16.07.2024

Dilde birlik!

Yönetim Kurulu üyemiz Emekli Büyükelçi Halil Akıncı'nın 2. Türkçülük çalışmaları toplantısında yaptığı konuşmayı ilginize sunuyoruz.


Aziz dostlar, ben Halil Akıncı. Bu yüksek düzeyli toplantıya arkadaşım Prof. Dr. Nesib Nesibli’nin davetiyle katılmaktan dolayı şeref duyuyorum. Bilim adamlarıyla görüşmek, görüşleri paylaşmak benim için her zaman bir imtiyaz olmuştur. Bu bakımdan arkadaşıma tekrar teşekkür ederim.

Bugünkü konu Türkçe. Hakikaten bizim için en önemli meseledir Türkçe. Çünkü Türk milleti dediğin topluluk bir dil etrafında oluşmuştur. Bunu Batı’da Jean-Paul Roux, Türklerin tarihini yazan Fransız tarihçi, kitabının başlarına koymuştur: “Türkler dil etrafında oluşmuş bir millettir.” Bugün birbirimizi tam anlayamaz bir hâldeyiz. Bunu değiştirmemiz birliğimiz için hayatidir. Lehçelerimizde ayrılık yaratmak, birbirimizi anlamaktan uzaklaşmak için herkes elinden geleni yapmıştır. Biz bunu tersine çevirmek durumundayız. Ortak bir Türkçeye, iletişim diline ihtiyacımız var.

Türklerin dilinin adından başlayalım: Türkçeye ne diyoruz şimdi? Yabancı dillere baktığınız zaman Rusça’da, eğer Türkiye’de konuşuluyorsa “Turetski”, Türkiye’nin dışında özellikle Rusya’da konuşuluyorsa “Turski”.

Benim elimde bir sözlük var: Rahmetli Ekber Babayev’in 1976 da gizlice “Bunu sakla ileride çok işine yarar.” kaydıyla elime tutuşturduğu, 1929 Azerneşr baskısı Turski-Ruski/Türkçe-Rusça lügat. Latin harfleri ile. Bir bakıyorum şimdi 2024’e gelmişiz ve bu “Azerbaycanca-Rusça lügat” olmuş. 1940lardan beri böyle. Yani bu dil 10 yılda nasıl yeni ad gerektirecek kadar ayrılmış?.. Aynı saçmalık İngilizce’de de vardır. Türkiye’de iseniz Turkish, Rusya’da iseniz Turkic konuşursunuz. Clauson gibi 13. Yüz yıl öncesi Türkçe’nin (Turkish) etimolojik sözlüğünü yazan bir bilim adamının makalelerinin yeni baskılarında kendi tercih ettiği Turkish’in yerine Turkic kullanılması bu ayrımın dilden çok siyasetin yarattığı bir kavram olduğunu gösterir. Kaşgarlı Mahmut “Türklerin Lügatı” demişken, İngilizce’ye tercümesinde “Compendium of Turkic Dialects“ olmuştur. İkincisi öyle bir saçmalık ki Nahçıvan’la Iğdır’ın lehçesi aynı olduğu hâlde  Nahçıvanlı bir Türk, Nahçıvan’da yaşarken (Turski)-“Azerbaijanski” konuşuyor, sınırı geçer geçmez Iğdır’da  (Turetski)-Türkçe  konuşmaya başlıyor. Bu saçmalığa bir son vermemiz lazım. Bunu da yapacak olan siz bilim adamlarısınız.

Türk dili birleştiricidir ve millet yapıcıdır. Türk milleti ataları ile öğünen ama etnik kökene fazla önem veren, fazla dikkatli millet değildir. Nadir emperyal (güç sahibi) milletlerden (bunu LÊmpire des Steppes yazarı R.Grousset söylüyor ben değil) biri olan -diğeri de Romalılarmış-Türkler, dilini, töresini benimseyen yabancı kökenlileri de Türk kabul etmekte tereddüt etmemişlerdir. Zira kendi milletinden olmayan geniş kitlelere hükmetmek onları dışlayarak değil benimseyerek kendi kimliği içinde eriterek olabilir.

Destanlarımıza baktığımız zaman bunu hemen görürüz. En uzun destanımız olan Manas’da Manas Türk, yoldaşı Almambet ise Çinli-Kalmuktur. Bu yetmiyormuş gibi aynı zamanda “kökeldeşi”, sütkardeşidir. Buna benzer örnekler, edebiyatımızda, folklörümüzde çoktur. Başka milletlerde pek rastlanmayan bu tutumumuzu yansıtan uran Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene!”sözüdür. Ne mutlu Türk olana değil. Hâl böyle iken nasıl bir kısmımız Turkic-Turski, diğer kısmımız Turetski-Turkish oluruz. Ancak bu yerleşmiş yanlışı Türk Devletleri Teşkilatı’nın adında bile sürdürüyoruz. “Organization of Turkic States” Yani hangi akla hizmetse İngilizcesinde “Turkic” kullanıyoruz. Nahçıvan Antlaşması ile kurulan “Türkçe Konuşan Devletler İşbirliği” teşkilatına  Fransızcadan alınma Konsey dedik. Sonradan Divan’da Keneşi keşfettik. Keneş, Konseyi hemen kovdu.

Dilimiz daha fazla nasıl gelişebilir, gereksiz yabancı etkilere karşı nasıl korunur ona da bakmalıyız. Türk dilinin elinde atalarımızdan tevarüs ettiğimiz iki paha biçilmez hazine vardır. Divanü Lügati’t Türk ve Kutadgu Bilig. Onlarda mevcut olan bazı kelimeler var. Biz hâlâ kullanmıyoruz. Mesela: Bulgak: bozgun. Ama tam anlamıyla olmasa dahi “anarşi”, “karmaşıklık” anlamında da kullanabiliriz. Bulgakov’u biliriz de adının Türkçe ve kökünün de Türk olduğunu bilmeyiz. Şimdi Anadolu Türkçesinde “güruh”u kovdular, karşılığında “öfkeli kalabalık” diyorlar. Bulgak diyebiliriz. Çünkü düzenin bozulduğu bir durumu ifade ediyor.

Bazı gerekli kelimeler var; Kutadgu Bilig’de olup bizim kullanmadığımız. Mesela ihtiyacımız olan bir kelime; “sözünden dönen”, “dönek”. Bunun Kutadgu Bilig’deki karşılığı “kıycan”. Niye sözünden dönene “kıycan” demiyoruz da “döneği” din, taraf, değiştiren anlamında kullanmıyoruz. İki ayrı anlamı tek kelime ile karşılamak için niye uğraşıyoruz? Bizi   engelleyen mi var! Sonra mesela “güç kullanmak”. “Küçenmek” deyince “kullanmak”a ihtiyaç kalmıyor. Bu da bir kestirme.

Türk dili yaratıcı, gelişmeye çok yatkın bir dildir. Şimdi özellikle Anadolu Türkçesinde, Batı Oğuzca’da bu yaratıcılık son yıllarda çok iyi kullanılmıştır. Mesela “toplamak”tan, “toplu”, “topluluk”, “toplum”, “toplantı” türetildi. Şimdi bunlar cemiyeti ve grubu olduğu gibi kapsayabilirler. Mesela “topluş”u, (Gagauz Türkçesi) alabilir “grup” karşılığında kullanırsınız. Telaffuzunda zorlandığımız “cemiyet”i toplum’la, “cemaat”i topluluk’la ikame edersiniz. Bu Arapça kelimeleri yabancı kelimeleri kullanmanız gerekmez. Ama asıl Türkçenin, başka dillerde pek olmayan yaratıcılığının en tipik örneği: “görmek”, “göz” kök-kelimelerinin doğurganlığıdır. “Görkem”, “görk”ü biliyoruz. Bundan türeyen, kadimden beri Türkçe’de yaşayan “görgü” var.  Ama Türkçe’de dil inkılâbından sonra neler yaratılabilmiş onları bir sayalım: “Görüntü”, onun yanında fiil “görüntülemek”, “görmek”, “gözlem”, “gözaltı, …”

Sonra birbirimizin lehçelerinden alıntılayarak ortak kelime hazinemizi büyütebiliriz. Mesela hepimiz “fond” diyoruz, değişik şekillerde telaffuz ediyoruz. Bunun Azerbaycan Türkçesinde yeri var: “yığıncak”. Bir yerden para topluyorsunuz o parayla bir değer yaratıyorsunuz. O Fransızcadan aldığımız “fond”, “yığıncak”tır. Sonra “koşan” demek olan “kurye” diyoruz. Posta teşkilatını kuran en eski milletlerden biriyiz. Özellikle Cengiz İmparatorluğunun bir mensubu olduğumuz zaman. “Çapma’yı” biliyoruz: Ata binmek. Bundan türetilen: “Çapkın” ve “çapar” kelimeleri var. Çapar, atlı ulak demek. Niye bunu biz kurye karşılığında kullanmayalım?  Sonra evişmek varken, niye acele etmek diyoruz. Niye “evişmek” demeyelim? Bu da bizim eski metinlerde var.

Sonra bazı tabirler yabancı kökenli ve anlam karışıklığına yol açıyor. “Huzura çıkma”ya, ”kabul”e  Babürlü sarayında  “görünüş”, deniyor. Kendi dilini öğrenen bir gencin yeni bir kelime duyduğunda kafasında mevcut bir kavramla bağlantı kurması öğrenmeyi kolaylaştırır.

Şimdi “protokol” dedik. “Proto”yu bilecek önde gelen, arkasından “kol” diyecek önde oturan demek. Üstelik yanlış telaffuz ihtimali de var. Birçok kimse portakalla karıştırabilir. Hâlbuki bugünkü Kazakçada’da yaşayan “yer ağası”, “töre ağası” dediğiniz zaman kim “başkan”, kim “prezident”, kim “protokol” işine bakıyor hemen anlaşılır. “Eşik ağası” dediğiniz zaman kim mabeyinci/kurena, kim kağanın yanına girmeye icaze veriyor, hemen anlaşılır.

Bunun için ne yapmak lazım? Bir ortak Türk sözlüğü yapmak lazım. O da sizin göreviniz. Nasıl? Bütün Türk lehçelerindeki kelimeler bir araya gelecek. Bir kere benzerliği göreceğiz. Şimdi “uçak” diyoruz, “uçağı” herkes benimsedi, “samalyot”tan herkes vazgeçti. Ne oldu? Bir kısmı “uçuş”, bir kısmı “uçak” diyor. Bu o kadar zor bir şey değil. Yani kökleri koruduğunuz müddetçe ayrı bir dil saymak bütün bu lehçeleri biraz zor. Gerek Türkistan’da gerekse Türkmenistan dâhil Oğuz Lehçesinin hâkim olduğu bölgelerde ayrı bir dilden bahsedemeyiz, aynı dildir.

Öte yandan üstelik dilimizin tınısına uygun yerleşmiş, mesela Arapça “sel” kelimesini Türkçe “taşkın”la ikame etmeye kalkmak, Farsça olan  “hep”, “her”, “hiç” i , bunlar Farsça kökenli diye atmaya kalktığımız zaman konuşamayız. Cennet yerine Türkçe’ye benziyor diye “uçmak”ı almak, Arapçayı Sanskritçe ile ikame etmektir. Ama telaffuzu zor olan “heyelan” yerine Azerbaycan Türkçesindeki “uçkun”u alabiliriz.

Öte yandan dilimizde karşılığı olmayan bazı kelimeler var. Mesela Ermenice’den aldığımız “godoş”. Bunun Türkçede karşılığı olmadığından “godoş” olan bir adamın hâlini biz kendi köklerimize göre tasvir edemeyiz.

Sonra unuttuğumuz kelimeler var, “polis” diyoruz, “zabıta” diyoruz. Biz Altınordu zamanında “karaul”, “yasavul” derdik, Bunları diriltsek ne kaybederiz? Şimdi Rus Kazaklarını subayları “yasavul” kıdemli yasavul’dur. En baştaki de ataman, o da bizden. Rusça konuşan Hıristiyan Rus Kazakları Türkçeden bazı tabirleri alıp da kullanıyorlarsa niye biz kullanmayalım eski tabirlerimizi? Biz “şeref kıtası” derken Ruslar hâlâ “Karaul’da durmak” (stayit na karaul’ye) diyorlar.

Türkçeye biz çok ihanet ettik millet olarak onu çok sahipsiz bıraktık. Mesela Osmanlı dışında bütün Türk Devletlerinin resmî dili, Farsça idi. Sadece ordu dili her zaman için Türkçeydi. Babur İmparatorluğu, Orta Asya’daki, Hanlıklar, İran’da Safeviler, Kaçarlar; sadece Osmanlı’da Türkçe, ama o da ağır bir ağdalı Farsça ve Arapça ile yüklenmiş bir dildi. Şimdi artık buna sahip çıkmamız gerekir, çünkü bu milletimizi birleştirici bir unsurdur.

Ben Türk şurasının sekreteryası kuran, emekli bir devlet hizmetkarıyım. Bütün bu sekreteryaların hazırladığı ve daha sonra devlet başkanları tarafından onaylanan bütün bildirilerde dile önem verilmiştir. Mesela Kırgızistan’daki daha yeni zirvelerden birisinde bir terminoloji komitesi kurulması ve bunun desteklenmesi. Alfabe konusu ele alınmıştır. Size bir örnek vereyim. Alfabeden konuşacaksınız bugün. Fakat bence fazla konuşmaya gerek yok çünkü bu 1926 Bakü kongresinde halledilmiş bir şeydir. Bunu kabul edelim yeter. Zaten genel sekreter iken Türk şurasında bu alfabeyi kullanmaya başladım. Bütün devletlere de muhabereyi bu şekilde götürdüm. Bazen bir insifiyatif almak lazım. Fakat bu insifiyatifi devlete hizmet etmiş olan benlerden çok siz alacaksınız. Önünüzdeki görev, vazife zordur ama bunu becerecek kabiliyet sizde var ve bunu da hepimiz Türk milletine borçluyuz.

Eğer Türk Birliğine inanıyorsak, bunu amaç olarak kabul etmişsek, her şeyden önce özellikle aydınlarımız arasında kolayca anlaşabileceğimiz ortak bir dile ihtiyacımız var. Bu ortak dil 19.yüzyılda Kazan’lı, Bahçesaray’lı, Bakü’lü, Tebriz’li, Semerkant’lı, Almatı’lı, Bişkek’li, İstanbul’lu aydınlarımız arasında İstanbul Türkçesi idi. Buna benzer bir iletişim diline ihtiyacımız acildir. Birliğe bu yoldan varılır. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Umarım haddimi aşmadım.

Toplantınızda başarılar derim.

Yazar

Halil Akıncı

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar