla ilgili birçok kanıt daha sonra ortaya çıktı.

Türkiye’de uzun bir süre fikrî, ideolojik, kültürel bir hareket olarak yer altında varlığını sürdüren Marksist sol artık eylem zamanının geldiğini düşünerek harekete geçti. 68-71 hareketlerinin temelinde de bu hareketlerin bastırılması sürecinde de komünizm-kapitalizm mücadelesi ve NATO-Varşova Paktı soğuk kavgası vardı.

Türkiye’de ideolojik solun söylemden eyleme geçmesi Türk milliyetçilerinde bir gruplaşma, teşkilatlanma ve karşı hareket oluşumunu da tetikledi.

Bu süreçte bir başka grup aradan sıyrıldı. 12 Eylül darbecileri doğrudan olmasa bile tesis ettikleri düzen ve oluşturdukları ortamla bunlara alan açtılar ve bu anlayış bu gün Türkiye’yi yönetiyor (mu?). 12 Eylül darbesinin gerekçelerinden biri Millî Selamet Partisinin, Millî Görüşçülerin söylem ve eylemlerine karşı olmasına rağmen bu kitleye siyasette alan açmaları bir paradoks olsa da siyasal ve sosyal bir gerçeklik oldu.

ABD ve Avrupa, komünizmle mücadele ve Sovyet yayılmacılığına karşı çevre ülkelerde gerek devlet içinde gerekse sivil toplum kuruluşları aracılığıyla karşı ideolojiler ve hareketleri destekleyip teşvik ediyorlardı. Sovyet yanlısı rejim oluşumlarını önlemek için ABD istihbaratının kontrolünde kontrgerilla, Gladio yapılanmaları kurdular. Türkiye’de de özel harekat ve sivil savunma birimlerinin bu planlamada yer aldıkları açığa çıktı. Komünizmle Mücadele Derneklerindeki bazı figürlerin de bu yapılarla dirsek teması olduğu sonraki yıllarda anlaşıldı.

12 Eylül darbesinin ABD tarafından organize edildiği ya da teşvik edildiği gibi iddialar belgelenemedi, doğrulanamadı. Darbeyi yapanlar bu iddiaları hep yalanladılar. Mehmet Ali Birand’ın ortaya attığı iddialar, o günkü CIA Türkiye sorumlusunun “Ankara’daki çocuklar yaptı.” veya “Bizim çocuklar yaptı.” ifadeleri de hemen darbe sonrası Washington’a iletilen bir bilgi notu olarak kaldı. Ancak ABD ve NATO’nun doğrudan bir organizasyonu, işbirliği, onay verme durumu olmasa bile zaten o günün şartlarında, o günlerin Dünyasındaki siyasal ortamda ve NATO konseptleriyle eğitilmiş orduda, darbede ABD ve NATO’nun dolaylı etkilerinin olduğu kesindi. ABD ve NATO’nun dahlinin olduğuna ilişkin birçok belirti zaten vardı ve bu durum yazıda kısaca ifade etmeye çalıştığımız soğuk savaş yıllarının bir gerçeğiydi. Yaşanan tecrübelerle askeri – sivil darbecilerin gelişme yolundaki demokrasilerini oturtamamış ülkelerde uluslararası destek ihtiyacı daha belirgindir ve belli güçlerin destek ve onaylarını güvenceye almadan da böyle hareketlere girişmeleri zordur.

ABD İkinci Dünya savaşından beri küresel egemen güç iddiasında oldu. Sovyetleri durdurma, parçalama ve ABD çıkarlarını ve değerlerini yeryüzünde egemen kılma stratejileri izledi. Demokrasi, batı değerleri, özgürlükler, serbest ve rekabetçi ekonomik düzen, insan hakları gibi kavramları da stratejisinin unsurları olarak kullandı ama bunları göz ardı eden yönetimlerle de ilişkilerini sürdürdü. Hatta askerî darbelerle iktidarı gasbeden, ‘’batı değerlerini’’ çiğneyen yönetimlerle bile geçindi.

Despotik Körfez yönetimleriyle, darbecilerin yönettiği Mısır’la ilişkileri bunun bugünkü örnekleri. Türkiye bölgedeki batı değerlerine en yakın, NATO üyesi ve ABD’nin stratejik ortağı olduğu hâlde ABD’nin Türkiye’ye bakışı ve yaklaşımı hep kendi stratejik çıkarlarına göre olmakla kalmadı, Türkiye’nin en önemli meselesinde karşı stratejiler uygulayageldi. Fetullah hâlen Pensilvanya’da. ABD’nin bölgedeki gücü, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde bir Kürt yönetimi oluşumu ve Türkiye’ye karşı bir tehdit unsuru oluşturma ile İran’ın Akdeniz’e ulaşmasını önlemeye ve özellikle de İsrail’in güvenliğine yoğunlaştı. ABD’nin bu süreçte DEAŞ’ı bir kaldıraç olarak kullandığı ve bölge politikasında başarılı olamadığı ve hatta bir zamanlar küresel strateji olarak sunulan Büyük Ortadoğu Projesinin de çöktüğü kendilerince ve Batı tarafından çokça ifade edilir oldu.

İstikrarsız ve Rusya’ya yakınlaşan bir demokrasidense güvenliği önceleyen bir askeri rejim ve Batıya yakın bir yönetim tabii ABD ve NATO’nun tercihiydi.

Neyse ki dünya bugün iki kutuplu olmaktan çıktı. ABD daha ziyade Çin ve Rusya karşısında zorlanırken yeni bölgesel güçler de başlarını kaldırmakta. Dünyada yeni birlikler ve stratejik çıkar ortaklıkları oluşmakta. Tarihî olarak Türkiye’nin önünde yeni ufuklar oluşmakta… Ancak bu ufuklarda dolaşacak ekonomik, siyaset ve yönetim kapasitemiz yeterli olacak mı?

Ülkücü Hareketin tavrı

12 Eylül öncelerini bugünden okuyunca sol ve ülkücü hareketin özünde bazı benzeri arayışların olduğu ve fakat farklı yolların izlendiği düşünülebilir. Hem sol ve Marksist hareket hem de ülkücü hareket içindeki gençlerin büyük çoğunluğu NATO ve Varşova paktı arasındaki mücadelede araç olarak kullanıldıklarını düşünmediler. İddialarında, fikir ve ideolojilerinde samimi ve inançlıydılar. Zaten büyük güçlerin stratejileri de böyle bir anlayış oluşturarak kitlelerin istediği yönde araçsallaştırılmasıydı.

Ülkü Ocakları bu süreçte ortaya çıktı. Ülkücüler bir yandan teşkilatlanmaya, fikri ve ideolojik gelişimini sürdürmeye çalışırken bir yandan da eylemci sol ve Marksistlerle mücadele içine girdiler.

Ülkücüler sadece sol ve Marksist hareketlere karşı bir hareket olmadığını, bir “millî devlet, güçlü iktidar” tasavvuruyla tüm Türklük aleminin geleceğini inşa hareketi olduğuna inanıyorlardı. Bunun için de hem komünizme, hem kapitalizme, liberalizme ve “kökü dışarıdaki fikrî ve siyasi ideolojilere karşı”ydı. O zamanki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) bünyesindeki Türk Cumhuriyetlerini de özgürleştirme ve hatta Turan’ı gerçekleştirme düşüncesindeydi. Hatta tüm Müslümanları toparlama ve batının sosyalist, komünist, kapitalist ve liberal düşünce sistemlerinden kurtulmuş bir ‘’İslam Alemi’’ tasavvuru da vardı. “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman!” sloganı bu anlayışın ifadesiydi. O yıllarda silik, saman altından su yürüten, bu kıyasıya savaşta kapalı ve gözden ırak yerlerde dövüş sporları yapan, tecvitli Kur’an okuyan, alnı secde gören ve Ülkücülerin kanatları altında idare eden Akıncıları da kerhen himaye ediyorlardı ve sol karşısında cepheyi genişletmemeyi düşünüyorlardı.

Kamuoyunca az çok aşina olunan sol hareketler karşısında halkta bir karşılık arama ve oluşturma çabasına girdiler. Bu spontane ve özgün Ülkücü hareket tabi ki ABD ve NATO’nun da işine geliyordu. Doğrudan bir işbirliği ve stratejik ortaklık olmasa da ortak cepheye karşı dolaylı bir işbirliği durumu ortaya çıkıyordu. Ruzi Nazar’ın bu bağlamdaki rolü yıllar sonra yazıldı. Ülkücüler ise asla ‘’Düşmanımın düşmanı dostumdur.’’ anlayışını benimsemedi ve ABD, NATO taraftarlığını reddetti ama bununla suçlanmaktan da kurtulamadı. Ta ki 12 Eylül’de eylemci sol ile birlikte işkenceler ve idamlarla muamele edilerek toplumda aklanana kadar.

Türk milliyetçiliği ve Ülkücü Hareket bu iki kutup arasında bir millî refleks olarak ortaya çıktı ama içinde NATO kontrolünde olanların varlığı sonraki yıllarda ortaya çıktı. Ancak ülkücülerin büyük çoğunluğu bu ihtimal ve iddiayı asla kabullenmediler. Kendilerine atfedilen “Faşist” ve “Emperyalizm uşağı” yakıştırmalarını şiddetle reddettiler. Bu anlayış ve görüş “Ne Amerika ne Rusya ne Çin. Her şey Türklük için!” sloganıyla ifade edildi. Gerçekten de hem o yıllarda hem sonraki yıllarda her yüz ülkücü içinden belki birkaçının o yapılarla ilişkili olduğu anlaşıldı. Bu küçük oran içindekilerin de yine millî bir refleksle bu yapılarla ilişkide olduğu kuşkusuzdur. Gerçekten de Ülkücü hareket özgün, yerli ve millî bir hareketti ama NATO tarafından da kendi amaçlarına uygun gördükleri bir hareketti ve ortak amaçlar doğrultusunda, yani Sovyet yayılmacılığına bir set olarak görüldü.

Solcu ve komünist gençler fakültelerde ve öğrenci yurtlarında çoğunlukta ve hâkim durumdaydılar. Kendilerine katılmayan, karşı görüşteki öğrencileri barındırmıyorlardı. Fakülte ve yurtlardan başlayarak semt ve mahallelere oradan da kırsala ve kentlere yayılarak kurtarılmış bölge stratejisi izliyorlardı. Fikri ayrışmanın sahaya yansımasında en belirgin mücadele bu alanda yapıldı. Türk milliyetçileri, ülkücüler meşru müdafaa durumuna girdiler. Ülkücüler de bu alanlarda varlık ve hâkimiyet mücadelesine girdiler. Fakültelerde başlayan kavgalar giderek semt ve mahallelere daha sonra da silahların kullanılmasına doğru hızla ilerledi.

Bir millî refleks ve varlık mücadelesi, beka kaygısı ve motivasyonuyla ortaya çıkan Ülkücü hareket 12 Eylül’e doğru bir meşru müdafaa hareketine döndü. Devrimci sol ile Ülkücüler arasındaki mücadelede yurtta her gün onlarca olayda onlarca insan ölmeye başladı. Tabi bu mücadelede kullanılan silahların finansörleri, teşvikçileri ve sağlayıcıları da ayrı ayrıydı.

Sol yelpazesindekiler ile ümmetçi – siyasal İslamcılar fikriyatları, anlayışları icabı dış fikir, ideoloji ve düşüncelere açıktırlar yani bir bakıma evrenseldirler. Milliyetçi ülkücüler onlarla bu yönden ayrışırlar. Türk milliyetçilerinin büyük kısmı diğer milletlere bir aşağılama, küçümseme ve nefret duymadan Türk milletinin varlığının sürdürülmesi, gelişmesi ana fikri etrafında bir Türk Birliği düşüncesi ve fikriyatı taşımaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığı, bekası ve güçlü olması; Türk milletinin birliği, zenginliği ve refahı öncelikleridir.

Ülkücülere göre sol, dünyayı ve tarihi feodaliteden başlayarak, sanayii devrimiyle başlayan burjuvazi ve kapitalistler ile işçi sınıfı arasındaki mücadele üzerinden okuyor; işçi-emekçi sınıfının öncülüğünde varlıkta ve refahta eşitlik için devrim istiyorlardı. Akıncılar ise dünyayı ve tarihi dinler üzerinden okuyor, İslamiyetten sonraki tarihi “hak ile batılın mücadelesi” olarak görüyor, adil düzenin ancak İslamiyetle geleceğinden, “İslamın bayraktarlığını yapan şanlı ecdadımızdan” bahsediyorlardı. Söylemlerinde milliyet yoktu ve “şanlı ecdadın” adı da anılmıyordu; Türk tarihi de Müslümanlıkla başlıyordu ve ‘İslam kardeşliği’’ vurgulanıyordu.

Milliyetçi-ülkücüler ise solun ve millî görüşçü akıncıların iddia ve görüşlerini tümden reddetmemekle birlikte bu düşünceler ve görüşler üzerinde bir Türk ve Türkiye geleceği görmüyorlar, Dünyayı ve tarihi daha derin, kesintisiz bir milletler tarihi olarak okuyorlar, “devlet-i eded müddet” anlayışıyla Türk milletinin her alanda yükselmesi düşüncesi taşıyorlardı.

12 Eylül öncesinde Ülkücü mensubiyet duygu ve düşüncesini benimseyen ve fikriyatını bununla tanımlayan insanların çoğu 15-30 yaş aralığında olan insanlardı. Bazıları fiziksel ve ruhsal gelişmelerini bile tamamlayamamış, bir kısmı mücadele içinde fikrî ve ideolojik olgunluğa bile ulaşamamış insanlardı. Ancak yaşadıkları ortamdan çok derin etkilendiler. Aralarında fikrî ortaklıktan bile daha kuvvetli bir birlik, arkadaşlık, duygudaşlık ve kader ortaklığı oluştu. İlk gençlik yıllarındaki fiziksel ve ruhsal gelişim döneminde benzeri gerginlikler, kaygılar, coşkular, kişilik oluşumları aralarındaki duygusal bağı güçlendirdi. Enerjilerini bir büyük ve yüce amaç için teksif etmeleri o yaşlardaki gençlerin, diğer genç yaşıtlarının ilgileri dışında seyretti. Henüz kendileri bir meslek, uzmanlık, ustalık gibi hayatı kucaklayacak donanımları bile edinememişken, kendi kendilerini bile geçindirebilecek bir düzen kuramamışken kendilerini Türk milletinin, devletinin kendilerince önemsedikleri değerlerinin korunmasına ve bekasına adadılar ve taşıyamayacakları bir yük ve iddia altına girdiler.

12 Eylül’e giden süreçte Türkiye’nin ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel durumu ve gençlerdeki yansımaları

12 Martla birlikte solun hızı biraz kesilmiş olsa da kısa süre sonra kaldıkları yerden harekete devam ettiler. Ülkede nerdeyse bir Ecevit fırtınası esmeye başladı. Ülkücülerin kaygısı Ecevit ve CHP’nin “ortanın solu” hareketinin orda kalmayacağı ve giderek aşırı sola kayacağıydı. Kıbrıs müdahalesi ve haşhaş ekimi yasağının kaldırılması da Ecevit’i parlatmıştı. Ancak Batının ve ABD’nin ambargosunun da etkisiyle ülkede ekonomi çok kötüydü. Öğrenci yurtlarında kömürle çalışan kalorifer petekleri kendilerini bile ısıtmıyordu. Temel gıda ve tüketim maddeleri kıtlığı başlamıştı. Ülke kredi-borç bulamıyordu. Siyaset çözüm üretemez ve hatta işlemez durumdaydı. Ülke sorunlarıyla ilgili nerdeyse hiç bir konuda bir görüş birliği yoktu. Siyasette keskin bir ayrışma ve kutuplaşma vardı. Güvenlik güçleri bile kutuplara ayrılmıştı. Sıkıyönetim olduğu hâlde işlemez ve müdahalede etkisiz ve yetersiz kalmıştı. Siyasetin bir tarafı ülkede sanki her şey yolundaymış da tek eksik din ve dindarlık imiş havasıyla ve bu kaotik ortama ya kaygısız ya da güya çözüm önerisi olarak siyasal İslam ve din temelli öneriler peşindeydi. Sonra kurulan ve “Milliyetçi cephe” olarak adlandırılan siyasi iktidar, ekonomiye geçici bir rahatlık sağlasa da cepheleşmeyi arttırdı. Artık ülkede her gün onlarca insan anarşinin kurbanı oluyordu; ne siyaset ne güvenlik güçleri gidişatı durduramıyordu. Bu durumun özellikle yaratıldığı, ülkede umutsuzluk, yorgunluk, bıkkınlık ve siyasetten umut kesme ortamı oluşturulduğu ve darbeye gerekçe ve zemin hazırlandığı daha sonra 12 Eylül darbecilerinin kendilerince açıklanmıştı.

Ağırlaşan ekonomik sorunlar bir yandan sermaye sahiplerini kaygılandırırken diğer yandan özellikle sol işçi kesimini giderek politize ediyordu. Bu süreçte sol fraksiyonlar da mevcut siyasi partilerle bağlarını koparmış ve hatta birbirleriyle de vuruşarak anarşi ortamının başlıca tarafı olmuştu. Türkiye dış borçlarını ödeyemez durumda olduğundan ekonomiyi çevirmekte zorlanıyordu. Siyasi iktidarlar yönetimde yeterli olamıyor; siyasi partiler ülkenin ana meselelerinde ayrışıyor ve slogan düzeyinde çekişiyorlardı. Özellikle ekonomik sorunların kamçılayarak politize ettiği toplumun sesi ve enerjisi gençlikte başka görüntü ve iddialarla ortaya çıkıyordu.

Terör ve şiddetin kaynakları, sivil bürokrasinin çalışamaz duruma gelmesi, siyasetin tıkanması ve çözüm üretememesi, Dünyada neoliberal ekonominin tıkanması ve sol ideolojilerin de buna çözümde yetersiz kalmasının Türkiye’ye yansımaları gençleri ateşlemişti. Her yandaki ateşli gençlerin ateşini körükleyenler de çoktu. Ama ateşlenen gençlik kendi ateşinde yandı.

Bütçeyi zorlayan, verimli olmayan ve işlemez hâle gelen devletçi ekonomik model ya da karma ekonomik sistemin de gidişatta bir altyapı unsuru olduğu açıktır. Nitekim 24 Ocak Kararları (kamu ekonomik kuruluşlarının verimliliğinin arttırılması, ekonominin dışa ve rekabete açılması, ihracatın özendirilmesi, faiz oranlarının arttırılması, sermayeye daha geniş yapısal ve yasal haklar getirilmesi, sendikacılığın baskı altına alınması) darbeciler tarafından aynen uygulanmıştır. Darbeden sonra iş çevrelerinden yapılan yorumlar da darbeyi destekler nitelikte olmuştur.

“Dış Güç” üzerine…

Türkiye’de “dış güç” kavramına çokça atıf yapılır. Ülkedeki yönetim beceriksizliği sorunundan tutun hamaset söylemlerine, taraftarları coşkuyla veya korkuyla konsolide etmeye kadar kullanılır. Her olumsuzluğun sorumlusu olarak dış güçler gösterilir. Ama yine çoğu kere de bu dış güçlerin tanımı yapılıp adı ifade edilmez. ‘’Dış güçlerce’’de bu söylemlerin iç politik söylem varsayılacağı farz edilir. Türkiye’de düşünce kuruluşlarında, sivil toplum kuruluşlarında, hatta meslek kuruluşları ile siyasi yapılarda ve siyasi partilerde istisnasız bir “dış güçle ilişkili” gösterilme yüzeyselliği, kolaylığı, peşin hüküm ve anlayışı vardır. Hatta iktidarlar illa bir dış gücün, bir ülkenin “uşağı” olarak kolayca yaftalanırlar. Konunun bir yönüyle ilgili birkaç cümle ifade etmenin sırasıdır.

Evet, Türkiye bakımından “dış güç” yaşadığımız coğrafyaya hakim oluşumuzdan beri hep vardır. Bu dış güçlerin yerli işbirlikçileri de hep var olagelmişlerdir. Ancak bu sıfatı olur olmaz ve sıkça kullanmak da paranoyak bir durumdur. Kendi potansiyelimizi, gücümüzü göz ardı etmek; zaaflarımızı, hata ve yanlışlarımızı da örtbas etmeye kadar birçok yönümüze mazeret üretme çabasıdır.

Özellikle ABD ve NATO’nun ifade edegeldiğimiz stratejiyle sonraki yıllarda birçok terör örgütlerini örtülü bir şekilde kurup, kullandıklarını artık tüm dünya biliyor. Ermeni terör örgütlerinden El-Kaide, Taliban, FETÖ, DEAŞ, PKK, YPG-PYD’ye kadar hatta DHKP-C’ye kadar birçok örgütlerle gizli açık irtibatları bilinmektedir.

Hiçbir terör örgütü veya bir ideolojik örgüt tamamen dış güçler tarafından kurulup, ülkesel, bölgesel ve evrensel bir yapıya kavuşturulamazlar. Terör örgütlerinin kendi ideolojisi, talep ve istekleri vardır ve bunun için de dış güçlerden destek beklerler. Belli fikrî, siyasi, kültürel amaçlarla ve daha ziyade çökmüş devletlerde, çeşitli sebeplerle kaos içindeki toplumlarda, ülkelerde ortaya çıkan hareketlerdir. Dış güçler gelişip belli bir güce ve etkinliğe ulaşacağını varsaydıkları ya da bu potansiyele sahip olan örgütleri izlerler ve ilişki kurarlar. Bu safhada amacı, karakteri, fikriyatı, ideolojisi ne olursa olsun örgütü ve terör örgütünü kullanmaya başlarlar.

Böyle ortaya çıkmış örgütler belli bir etkinliğe ve güce ulaştıktan sonra da kendilerini desteklemiş, teşvik etmiş dış güçlere karşı da bağımsız hareket etme, kendilerini kabul ettirme ve meşrulaştırma sürecine girerler. Terör örgütü niteliğinden meşru bir yapı olmaya ve tanınırlığa evrilirler. Taliban da bu seyri izledi, ABD, Körfez ülkeleri ve bazı çevre ülkelerce açık veya örtülü desteklendi. Belli bir güce ulaştıktan sonra da daha önce işbirliği yaptığı ülkelerden bağımsız bir yapı, ideoloji ve hareket olduğunu tescil ettirme arayışına girdi. Taliban da erinde gecinde uluslararası tanınma ve meşru görülme durumunda olacaktır.

Ülkeler, devletler diğer ülkeler ve devletlerle ilişkiler içinde olmak durumundadırlar. Bu ilişkileri illa ebedi dostluk ya da düşmanlık düzeyinde düşünmemek gerekir. Bu ifadeden kastımız, bir ülkedeki siyaset ve siyasetçi diğer ülkeler, devletlerle iletişim içindeyse bunları şu veya bu devletin ya da şu veya bu ideolojinin uşağı olarak yaftalamamak gerekir. Kırsalda, çevre köylerden uzak ve yalıtılmış 50 haneli bir köyde bir aile varsayın. Köydeki diğer hiçbir aileye maddi anlamda ihtiyaç duymasa ve alış-veriş ilişkisi olmasa bile, kendisini köyün geri kalanından tamamen izole ederek hayatını sürdürebilir mi? En azından, sevincinde, acısında; düğününde, cenazesinde kendi aile üyeleri dışında da birilerini yanında görmeyi; sevincini, acısını paylaşmayı arzu eder. Sosyalleşmek hem birey hem toplum için ihtiyaçtır. Bu basit analojideki köyün kapsamını, boyutlarını genişletip Dünya ölçeğinde ve seviyesinde düşünelim…

Ortak kesişme alanları

Son yıllarda yapılan (2019 – 2020) kamuoyu yoklamalarında kendini milliyetçi olarak tanımlayan seçmen oranı %25 olarak çıkıyor. Kendilerini dindar, muhafazakâr, seküler/laik, Atatürkçü – Kemalist, liberal / demokrat, sosyal demokrat, yurtsever, demokratik sol vd. olarak tanımlayanların büyük bir kısmıyla da milliyetçilik ortak değerleri çakışmaktadır. Yani milliyetçilik ortak bir kesişme alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Buradan ülkede neredeyse %50 civarında milliyetçilik etrafında bir seçmen kitlesinin varlığından ve kümeleşmesinden rahatlıkla söz edilebilir. 50 yıl önce de Türkiye’de seçmen profili (milliyetçi-muhafazakâr) benzeri orandaydı. Bu durumda dünyadaki milliyetçilik akımlarının güçlenmesinin etkileri ile Türkiye’nin karşılaştığı dış etkiler ve PKK terörünün etkileri vardır. Ancak Ülkücü Türk milliyetçilerinin tabana yaydığı fikriyatın ve anlayışın bugüne yansımaları olduğu da açık ve anlaşılır. İktidardaki siyasi partide bile partinin tabanını ve çıkış kitlesini oluşturanların (Millî görüşçüler, siyasal İslamcılar) oranı kadar da Türk milliyetçileri vardır.

Bu sosyo-kültürel ve iç siyasi gerçeklik aslında Türkiye’de milliyetçi-ülkücülerin de ufuklarını belirlemektedir. Ancak siyasi bir çatı oluşumu ve siyasi parti olarak bütünleşme de yine siyasal ve sosyolojik olarak mümkün olmamaktadır. Mümkün olabilmesinin asgari gerek ve yeter şartları da aslında teorik olarak vardır. Bu enerji birikimi bu güne kadar israf edildi ve edilmeye devam ediyor. 12 Eylül dönemi ülkücülerinin bugün yaş ortalaması 60 civarındadır. Yeni nesillerle arasındaki duygusal bağ da giderek zayıflamaktadır. O yılların ülkücülerinin çoğu da kendilerini yenileyememeleri yanında günümüz dünyasını da hâlâ o yılların görüş ve anlayışlarıyla okumakta o yılların ölçüleriyle değerlendirmektedirler. Günümüz bağlamında bölgesel ve küresel konularda belirgin ve özgün görüşler ve projeksiyonlar geliştiremediler. O günün ülkücü gençliği sıcak çatışma ortamı yaşamamış ve 12 Eylülle kırılmamış olsaydı belki de yetişkin bir düşünürler, siyasetçiler, bilim insanları, sanatçılar, iş insanlarından oluşan ekonomik bakımdan güçlü bir kitlesi oluşacaktı. Ya da ülkücüleri var eden o günün çatışma ortamı mıydı?

Yine bir analoji: Genetik kapasitesi yüksek, soylu bir tay gelişim döneminde aşırı koşturulur, çalıştırılırsa örselenir, hırpalanır ve potansiyeline asla ulaşamaz; belki de kavruk kalır (stanted growth). Bir nesil, her iki taraftan, 10-15 yıllık sürede böylece örselendiler. İnsan kapasitemiz örselendi. Ufukları daraltıldı ve sınırlandırıldı.

Düzen bozulmaya görsün!..

Devletin ve toplumsal düzenin bozulması iç içe yüzlerce mekanizmayı harekete geçirir. İç dinamikler birbirini aşındırır, yer bitirir. Hatta en büyük değerler erozyonları bu dönemlerde olur. Bunu Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Yemen’de, eski Yugoslavya’nın 6 devlete bölünmesi sürecinde bir daha gördük…

Siyasi iktidarların, yönetimlerin bir dönemdeki siyasetleri ile o devletin, milletin olağanüstü etkilere maruz kaldığı dönemler milletlerin uzun vadedeki toplumsal hayatlarını etkilemeye devam eder.

Afganistan’ın Rusya tarafından işgali yıllarında doğanlar, eğer savaşlardan, hastalıklardan ölmemişlerse bu gün 40 yaşında. Irak-İran savaşı yıllarında doğan bir Iraklı da yıllardır süregiden savaşlar ve karışıklıklar içinde 40 yaşında. Suriye’deki iç savaşın başında doğanlar bugün 10 yaşında, 10 yaşında doğanlar yetişkinler olarak ya kendi ülkesinde yerinden olmuş ya diğer ülkelere sığıntı olarak yaşıyorlar. Kısaca bu insan kitleleri gün yüzü görmediler. Bunları hatırlatmamızın sebebi bir kuşağın Türkiye’de 12 Eylül öncesi ve sonrası bu insanlık trajedisini daha az yoğunlukta yaşadığını ihsas etmektir.

Ülkücü Türk milliyetçileri asla böyle bir karışıklık, bozgunculuk düşüncesi, hareketi içinde olmadılar; asla şu veya bu ülkelerin aracı ve aracısı olmadılar ama örselendiler.

 Türk milletine dair ülküyle nişanlandı

Hem kendi hem ülküsü haksızca hırpalandı

Gençliği ötelendi, hayatı örselendi

Ne destanlar olacak ne aşklar ıskalandı

 12 Eylül darbecileri ve onlara danışmanlık yapan çevreler, sağda ve solda savaşanları “Atatürk Milliyetçiliği”nde birleştirerek ve biraz da İslamileştirerek (Türk-İslam sentezi) devleti ve toplumu yeniden düzenlemeyi tasarlamışlardır. Din konusundaki söylemleri, uygulamaları ve yasalaştırmalarıyla da darbeye halk nezdinde meşruiyet kazandırmayı düşünmüşlerdir. “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ve “millî güvenlik” sloganları çokça kullanılmıştır. “Türklüğün İslamileştirilmesi ve İslamın Türkleştirilmesi” görevi de Diyanet İşleri Başkanlığına verilmişti. Diyanet İşleri Başkanlığı günümüzde ‘’Türklüğün dindarlaştırılması ve Orta doğululaştırılması’’ yönünde gayretle (!) çalışmaktadır.

Sıraladığımız başlıca hazırlayıcı sebeplerin hiçbiri bu süreçten tek başına sorumlu değildir, hepsi birlikte bir sinerjik etki yaratmıştır. Toplumsal olaylar uygun sosyo-kültürel ortamda; siyaset, ideolojiler, din, ekonomik çöküntü, baskı, şiddet, adalet duygusunun travmatize edilmesi gibi çok ve çeşitli sebeplerle ve birçok bileşenin (faktörün) birlikte harekete geçmesiyle oluşur.

Siyaset zamanında, doğru, etkin tedbirler alamamış ve hatta tedbirlerin neler olacağı konusunda bile ortak bir tavır geliştirememişlerdir. Sivil bürokrasi, güvenlik bürokrasisi ve adalet mekanizması çalışamamış, çalıştırılamamıştır. Bu organların mensuplarının çoğu can güvenliği kaygısı ve korkusuyla sinmişlerdir. Toplum yılgın, bezgin ve umutsuzdu. Particilik ve siyasi taraftarlıkla halk kutuplaşmıştı. Taraflar kendilerini koruma güdüleriyle hareket ediyorlardı. Türkiye’de ordunun devletin kurucusu ve kollayıcısı; devletin ve milletin bekasının tek yetkilisi ve sorumlusu” anlayışı ve kendisini hep milletin ve devletin üzerinde ve hamisi olarak görme alışkanlığı da zaten kendilerince bir meşruiyet olmuştur. Sonraki yıllarda bu durum “askeri vesayet” kavramıyla ifade edilir olmuştur. Kısa demokrasi tarihimizde, demokratik düzenin askeri diktatörlüğe dönüştürüldüğü ifade edilirken demokratik sistemin zaten darbeden önce işletilememiş, yozlaştırılmış olduğunu da hatırlamak gerekmektedir.

“Devlet bir hadiseyle karşı karşıya kalınca, halktan parlamentoya kadar, en küçük memurdan en büyük memura kadar, nasıl olsa asker gelir beklentisine girdi mi, o devlet işlemez.” (Süleyman Demirel 1990)

12 Eylül darbesinin gençlerde ve ülkücülerdeki etkileri

13 Eylül sabahı halk, aydınlar, iş çevreleri, basın, ve hatta ılımlı sol ile ülkücü kesim bile kuşkulu bir iyimserlik hissetmişti. Tırmanan şiddet, sonu gelmez cinayetler ve nereye gideceği belli olmayan belirsizlik ortamı nihayet halkın saygı duyduğu bir kurum tarafından kontrol altına alınmıştı. Ancak çok geçmeden sokak cinayetleri, bombalamalar, birçok şehirlerdeki kimlerce organize edildikleri bugün bile ortaya çıkarılamayan kanlı toplumsal olaylar yerini cezaevlerinde yaşanan insanlık dışı işkencelere, ölümlere, kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme olaylarına döndü. Toplumun sesi kısıldı. Çoğu genç yüz binlerce insanın yakınlarıyla birlikte hayatları zindanda, karanlıkta geçti ve sonraki nesillerin üzerinde de gölge olarak durageldi. Devletinin, ordusunun ülke insanına yaşattıkları bu insanlarda derin ruhsal travmalar oluşturdu.

Solcular ve ülkücüler ezildiler, kırıldılar, tarifsiz acılar, ruhsal çöküntüler yaşadılar. Yakınları yıllarca bu travmanın etkilerini hissettiler. Çoğu sonraki parçalanmış, boşalmış hayatlarında kabuklarına çekildiler. Ama asıl etkiler Türkiye’de sosyolojik ve kültürel değişimler ve bu ortamda yetişen nesillerde oldu. Yeni neslin ruhu özentiyle, sorumsuzlukla, fırsatçılıkla, hedonizmle, arabeskle ve ülkenin, halkın, demokrasinin sorunlarından habersizlik veya duyarsızlıkla dolduruldu. Y nesli ile bugün Z kuşağı olarak adlandırılanlarla 12 Eylül sırasında ve sonrasında yetişen kuşaklar bambaşka dünyaların insanları. Fark edilen bu boşluk da sonraları “dindar nesil” projeleriyle doldurulmaya çalışıldı. “Dindar nesil” sosyo-kültürel ve siyasal İslam projelerinin çıktıları da giderek artan bir ateizm ve deizm kuşağının oluşması oldu.

Ülkücüler, hayatlarının en verimli gençlik döneminde, 12 Eylül öncesi ve sonrasında yıllarca gördükleri, karşılaştıkları baskı, işkence, kaygı travmasını, vurgununu kolay atlatamadılar. Hayata atılma, tutunma ve ilerlemede zorluklar yaşadılar; mesleki alanda, ekonomide, siyasette, bilimde, kültürde, sanatta ve bürokraside yeterince ve tatminkâr yer alamadılar. Bürokraside diğer siyasi partiler Ülkücülerden yararlandılar ve belli ölçülerde yer verdiler ama bu ülkücüleri arkalama tutumundan ziyade kendi siyasi görüşlerinin uygulanması yönündeydi.

12 Eylül süreciyle birlikte de aslında kökleri geçmişte olan PKK ve FETÖ ihanet ve cinayet örgütleri de 12 Eylül travmasının üzerine bambaşka bir travma oldu. Tüm bunların ülkeye, millete, devlete maliyeti asla hesaplanamaz boyuttadır. Ancak bir yönüyle de geleceğimiz bakımından her biri Türk milleti için bedelleri ağır ödenmiş değerli tecrübelerdir.

Bir toplumda, fikri-ideolojik gruplar içinde istatistiksel olarak bulunabilecek maceracı, sapkın, abartıcı, bozguncu, yabancı güçlerin yerli işbirlikçisi çok daha az oranda olsa da ülkücüler içinde de vardı ve teşhis edildiklerinde dışlanıyorlardı. Ülkücüler arasındaki bazı kişiler üzerinden ülkücülere yapılan atıflar haksız ve adaletsiz yakıştırmalardır.

12 Eylül darbesinin Türkiye’deki düzene yansımaları ve darbelerden kurtulma çabaları

Her ülkenin şartları farklıdır. Sosyo-kültürel yapısı, din anlayışının sosyal hayatta yorumu ve yaşayışı, tarihsel gelişim süreci, kültürü ve medeniyet tasavvurları başka başkadır. Böyle değişken ortamlardaki anlayışların hukuka yansımaları bile farklıdır. Coğrafyaları, iklimleri farklıdır. Farklı coğrafya ve iklimlerin insan davranışlarına etkileri farklıdır. Devletlerin yeryüzündeki konumları ve bu konumların o topluma, millete sağladığı stratejik önem veya önemsizlik başkadır.

Bu alt başlığın kapsamına girecek konular hâlen tartışmaların değişmezi durumundadır. Darbe anayasasını değiştirme, darbenin dikte ettiği yasal düzenlemelerden kurtulma, sivil rejim kurma, toplumsal barış ve onarma süreci, demokratikleşme… farklı anlayışlarca farklı anlamlarda ve farklı önerilerle tartışılmaya devam ediliyor ama anayasa defalarca değiştirildiği hâlde söylemlerdeki iddialar, dilekler, projeksiyonlar bir türlü yapılamadı.

Bugünlerde yapılan yeni, sivil anayasa çalışmaları da sadece göstermelik ve ileriye dönük bir seçmen ikna çabasıdır. Bu iddiayı ortaya atanlar tarafından bir toplumsal ve siyasal uzlaşıyla anayasa yapma zemini zaten ortadan kaldırılmıştır.

Mevcut iktidar hem 12 Eylül darbesini hem 15 Temmuz kalkışmasını vesile addederek ülkedeki sistemi değiştirdi. Askeri vesayeti ortadan kaldırma iddiasıyla orduyu sivil otoriteye bağladı. Anayasayı değiştirerek “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” veya kendi ifadesiyle “Başkanlık” sistemi getirdi. Birçok kurum yeniden düzenlendi veya kaldırıldı.

Ülkede 2002 – 2010 arası maddi kalkınma hızı yüksekti. Yollar, tüneller, köprüler, limanlar, toplu konut ve kentsel dönüşüm, yeşil alanlar, havaalanları gibi altyapılarda gelişmeler sağladı. Kamu binaları yenilendi. Kişi başı ortalama gelir 12.000 ABD dolarına çıktı. Ancak bu yatırımlarla kayırmacılık, yolsuzluk, hırsızlık da atbaşı gitti. İsraf ve savurganlık görülmemiş biçimde arttı. Maddi kalkınmayı ülkeye yaymak yerine belli yerlerde ve belli ailelerde yoğunlaştırıldı. Fakülte ve diğer okulların sayısı arttı ancak nitelikli mezuniyetler sağlanamadı ve ülke diplomalı işsizler ve umutsuzlar ülkesine döndü. Ve tabi ki imam-hatip liselerinin ve camilerin sayısı arttırıldı ama camiler boşaldı, halk dinden soğudu, ateistler ve deistlerin oranı arttı. Siyasi iktidar ideolojik olarak, öteden beri iddialı olduğu ve sorunların temeli gördüğü ‘’manevi kalkınma’’ ve din tabanlı ahlak, adalet, özgürlük iddialarında ülkeyi giderek daha geriye çekti. Toplumun büyük kesimi ahlaki ve vicdani çöküş hissi yaşamaktadır. Alnı secde görmüşlere gösterilen özen, ihtimam ve ayrıcalıklarla büyütülen Fetullahçılar iktidara başkaları adına ortak olma ve hatta ele geçirme amacıyla kalkıştılar.

Ülkedeki adalet duygusunun kaybolması, hırsızlık ve yolsuzluk iddiaları, giderek ‘’demokratik diktatörlük’’ kanaatinin yükselmesi ile iddia ve söylemlerinin aksine ülkede din temelli siyaset anlayışları Türkiye’de hiç olmadığı kadar tepki doğurdu ve gençler dinden soğudu ve ülkeyi yaşanamaz bulmaya başladı.

Maddi gelişme veya gerileme sosyal ve kültürel gelişmeye göre çok daha kısa sürede gerçekleşebilir. Adalet duygusunun kaybolması, haksızlıkların, yolsuzlukların toplumda oluşturduğu çürüme nesiller boyu ancak tamir edilebilir.

Ülkeninin kişi başı gelir düzeyi 2011’de 12.000 ABD doları seviyesindeydi ve Türkiye o yıllarda “Orta gelir tuzağından nasıl kurtulur?” sorusuna cevap arar  ve 2023 yılında 25.000 dolar seviyesine çıkarmaktan söz edilirken içinde bulunduğumuz 2021 yılında 8.000 dolar civarına düştüğü hesaplanıyor. Ülke 1970’lerdeki sağ-sol, alevi-sünni ayrışmasına benzer durumda kutuplaşmaya gitti. Ülkede hiç olmadığı kadar “Kürt sorunu” konuşulur oldu. Batıya dönük yüzünü son yıllarda iyice ve anlaşılmaz ölçüde Ortadoğu’ya çevirdi. Batıya “Ey!..”li haddini bildirme söylemlerinin ülkeye maliyeti büyük oldu. Ancak Ortadoğu’da da yüzüne bakan olmak şöyle dursun cephe olarak tepkiler gördü. Türkiye giderek yalnızlaştı. Son yıllarda durumun sürdürülemeyeceği anlaşıldığından tekrar ilişkiler tesis edilmeye çalışılıyor. Artık ‘’Ey!..’’li hitaplardan ve rabia işaretinden vazgeçildi. “Aziz milletimiz” hitabına “Türk milleti ifadesi de ilave edildi. Durum bir siyasi kıvraklık ve fırsatçılık olması yanında bir gerçekliğin de kabul edilmesi anlamına geliyor.

Bu bölümde ifade ettiklerimizin 12 Eylül darbesiyle ilişkisinin ne olduğuna gelince, tüm bunlar darbe anayasasını değiştirme, darbenin izlerini silme, askeri vesayeti ortadan kaldırma, sivil siyaseti ve halk iradesini hakim kılma, demokratikleşme, manevi kalkınma, AB’ye üyelik gibi iddialarla yapıldı. Kısaca darbenin etkileri azalarak da olsa doğrudan ve dolaylı olarak devam edegeldi.

Tamamlanmamış döngü…

Sol zaten tüm dünyada çökmüştü. Ülkücüler de bir daha toparlanamadılar. Gerçi siyasi parti olarak MHP tarihinin en yüksek oy oranına ulaştı, iktidar olma eşiğine ulaştı, birçokları milletvekili, bakan oldular. Ancak devlet ve ülke yönetme ile dünyalık heves ve dürtülerin farklı yüzüyle de karşılaştılar. Siyasetle ideolojiyi örtüştüremediler. Sonraları ise zaten ideolojilerin inişe geçtiği zamanlara erdiler. Ülkücülerin bir kısmı hâlen birçok siyasi partide aktif siyasetin içindedirler. 1970’lerin ülkücü kuşağından bazıları da partisiz, dar sohbet gruplarında var olduklarını göstermeye çalışarak ve duruma hayıflanarak nostaljik bir havada sürdürüyorlar hayatlarını. Bazıları da kurdukları ya da zamanla hâkim oldukları dernek, vakıf ve diğer meslek ve sivil toplum kuruluşlarını yeni kuşaklara devretme sürecindeler. Nerdeyse hepsinde bir dağınıklık, dağılmışlık ve dağıtılmışlık hissi var.

Bir dönemin ülkücü gençliği hak etmedikleri şiddet, baskı ve işkencelerle mağdur edildiler. Fikrî ve siyasi döngülerini tamamlayamadılar, kendilerini daha geniş alanlarda test edemediler. Bir bakıma devlet ve millet için potansiyelleri heba edildi. Ancak geçen zaman onlardaki var olan tarihi, sosyolojik ve kültürel bilincin sadece o dönemlerdeki tezahürü değil kesintisiz bir millet değerleri olduğunu da ortaya koydu. Ancak o dönem ülkücü gençliğinin potansiyelinin ne olduğu millet hayatında test edilemedi ve asla anlaşılamadı. Dolayısıyla bugün toplumda eski ülkücülerin efsanevi hikayeleri de o günün şartlarında gençlik heyacanı davranışları da yoruma dayalı kalmaktadır.

Zaman içinde elbette sosyo-kültürel değişimler olmaktadır. Böyle süreçlerde Türkler diğer etnik gruplar içinde ve farklı coğrafyalarda adaptasyon ve asimilasyonlar da geçirmişlerdir. Türkler tarih boyunca bulundukları coğrafyalarda farklı milliyetler ve devletler içinde uyum ve asimilasyona uğrasalar da içlerinde hakimiyet ve egemenlik fikir, duygu ve hareketleri taşıyan kişilere, gruplara ve kurumlara sahip olagelmişlerdir. Yeni vardıkları coğrafyalarda, devletlerde egemen unsurlar olmuşlar, varlıklarını sürdürmüşlerdir.

12 Eylül öncesi sol ve ülkücü-milliyetçi gençlik arasındaki kolay görünmez, fark edilmez bir ortak sosyo-kültürel gerçekliğin yıllar sonra yaptığımız okumalarda izlerini sürdük. Bu durum, o yılların sağlaması yapılırken belli belirsiz de olsa, en azından sloganlaşmış ve kapsayıcı görüş kavramlarından ve solun bazı yazarların yazılarından fark edilebiliyor.

Kimse bir fikriyata, ideolojiye, inanç sistemine, dünya görüşüne tek bir sebeple inanmaz, desteklemez. Karmaşık ve birbiriyle ilişkili düzinelerce sebep-sonuç ilişkilerine göre, ancak bunlardan bazılarını daha önemli görerek, önceleyerek tavır alır. Demokratik ülkelerdeki seçmen davranışları da benzeridir. Sokakta görüş ve kanaati sorulan bir seçmen bile hangi siyasi partiyi desteklediğini veya desteklemediğini bir iki gerekçeye dayandırsa da o bile onlarca faktörü değerlendirir. Herkesin ölçüleri, öncelikleri, beklentileri farklıdır ve kendi çapındadır. Belli seçmen profillerinin belli siyasi partileri desteklemesinin başlıca belirleyicisi ortak ölçü, öncelik, beklenti ve anlayışlarının toplulaşması ve ortaklaşmasıdır.

Her bir seçmenin akıl, ahlak, eğitim, bilgi, teknik ve tecrübe gibi nitelikleri farklı olsa da bir oyu olması demokrasinin temel varsayımıdır. Dolayısıyla bir ülkedeki demokrasinin niteliği ve düzeyi o ülkedeki halkın ortalama niteliğiyle doğrudan ilişkilidir. Bu husus Türkiye’de 70 yıldır gizli-açık seçmen yelpazesinin niteliği tartışmalarının da merkezî temasıdır ve kabaca sağ-sol olarak gruplandırılan siyasi toplulaştırma anlayışında her iki tarafın bir diğerini eleştirme, suçlama ve yaftalama sebebidir.

Her ülkenin, her devletin kendi iç dinamikleri, sosyo-kültürel yapısı vardır ve hiç bir dış müdahale uzun vadede bu dinamikleri tamamen kontrol edemez. Ülkelerin, devletlerin çöküşlerinin asıl ve yapıcı sebebi kendi iç dinamiklerini yönetemez duruma gelmeleridir. Milliyetçi-Ülkücü düşüncenin temel duruşu ve tavrı da bu anlayış üzerinedir.

Yazar

Mustafa İmir

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.