440. Bilgi şöleni: Annan Plânı’ndan Çavuşoğlu dönemine kadar Kıbrıs politikaları – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______29.01.2019_______

440. Bilgi şöleni: Annan Plânı’ndan Çavuşoğlu dönemine kadar Kıbrıs politikaları

MİSAK Editörü

 

Bu yazı, Millî Düşünce Merkezi’nin

440. Bilgi Şöleni’nde Sabahattin İsmail’in

yaptığı konuşmanın deşifre metnidir.  

Kıbrıs sorununda kritik dönemler hiç bitmedi. 2004 yılındaki Annan Planı’ndan sonra en kritik döneme,  belki de sorunun son aşamasına girmiş bulunuyoruz. Tabi bunu biz belirleyeceğiz. Eğer biz “hayır,  bu son aşama değil,  görüşmeler devam etsin” dersek,  bu bitmez. Şu an Doğu Akdeniz’de bulunan hidro-karbon yatakları, tüm emperyalist güçlerin oraya odaklanması, Rum yönetimi ve Rumların Mısır ve İsrail’le birlikte Avrupa’nın desteğini alarak bu yataklara sahip olma çabaları, Türkiye’yi Akdeniz’den çıkarma çabaları, Türkiye’nin buna gösterdiği tepkiler… Tüm bunlar göz önüne alındığı zaman oldukça kritik bir dönem olduğu anlaşılıyor. Bu yeni dönem,  yeni politikalar belirlenmesi gereken bir dönem,  özellikle Türkiye’nin yeni politikalar belirlemesi gerektiği bir dönemdir. Yani geçmişte Türkiye “Bir ortak federasyon kurulsun, Türklerle Rumlar orada beraber yaşasınlar, Türklerin askeri kuvveti tekrar 650’ye insin, bir alay orada kalsın, garantörlük haklarımız devam etsin” gibi bir takım politikaları Annan Planı’na kadar sürdürdü. Annan Planı bunun doruk noktasıydı çünkü Türkiye bu plan ile garantörlük anlaşmasından vazgeçmeyi kabul etmişti. 18 yıllık takvime uygun olarak asker sayısının 650’ye düşürülmesi ve 18 yıl dolduktan sonra Türkiye ve ilgili tarafların masada garantörlüğün iptalini görüşmesini Türkiye kabul etmişti ve bunu ne acıdır ki Kıbrıs Türklerine de kabul ettirdiler. O dönemde Cumhurbaşkanı olan Gül ve Başbakan Erdoğan dediler ki Kıbrıs Türklerinin Türkiye’ye bir vefa borcu var. Bakın en zayıf noktamızdan vurmuşlar bizi. Biz sizin yıllardır kahrınızı çekiyoruz,  bize olan borcunuzu anavatana evet diyerek ödeyin dediler. O dönem  hayır kampanyasını yürüten kişilerden biriydim. Biz onlara rahmetli Rauf Denktaş ile dedik ki evet bizim anavatana bir vefa borcumuz var,  biz bu borcu hayır diyerek ödemek isteriz. Evet dersek anavatana kötülük yapmış oluruz. Türkiye Kıbrs’tan çıkarılmış olur,  Türkiye’nin bağları koparılmış olur,  Kıbrıs Avrupa Birliği’nin bir parçası olur. Dolayısıyla biz vefa borcunu ödemek istiyorsak buna hayır demeliyiz. Öte yandan halkımız her zaman olduğu gibi anavatanın dediğine baktı. Özellikle altını çizmek istediğim bir husus var; Kıbrıs Türklerinin büyük çoğunluğu bizim söylediklerimiz baktı aslında. Eğer sadece milli mücadeleye katılmış olan Kıbrıs Türkleri oy kullanmış olsaydı hayır çıkardı. Öte yandan tabi ki anavatandan oraya gelmiş,  bizimle bütünleşmiş,  bizimle beraber Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni güçlendirmeye çalışan yaklaşık 30 bin kişilik bir seçmen kitlesi vardı. Bu seçmen kitlesi çifte vatandaş olduğu için bunlara da başka bir yaklaşım sergilediler. Eğer siz T. C. vatandaşı iseniz hala Türkiye’nin dediği gibi oy kullanacaksınız, denildi. Köy köy gezdi buradan gelen bu heyetler ve bu mesaj verildi. Her zaman için Denktaş’ın gösterdiği yönde oy kullanan kitle ne yazık ki Türkiye düşmanlarıyla beraber oy kullandı ve sonuç değişti. Her zaman %65’e %35, %70’e %30 olan  sol-sağ veya milliyetçi-anavatancı kesim federasyoncu kesim dersek bu kez tam tersi oldu ve %65-%35 oranla evet çıktı. Tabi ki biz buna çok üzüldük ama mücadeleyi bırakmadık. Gerek Türk kamuoyuna gerekse Kıbrıs-Türk kamuoyuna gerçekleri anlatmaya çalıştık. Bu kez daha önce Avrupa Birliği ve Türkiye yetkililerine o sözleri verenler tamam siz sözünüzü tuttunuz,  Türklere evet dedirttiniz. Sayın Gül, Sayın Erdoğan bize ‘‘ Siz bizim sözümüzü dinleyin, evet deyin, eğer Rumlar hayır derse biz Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması için yollara düşeceğiz,  ambargoları kaldırmak için her şeyi yapacağız’’ dediler. Biz o zaman bu sözleri ele alarak ‘’ Hadi sözlerinizi tutun, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması için yollara düşün,  tekrar görüşme maskaralığına biz maskaralığına diyoruz bizi sokmayın’’. Öte yandan ne yazık ki sözlerini tutmadılar ve Kıbrıs Türk halkına tam 14 yıl kaybettirildi. 2004 yılında Rumlar hayır dedikten sonra öyle bir altın fırsat geçmişti ki elimize; biz bu görüşmeleri noktalıyoruz, Rumlar anlaşmaya hayır dedi o zaman biz tanınmak için yola çıkıyoruz, eğer bir görüşme daha istiyorsa dünya ancak iki eşit tanınmış egemen devlet temelinde bu müzakereleri yaparız. Ayrıca bir anlaşma olacaksa bu gerçek o anlaşmanın temeli olur.  Bu ya konfederasyon temelinde olur ya iki eşit devlet yan yana iyi komşular olarak yaşaması olabilir ama federasyon olamaz denmesi lazımdı fakat bu denmedi. Bu denmediği gibi o zaman Annan Planı için evet kampanyası yapan Sayın Talat –Cumhuriyetçi Türk Partisi başkanı- Sayın Erdoğan’ın da desteğiyle Sayın Denktaş’ın yerine cumhurbaşkanı yapıldı ve Sayın Denktaş’a tavır koyuldu. Sayın Denktaş tarihi bir açıklama yaptı: Ben Türkiye ile çatışmaya girmem, eğer çatışmaya gireceksem aday olmam. Ayrıca aday olmadı. Bizim bütün ısrarlarımıza rağmen aday olmadı. Danışmanlarının tamamı aday olması yönünde görüş bildirdi ama Sayın Denktaş dedi ki ben Türkiye ile çatışmam, görelim ne yapacaklar ve Denktaş çekildi. Talat sürdürdü görüşmeleri ama bir yere varamadı. Öyle bir düzen kurdu ki emperyalist güçler, güneyde de AKEL Partisi’ni yani  CTP’nin yoldaşını iktidara getirdiler onların lideri Hristofyas’ta cumhurbaşkanı oldu. O tarafta Dimitris Hristofyas bu tarafta Talat iki yoldaş cumhurbaşkanlığına gelmeden önce Kıbrıs sorununu federasyon yönünde çözeceklerini içeren on protokol imzaladılar. Buna rağmen Talat günün sonunda şöyle dedi’’ Daha size ne vereyim, her şeyi kabul ettim, kendimi Sarayönü’nde asayım mı? Ellerinde olsa nefes almamızı dahi engelleyecekler. ’’ CTP AKEL’in kuzeydeki şubesi, birbirleriyle konuşurken hala yoldaş diye hitap ediyorlar buna rağmen Talat bunu söylemek zorunda kaldı. Talat’ın yanındaki danışmanları AKEL CTP içerisinde istedikleri çözüme bizi zorlamak için gizli örgütlenmeler, paralel çalışmalar yapıyor içimizi karıştırıyorlar demek zorunda kaldı. Şimdi Hristofyas gitti yerine Anastasiadis geldi. Bu da EOKA’cıların toplanmış olduğu bir parti  ve Annan Planı’na evet demiş bir partidir, bu da çok ilginç. Şimdi dış güçler düşündü ki Anastasiadis Annan planına evet dedi, biz bu tarafta da Akıncı’yı başa getirirsek bunlar bu işi çözer. Akıncı nerede o zaman? Amerika’da. Yaklaşık on yıldır orada, peki ne yapıyor? Rumla evli olan kızının yanında torunlarına bakıyor, Akıncı’nın böyle bir durumu var maalesef. Amerika’da artık nasıl işi pişirmişlerse oradan döndüğünde kaynağı belirsiz bir bütçe ile adaylık girişimine başladı. Çok ilginçtir, o dönem Türkiye’deki hükumet tüm bunları izlemesine rağmen o seçimde tarafsız kalıyor, yönlendirme yapmıyor. Demiyor ki ‘’Eyy benimde vatandaşım olan Kıbrıs Türk halkı, bakın bu akıncı güvenilmez biri, Eroğlu var veya Özersay var bunlara yönelin’’ demiyor. Dış güçlerin büyük desteği ile Akıncı cumhurbaşkanı oluyor. İki komünist anlaşamadı, Talat ve Hristofyas, bu sefer iki sağcı federasyonu gerçekleştirir Kıbrıs’ı Türkiye’den alırız yaklaşımıyla. Akıncı’nın aday olduğu partinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumuriyeti’nde oy oranı %6-7 olmasına rağmen ikinci turda %60’lık çoğunlukla seçimi kazandı. Bu tabi dış güçlerin yönlendirmesi. Türkiye’nin açıktan yönlendirdiğini bilmiyoruz ama sessiz kalması veya el altından bir şeyler oldu mu bilmiyoruz. Akıncı seçimi kazandı ve dedi ki Anastasiadis’le ben bu işi çözerim. Anastasiadis Annan Planı’na evet demesine rağmen perde arkasında neler döndüyse bu plana yapılan itirazları iyileştirme çabalarına girdi. Bize göre yüzde yüz Rumların lehine bir plandı bir o kadar daha Rumların lehine değiştirme yoluna gidildi. Çok özetle -garantörlük konusuna gelmeden- neleri kabul etti Akıncı anlatmak istiyorum çünkü bilinmiyor. Siz nereden öğrendiniz derseniz bir görüşme tutanaklarından öğrendik. İki Sibel Siber’in yoğun taleplerimiz sonucu İsviçre görüşmelerinin öncesinde yazmış olduğu bir mektup olduğu ve ona bir takım sorular sordu. Bu sorularla ilgili meclise bilgi vermesini istedik. Akıncı İsviçre görüşmeleri süresince bu sorulara cevap vermedi ama görüşmeler çöktükten sonra buna cevap verdi. O cevaplar içerisinde kabul ettiği hususları açıkladı. Akıncı her zaman diyordu ki ben Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğini ve güvenliğini içermeyecek bir anlaşma yapmam. Peki, Akıncı’nın siyasi eşitlik konusunda nasıl tavizler verdiğine bakalım. Şimdi biliyorsunuz Kıbrıs Türk halkı 1960 anlaşmaları ile tescil etti bu hakkı ki bunun mücadelesi 1880’lere kadar dayanır. Eşitlik konusundaki ilk talebimizi 1881 yılında İngiliz koloni yönetimine yazdığımız bir mektupla dile getirdik. İngiliz yönetiminin kurduğu Kavanin Meclisi’nde 9 Rum, kendilerinin atayacağı 6 İngiliz, Türklerin seçeceği 3 kişi olacaktı. Bizde o zaman toplumun önde gelenleri bir mektup yazdılar dediler ki hayır, biz Rumlarla eşitiz eğer bir  meclis oluşacaksa eşit olmalı, ilk kez o zaman dile getirmişiz ve o mücadele sürdü. 1960’a geldiğimizde biz bu hakkı tescil ettirdik. Kıbrıs “Türk halkı siyasi açıdan eşit, kurucu bir halktır.” tezi orada anlaşmalara yansıdı. Kıbrıs’ın egemenliğinde eşit bir halktır diye kabul edildi. İngiltere 1960’da adadan ayrılırken egemenliği sadece Rumlara devretmedi, iki halka birlikte devretti. Dolayısıyla egemenlikte eşit söz hakkımız var. Bu nasıl yansıdı anlaşmalara? Bir kurucu ortak olmamız tescil edildi ikincisi cumhurbaşkanı muavini her zaman Türk olacaktı ama onun veto hakkı olacaktı. Bu veto hakkı aşılmadan Rumların tek başına karar alması mümkün değildi. Üniter devlet olarak basit çoğunlukla karar alarak adayı idare etmeleri mümkün değildi. Oradaki eşitliğimizin ve egemenlikteki söz hakkımızın güvencesi, simgesi veto hakkımızdı. Peki, başka ne vardı? Bakanlar Kurulu’nda ve mecliste -50 kişilik meclis vardı 35 Rum 15 Türk- önemli bir karar alınacaksa Türklerin oy çoğunluğu hakkı vardı. 12 yetkinin 10’nunda ayrı oy çoğunluğumuz ve veto hakkımız vardı. Yani şu anlama geliyor; Bakanlar Kurulu’nda karar çıkması için 3 Türk vekilin 2’sinin oy vermesi lazımdı. Mecliste bir karar çıkması için 15 Türk vekilinin 8’sinin oy vermesi lazım. Akıncı’ya kadar olan bütün müzakere sürecinde Denktaş döneminde ve Talat dâhil bu veto ve oy çoğunluğu hakkında mücadele ettik. Çünkü bu olmazsa üniter devlet olur, kendi basit çoğunluğuna göre karar alır, biz azınlık durumuna düşeriz. Akıncı veto hakkından vazgeçti. Sorduğumuz zaman neden veto hakkı yok diye demokratik olmaz dedi. Tam da Rumların savunduğu şey bu. 1960’ta 13 maddelik değişim önerisi verdiklerinde bir madde veto hakkının kalkması idi. Bu olursa Rum çoğunluk karar alacak ve meclis kararıyla adayı Yunanistan’a bağlayacaklardı. Bizim veto hakkımız, oy çoğunluğu hakkımız, eşitlik hakkımız Enosis’in gerçekleşmesinin önünde bir engeldi. Akıncı 54 yıllık mücadeleden sonra geldi Rumların 54 yıl önce istediğini kabul etti. Bakanlar kurulunda 7 Rum 3 Türk bakan vardı ve ayrıca oy çoğunluğumuz vardı. Akıncı övünerek diyor ki ben 4 Türk bakan olmasını sağladım. Peki, oy çoğunluğumuz ne oldu? Bir tek Türk’ün oyuyla artık kararlar alınabilecek. Her durumda bizim siyasi yapımızı göz önünde bulundurursak bir işbirlikçi Türk bakan olabilir. Bir işbirlikçi ve Rum bakanların oyuyla üniter devlet -adı federasyon içeriği üniter diyorum ben buna- olarak Rumlar adayı yönetecek ve oradan istediği kararı çıkaracak. Peki, mecliste ne yaptı? 60’tan farklı olarak iki meclisli bir yapı öngörüldü: alt meclis, üst meclis. Alt mecliste 36 Rum 12 Türk milletvekili olacak diye bir anlaşmaya vardılar. Bunları yazdığı mektupta eski meclis başkanı Sibel hanıma söyledi. Bakıyoruz 1960’ta oran kamu görevlileri için  70’e 30’du. Orduda ve poliste oran %60 Rum, %40 Türk olacaktı. Hükümette ve mecliste oran %70 Rum %30 Türk olacaktı. Sayın akıncı 36-12 rakamlarını belirleyerek oranı  %25’e düşürdü. Ayrı oy çoğunluğumuzu da elimizden aldı, 3 Türk’ün oyu artık karar almaya yetecek. Hâlbuki ayrı oy çoğunluğu hakkında ısrar etseydi yasaların çıkması için 7 Türk’ün oyu gerekecekti. 3 tane işbirlikçi Türk her durumda bizim siyasi yapımızda olacaktır. Dolayısıyla büyük bir taviz verdi bizi 1960’tan da geri götürdü. Peki, üst mecliste nasıl olacak? Senato 20-20 olacak. Öte yandan kararların alınması için 5 tane Türk senatörün oy vermesi yeterli olacak. Hâlbuki ayrı oy çoğunluğumuz korunsaydı kararların alınması için 11 Türk milletvekilinin oyu gerekecekti. Bundan da vazgeçti. Yani Rumların işbirlikçi iki üç Türk’ün desteğiyle adayı üniter devlet olarak yönetmelerini, kâğıt üzerinde eşitlik olsa bile fiiliyatta etkisiz bir azınlık olmasını kabul etti. Öte yandan Sayın Akıncı bugün diyor ki ben siyasi eşitlik için mücadele ediyorum,  Anastasiadis siyasi eşitliği kabul etmiyor, görüşmeler bu sebeple kesildi diyor. Yalan söylüyor! Bu konularda anlaştılar ve Akıncı büyük tavizler verdi. Peki, Akıncı’nın kastettiği nedir? Dönüşümlü başkanlık. Akıncı Ben Anastasiadis ile siyasi eşitliğimizi kabul ettirene kadar mücadele edeceğim derken kastettiği dönüşümlü başkanlıktır. Orada da Akıncı eşit çünkü 2 kurucu devlet olacağına göre o devlette aslında egemen değil vilayet. Birleşik Kıbrıs’ın Kuzey vilayeti, güney vilayeti (province). Türkiye’de de öyle diyorlar. Yaptıkları anlaşmada kullandıkları terim constitue yani kurucu değil oluşturucu devlettir. Kurucu devlet ise founder stande diye geçecek, İngilizce metinlerde yaptıkları anlaşmalarda o egemen devletlerin oluşturacağı yapıyı anlatıyor. Öte yandan bunların kullandığı constitue state. Ne demek bu? Oluşturucu devlet yani egemenliği olmayan devlettir. Örnekle anlatayım eğer Wikipedia sözlüğüne bakacak olursanız, Amerika’da ki California ya da Azerbaycan’da ki Nahcivan eyaleti constitue state’dir. Yani bunların kurucu devlet diye telaffuz ettikleri aslında egemenliği olmayan bir vilayet. Yani KKTC bağımsız devlet olarak ortadan kalkıyor, yeni oluşturulacak yapının Birleşik Kıbrıs’ın veya Federal Kıbrıs’ın eyaleti oluyor. Annan Planı’nda olduğu gibi devletimiz ortadan kalkıyor. Akıncı’nın şimdi üzerinde anlaştığı konu budur. Dönüşümlü başkanlıkta 20 ay Türk 40 ay Rum başkanlık yapacak, eşit süreli olamıyor çünkü iki egemen devletin oluşturduğu bir yapı değil. AB’de 800. 000 kişilik Rum devleti başkanı dönem başkanı olduğu zaman Almanya ile eşit şekilde oluyor değil mi? Ama bizde öyle değil. Süreler eşit olmayacak ve dönüşümlü başkanlıkta yer alacak Türk’ün veto hakkı olmayacak artı burası çapraz oyla seçilecek. %20 Rum oyuyla seçilecek Akıncı bunu da kabul etti. Rumlar da Türk başkan seçilmesinde oy kullanacak ve o oylar başkanın seçilmesinde belirli olacak. Bu  ne demektir? Her zaman için işbirlikçi Türk seçilecektir. Rumların bir Türk’e oy vermesi için ancak işbirlikçi olması lazım. Türk hak ve çıkarlarını savunmaması lazım. Öyle bir kurguladılar ki bu sistemde hiçbir milliyetçi Türk ortak devlete cumhurbaşkanı olamayacak

Dinleyici: Peki dönüşümlü başkanın başkanlıkta Türklerin 3 milletvekiliyle karar alabildiği bir yerde Rumlar 6 oy ile karar alabilecekler mi? Dönüşümlü başkanlıkta Türk başkanın döneminde Rumların karardaki sayısı aşağı düşüyor mu?

-Hayır, 7 Rum bakan, 4 Türk bakan ve ondaki yetkisi…

Dinleyici: Bu şu demek Rum başkan neye karar verirse o olacak,

-Tabi Rum  bakanlar kurulundaki çoğunluk neye karar verirse o olacak.

Dinleyici: Bu mekanizma bizim aleyhimize oldu o zaman. Eskiden cumhurbaşkanı yardımcısı veto ettiğinde biterdi.

-Yani Akıncı’nın ben siyasi eşitliği savunuyorum Rum tarafı kabul etmiyor demesi  tamamıyla bir aldatmacadır. Bunların hepsini kabul etmiştir. Kabul ettikleri bizi 1960’tan da geri götürmektedir. Rumların 13 maddelik taleplerinin kabul edilmesi ve mücadelemizin sıfırla çarpılmasıdır. Eğer bunları kabul edeceksek 54 yıl neden direndik? Akıncı’nın bu yaptığı teslim olmaktır. Bu haliyle kabul ettiği dönüşümlü başkanlığın siyasi eşitlikle uzaktan yakından alakası yoktur. İşin en acı tarafı bu uyduruk dönüşümlü başkanlığı tuzaklar kurarak Türkiye’nin garantörlüğüne endeksledi. Nasıl tuzaklar derseniz şimdi garantörlük konusuna gelelim. Bu müzakere sürecinde kabul edilmiş bir ilke vardı. Altı tane başlık görüşülecek, bütün başlıklarda anlaşma olmadan harita, toprak ve garantörlük konusu görüşülmeyecekti. Tabi ki garantörlüğün görüşülmesini talep etmek Talat döneminde oldu. O dönemde çok sert tartışmalar yaptık. Güvenliğin ilk kez ayrı başlık olarak görüşülmesi Talat tarafından kabul edildi ve şimdi Akıncı onu sürdürüyor. O güne kadar rahmetli Denktaş kesinlikle garantörlüğü tartışmadı. BM’nin sunduğu bütün belgelerde ve planlarda Türkiye’nin garantörlüğünün sürmesi aynen kabul edildi. Sadece Annan Planı’nda 38 yıl sonra garantörlüğün devam edip etmeyeceği konusunun tartışılması kabul edildi. Öte yandan bu zamana kadar garantörlük kesinlikle pazarlık konusu olmadı. Mülkiyet konusunda global takas ve tazminatla sıfırlanması, toprak konusunun yani harita konusunun bazı kriterler temelinde şekillenmesi konuşuldu. Bunlar verimlilik, yeterlilik ve güvenlik kriterleridir ve ancak sınır düzeltmeleri şeklinde olacağı konuşuldu. Akıncı toprak ve harita konusunda bu ilkeleri terk etti. Verimlilikten bahsederken bizim olacak olan toprağın bizi besleyecek nitelikte olması, su kaynaklar bakımından ekilebilir olması kıstas olarak belirlendi. Yeterlilik bize kalacak olan toprağın bizim nüfusumuzun sığacağı oranda olmasıdır. Güvenlik yeni bir saldırı halinde kendimizi savunabileceğimiz, içeri çekilebileceğimiz derinlikte ve stratejide olmasıdır. Bunları belirleyerek toprak konusu konuşulacaktı. Akıncı bunları bıraktı ve kendi aklına göre bir harita çizdi. Bu haritayı meclise getirmedi, hükumete getirmedi, kendi aklına göre haritayı çizdi. Toprak verme yetkisi sadece mecliste var, meclisi ve hükumeti dışlayarak halkı da umursamadan haritayı çizdi. Crans Montana’da son gün bu haritayı Rumlara verdi. Bu haritada KKTC topraklarının 5/1’i Rumlara bırakılıyor. 23-30 köy, 25-30 bin insanımız göçmen olacak. Rumlara bunu önerdi. Anlaşma olmadan harita verilmeyecek denilmesine rağmen diğer konularda anlaşma yapılmadan haritayı verdi. Oraya giden diğer heyetler ve Ulusal Birlik Partisi’nin temsilcileri kendisini uyarmasına rağmen hiçbir şekilde dinlemedi. Niye bunu yaptı? Çünkü Rum dedi ki ben haritayı almadan garantörlük konferansının toplanmasını kabul etmem. İşte akıncı dış güçlerle ve Rum tarafıyla böyle bir tuzak kurdu Türkiye’ye. Dedi ki diğer bütün konularda anlaşma oldu -olmamasına rağmen- biz haritayı verebiliriz dedi. Tüm bunlar Türkiye’nin gözünün önünde olmasına rağmen 10-15 gün kuzu kuzu dış işleri bakanı kendini hapsetti Cenevre’de. Garantörlüğün iptalini görüştüler orada ve Türkiye dış işleri bakanı Akıncı ile beraber bir öneride bulundu. Bu öneri gayri  resmi olarak basına da yansıdı ama inkâr da etmediler. Anlaşmanın iki dönem yürümesi şartıyla garantörlüğün iptalini ve kalan 650 Türk askerini çekmeyi önerdiler. Bunu yaparken TBMM’den yetki aldılar mı? Yok. Bu konular TBMM’nin karar vereceği konulardır. Yeni bir Kıbrıs’ın oluşması da TBMM’nin karar vereceği bir husustur. Nitekim 1960 anlaşmaları yapıldığı zaman T. B. M. M. ’ye getirildi. Rahmetli İnönü o zaman büyük bir sertlikle eleştirdi ama çoğunluk bunu onayladı. Garanti Anlaşması’nda Türkiye taraftır, bu da onaylandı. Dolayısıyla garanti anlaşmalarının değişmesi veya ortadan kaldırılması, Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 anlaşmalarının dışına çıkarak ortadan kaldırılması kararı yine TBMM. ’ye aittir. Benim kitabımda geçiyor, MGK’nın sayısız kararı vardır ‘‘Kıbrıs’ta ancak iki eşit devlet temelinde ve T. C.’nin garantörlüğünün devamı şartıyla’’ Anlaşmalar yapılabilir. Bunların da hep si bir tarafa bırakıldı. Denebilir ki bu anlaşmayı bitirdikten sonra biz getirip onaylatacaktık, Kuzey Kıbrıs Meclisine ya da T. B. M. M. ’ye soracaktık. Öte yandan senin bu görüşmeyi yapma hakkın yok ki… Senin bu anlaşmayı imzalamaya hakkın yok, bu emrivakiyi yapıp meclise getirme hakkın yok. Önceden yetki al meclisten ‘‘Ben gidip garantörlük konusunda bunları yapacağım’’ deyip izin iste veya Akıncı meclise gelip toprak verme yetkisi meclise aittir, ben şu haritayı sunacağım, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin topraklarının 5/1’ini taviz olarak önereceğim, ne dersiniz ey meclis? Demesi gerekirdi. Sormadı. Yine garantörlük konusunda yetki istemesi gerekirdi. Denebilir ki karar yetkisi zaten T. B. M. M’nin, zaten Kuzey Kıbrıs Meclisinin böyle bir hakkı yok. Öte yandan var, en son Kuzey Kıbrıs Meclisi 2010’da oy birliği ile bir karar aldı. Rum Meclisi 19 Şubat 2010’da bir karar aldı, dedi ki ‘‘Garantörlüğün devamını içerecek bir anlaşma kabul edilemez’’. 24 Şubat 2010’da ise biz bu karara yanıt teşkil eden bir karar aldık. Dedik ki Türkiye’nin etkin ve fiili bir garantörlüğünü içermeyen hiçbir anlaşma yapılamaz. Şimdi bu karar dururken Akıncı nasıl gidip garantörlüğü anlaşma masasına yatırıyor? Hangi yetkiyle? Tabi nereye sığınıyor, tabi ki esas taraf olan Türkiye bunu görüşüyor, size ne oluyor diyor Akıncı. Balık baştan kokar misali, olay burada bitiyor. Cenevre Konferansı’na kadar bu işi beraber götürdüler. Tabi Rum tarafı açıkgöz, politikanın üstadı. Yunan tarafı da Rum tarafı da. Baktılar ki Türk tarafı ilk kez harita verdi, toprakların 5/1’ini vermeyi kabul etti, Rumların istediği%28, 2’ydi Akıncı %29 önerdi. Türkiye’de garantörlüğü yumuşatma kararı aldı. Bu sefer dediler ki yok bu olmaz, sıfır asker, sıfır garanti isteriz. O zaman bağırdık biz, bu büyük bir tuzak, çıtayı yükselttiler, bundan sonra müzakerelerde diyecekler ki tamam biz sıfır asker, sıfır garantiden taviz veriyoruz, hadi gelin beş yılda buluşalım. Rumlar bunu Annan Planı’nda ki 18 yıldan 12 yıla indirdi, şimdi de 5-4 yıla indirmeye çalışıyor. Bunun için sıfır asker-sıfır garanti dediler. Prensipte Akıncı ile bir anlaşmazlıkları yok. O dönem için söylüyorum Davutoğlu ve Rum tarafı arasında garantörlüğün kaldırılması konusunda bir sorun yok, zamanda anlaşamıyorlar. Bunlar 10-12 dedi, onlar anlaşmanın ardından hemen kaldırılmasını istedi. Türk tarafı 12 yıl sonra bunu görüşmeyi kabul etti. Rum tarafı bu oyunu çok cesur oynuyor çünkü arkasında Amerika ve Avrupa var. Bu yüzden çok rahatlar, biliyorlar ki suçlanmayacaklar. Ayrıca istediklerini almadan dönüşümlü başkanlığı da kabul etmem dedi. Bizimkiler haritayı eşitlik konusuna karşılık koz olarak görürlerdi. Rumlar haritayı aldıktan sonra elimizdeki bu koz gitti ve koz olarak garantörlük kaldı. Rum tarafı diyor ki bizimle eşit olmak istiyorsanız garantörlükten vazgeçeceksiniz. Hiç çekinmeden yazılarımda da söylüyorum; Bu ihanet politikasıdır. Bu ihanet politikası sonucunda gelinen nokta maalesef garantörlüğün iptaline karşılık o uyduruk düşümlü başkanlığın kabulü noktasıdır. Süratle bağlayayım, az vaktimiz kaldı. Tabi ki Akıncı hayal kırıklığına uğradı. O bu tavizi verdikten sonra bekliyordu ki Rumlar atlayacak, bu iş bitecek. Rumları o kadar tanımıyor ki, o haritayı alıp ceplerine attıklarını ve bundan daha fazlasını isteyeceklerini düşünmedi bile. Akıncı’nın bir sözcüsü var, master tezinde garantörlüğün iptali üzerine bir tez hazırlamıştı. Bu tezde Türkiye’yi işgalci olarak nitelendiriyor. Ayrıca bu adam AKEL’in de taşeronlarından biridir. CTP içinde dahi AKEL’ci diye atılan biriydi. Bu adam Rumlar anlaşmayı kabul etmeyince oturdum ve Rumlar bunu nasıl kabul etmez diye ağladım, dedi.

-Şaşırtmaca yapmışlar

Şaşırtmaca yapmadılar, bunlar anlamadı. Birde çıktı televizyonların karşısına dedi ki büyük bir üzüntü içindeyim. Her şeyi kabul ettim ama Rumlar maksimalist taleplerde bulunuyor, sıfır asker sıfır garanti istiyor, bunlar kabul edilemez. Dinleyenler anlamıyor tabi ne olduğunu, bravo diyorlar Akıncı’ya sıfır asker sıfır garantiyi kabul etmedi. 10-12 yılda vazgeçmeyi kabul etti bu adam. Rum zihniyeti değişmezse hiçbir şey olmaz, bu bizim kuşağın son denemesiydi. Belli ki Rumlar federasyon istemiyor, bu parametrelerle çözüm olmaz. Aynen bu cümleleri kullandı. Ben biliyordum böyle olacağını. Hemen arkasından Kıbrıs’ta Kıbrıs Türk Kültür Derneği, Ulusal Kanal falan bir konferans düzenlendi. Ben orada bilgi sundum; Bunların hepsi oyundur, tezgâhtır, Türk milletine kurulan bir tuzaktır. Göreceksiniz Akıncı ve Çavuşoğlu böyle konuşmalarına rağmen bu masayı yeniden kuracaklar ve görüşmeler kaldığı yerden başlayacak. Türkiye’nin garantörlüğünü daha da aşağıya indirip, bu anlaşmayı imzalama yoluna gidecekler. Ben bunu 2017’de söyledim maalesef bir sene bile geçmeden…. Burada bir değişiklik var ama. Bu değişikliğin başta bahsettiğim hidrokarbon meselesi yüzünden olduğunu düşünüyorum. Nisan ayında Çavuşoğlu zirve için Kıbrıs’a geldi. Bakın bu söyleyeceklerim birinci el bilgidir ve basında bulamazsınız. Bu zirvede Çavuşoğlu ilk kez dedi ki gelinen bu noktada iki ayrı devleti içeren bir çözümü gündeme getirelim ve görüşme masası da kurulmasın. Biz zaten yıllardır bunu savunuyorduk, rahmetli Denktaş hep bunu savundu. Çok sevindik, demek ki Türkiye’de bu noktaya geldi diye düşündük. Akıncı hayret verici bir şekilde –az önce söylediğim sözleri sarf etmesine rağmen- dedi ki iki devletli çözümü ben asla savunmam, ben federasyonu savunmak için seçildim, KKTC’nin tanınması veya konfederasyonu savunmam mümkün değildir diyerek Çavuşoğlu ile çatıştı. Halkçı Parti başkanı Kudret Özaysal, Serdar Denktaş, Ulusal Birlik Partisi başkanı Özgür Gün dediler ki biz Türkiye ile beraber iki devletli çözümü savunuruz. Akıncı’ya tek destek veren kendi partisi oldu. CTP başkanı çok kararlı olmamakla beraber -Çünkü çok militan biri değildir, hukuk profesörü, genç bir çocuktur, Akel’e de uzaktır.- Akıncı’nın yanında durdu ama çok destek verdiğini söyleyemeyiz. Orada Çavuşoğlu ile Akıncı arasında ipler koptu. Akıncı gazeteleri harekete geçirip Çavuşoğlu’na saldırttı. Manşetlerde Dik dur Akıncı, Federasyon konusunda eğilme diye yazılar yazdılar. Çavuşoğlu önce Kıbrıs’ta sokak politikası yapılıyor, diye cevap verdi. Geçen hafta güneyde yayınlanan Politis gazetesine açıklamalarda bulundu. Bir soru üzerine dedi ki federasyonu savunmak Akıncı’nın şahsi görüşüdür. Kıbrıs Türk halkının ve meclisinin, hükumetinin de söz hakkı vardır. Onların ne dediğine bakmak lazım, dedi. İşin güzel tarafı başka bir şey daha söyledi. Rumlar da ne istediğine karar versin, federasyon mu, konfederasyon mu, iki devletli çözüm mü bunu söylesinler. Biz Rumlarn 100-150 yıldır ne istediğini bilmiyor muyuz? Adamların istediği Enosis veya üniter bir Kıbrıs. Kıbrıs Türklerinin azınlık etkisiz olacağı bir Kıbrıs istiyorlar. Dolayısıyla Sayın Çavuşoğlu bu ifadeyi kullanmakla abest-i iştigal etti. Öte yandan diğer yanı Akıncı’nın şahsi görüşüdür demesi doğrudur. Dilerim  Rum tarafındaki o kafa karışıklığına, tartışmalara bakarak böyle bir şey söylemiştir. Şimdi AKEL’le  Anastasiadis   arasında bir kavga var, kendi partileri içinde de kavga var. Anastasiadis bir şey attı ortalığa desentralize federasyon, yani merkezi yanı zayıf bir federasyon. Onun bir danışmanı, müzakerecisi var meşhur biri. Onun hazırladığı 27 sayfalık bir rapor var. Yine Anastadiades’in 10 sayfalık bir raporu var. Bunları okuduğumuz zaman Anastadiades’in önerdiği çok net, adam diyor ki Kıbrıslı Türklerle siyasi eşitliğe dayanan bir düzen kurmam, bir Türk’ün bile oyunu geçerli saymamak istiyor. Kendi merkezlerinde kararlarını kendileri alsınlar ama adanın tek kimliği tek vatandaşlığı tek yönetimi olsun diyor. Bu yönetimde Rum yönetimi olsun. Kıbrıs Cumhuriyeti içinde Türkler kendi kendilerini yönetsinler diyor. Ben bunu bir yazıda uzun uzun anlattım. %100 Rumların kontrolünde olan Kıbrıs Cumhuriyetinde Türklerin otonom bir yapı kurmasını istiyorlar. Daha kolay anlaşılsın diye söylüyorum, Kuzey Irak Bölgesel yönetimi gibi bir model öneriyor. Kalktı Barzani ben bağımsız olacağım dedi ve referandum yaptı. Merkezi hükumet senin elinde her şey var ama ben bu sınırları kapattım, hava sahasını kapattım dedi. Açlıktan ölüyorlardı. Şimdi biz bu sistemi kabul etsek, ilerleyen yıllarda yine bağımsız olmak istesek bize de aynısını yaparlar. Çünkü o tekliflerin arasında var, hava alanı uluslararası alana açık olsun ama Kıbrıs cumhuriyetinin izniyle. Yani ben bu limanları açtığım gibi ileride de kapatabilirim, seni orada açlığa mahkûm edebilirim. Son günlerde Rum tarafında tartışılan budur. Rumlar iki devletli çözüme yaklaştılar deniliyor, tamamen uydurma! 1%100 Rumlardan oluşacak olan Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminde bize özerklik teklif ediyorlar. Son bir iki cümle ile bağlayayım, gelinen noktada Akıncı Çavuşoğlu ile tartışmasından sonra emrivaki yaptı. Akıncı yaptığı açıklamada BM Genel Sekreteri Guterres’in hazırladığı belgeyi stratejik bir anlaşma olarak imzalamak için öneride bulunuyorum, görüşmelere yeniden başlayalım, dedi. Peki Akıncı nereden buldu bu cesareti? Onu da söyleyeyim. Cenevre görüşmelerinin son günü Türkiye bu Guterres’in önerisini kabul etmişti. Akıncı diyor ki Bana ne saldırıyorsunuz, Çavuşoğlu ile beraber kabul ettik. Guterres belgesinde ne var? Türkiye’nin garantörlüğünün çağ dışı olduğu bir gerçektir, bu iptal edilmelidir. Bunun yerine çağımıza uygun yeni bir güvenlik sistemi oluşturulmalıdır. Akıncı bunu kabul etti ve imzalamayı önerdi. Artı bir şey diyor o belgede Türk tarafının verdiği harita yetersizdir, Rum tarafını memnun edecek şekilde düzenlenmelidir. Güzelyurt’un da Rum tarafına dâhil edilmesini istiyorlar. Haritada Güzelyurt’un verilmesi vardı, çevresi yoktu. Diyorlar ki çevresini de vereceksiniz. Akıncı ve Çavuşoğlu bunu kabul ediyor, Nisan’da Çavuşoğlu politika değiştiriyor-Çavuşoğlu derken hükumeti kastediyorum, Türkiye’yi değil-, dönüyor Akıncı ona sığınarak bunu Rum tarafına öneriyor. En büyük tehlike budur. Şu anda Akıncı’nın açıklamasından sonra  BM çok tehlikeli bir kadını müzakereci olarak atadı. (Jane Holl Lute) Kadın birinci turu yaptı, ikinci turu yapacak. Bize müzakereler için bir zaman belirleyin diyorlar. Garantörlük ve toprak meselesi üzerine önceden anlaşın, ben görüşmeleri başlatırım, bir süre sonra da sonlandırırız. Akıncı bir takvim var diyor, Rum tarafı hayır bir takvim yok diyor. Benim endişem Akıncı’nın Türkiye’ye ve Kıbrıs Türk halkına  bir emrivaki daha yapabilir ve bu saydığımız şartları kabul edebilir. Kabul edilirse Türkiye çözümü engellemek için Kıbrıs halkına baskı yapıyor diyecekler. Akıncı işbirlikçi sendikaları sokağa dökebilir ve Türkiye karşıtı kitle eylemleri görebiliriz. Dünya buradan hareketle Türkiye üzerinde baskı kurabilir. Akıncı bir açıklama yaptı, Garantör olsalar bile Kıbrıs’ta yapılan anlaşmalara saygı duymaları gerekir. Bakın çok mide bulandırıcı bir açıklama, nereye hazırlandığı belli, özne olan biziz diyor. Önceki gün Rum tarafı da aynı doğrultuda açıklama yaptı. Anastasiadis eğer görüşmeler yeniden başlayacaksa Türkiye Kıbrıs’ta ki tarafları rahat bırakmalı, dedi. Yani biz Akıncı ile anlaşırsak Türkiye bunu kabul etmelidir. Oyun bence çok net olarak ortaya çıkıyor. BM görüşmeleri başlatır, Akıncı ve Anastasiadis bütün konularda anlaştık diyebilir -harita dâhil-, geriye garantörlük kalır, genel sekreter garantörlük için konferansa çağırabilir, bu konferansa Türkiye giderse vayy, gitmezse vayy. Böyle bir emrivaki ile karşı karşıya bırakabilir. Bu nedenle biz diyoruz ki ne yapıp edip Türkiye’nin tüm ağırlığını koyarak görüşmelerin eski zeminde başlatılmasını engellememiz lazım. Son bir iki aydır Türkiye’nin tavrı görüşmeler başlamasın, iki devletli çözüm konusunda anlaşalım şeklindedir, bu doğru bir tavırdır. Türkiye’nin yanlışlarını söyledik, doğrularını da söyleyeceğiz. Bu konuda Türkiye’nin yanındayız. İki devletli bir müzakere zemini olması lazım. Artık iki devletli çözüm mü olur, konfederasyon mu bilemem ama bizim gönlümüzden geçen artık konfederasyon değil. Konfederasyon Rahmetli Denktaş ile İsmail Cem’in ortaya attığı bir şeydi. Biz o safhaları artık geçtik. Türkiye bu politikasına devam etmeli ve Akıncı’nın olası emrivakilerini önlemelidir. Jane Holl Lute’nin Akıncı ve Anastasiadis anlaştı demesini önlemelidir. Hiçbir hal ve şartta Türkiye’nin etkin garantörlüğünün müzakere edilmeyeceğini açıklamalıdır. Aynı şekilde son günlerde bunu sürekli yazıp çiziyoruz KKTC Meclisi 2010’da aldığı garantörlük müzakere edilemez şeklinde ki kararını teyit etmelidir. Geçmişte aldığı federasyon kararını iptal etmelidir. Eğer bu olursa Akıncı buna uymak zorundadır. Eğer daha önce yaptığı gibi meclisin kararına uymazsa meclisin Akıncı’nın müzakerecilik görevine son verme yetkisi vardır. Akıncı istifa etmez, görevinden de alınamaz, ama müzakerecilik görevinden alınabilir. Rahmetli Denktaş dahi gidip meclisten müzakerecilik yetkisi almıştı. Bunun belgesi var ve bunu yayınladık. Eğer Akıncı ben cumhurbaşkanıyım, bildiğim yolda giderim derse meclis müzakerecilik yetkisini ondan alabilir  ve yeni bir müzakereci atayabilir. Ulusal Birlik Partisi en büyük parti, başına yeni bir başkan geçti. Dün çok güzel bir açıklama yaptı, Akıncı meydanı boş sanmasın biz Türkiye ile konuştuk iki devletli çözüm olması lazımdır ve biz bunun arkasında olacağız. Hemen aradım kendisini ve tebrik ettim. Bu yolda gidersen biz senin arkandayız, tüm KKTC, Anavatan’la gönül birliği içinde olan bütün insanlar senin yanında olur, geç öne yürü biz senin arkandayız, bu herifin defterini dürelim, sözde kalmasın hemen meclise bir önerge sunun, federasyon kararının iptal edin, Akıncı’yı müzakerecilik görevinden alın, dedim. Şu an mecliste Anavatanla beraber olan 35 milletvekili var. -50 kişilik mecliste- DP, HP ve UBP VE Yeni Doğuş Partisi gibi partiler…Net çoğunluk var, bu kararı çok rahat alırız, Akıncı’nın elini kolunu bağlarız.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları