İnsanların İslam’ı İslam’a karşı – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______29.06.2019_______

İnsanların İslam’ı İslam’a karşı

Nusret Çam

 

Bir din için, iman esasları ve ibadetler kadar dince kutsal sayılan mekânlar ve semboller de önemlidir. Fakat akılcılığın, sanayileşmenin, bireyselciliğin yanında “medeniyetler çatışması” ve siyasi İslâm anlayışıyla bambaşka bir çehreye bürünen günümüz dünyasında İslâm dininden beklentiler artık daha ziyade ahlâk, medeniyet ve refah yönündedir. Elbette bir dinin temsilcileri, dinlerini başkalarının hoşuna gidecek şekilde düzenleyecek değildir. Fakat İslâm dinini toplumun beklentilerini karşılamayacak şekilde anlayıp anlatmak da o dinin ve insanlığın lehine olamaz: Özellikle de evrensel ve son din olma iddiasındaki İslâmiyet açısından. Her şeyden önce modern hayatla ortaya çıkan bu çatışma, dinin özünden mi, teferruattan mı, yoksa yorumlardan mı ileri gelmektedir? Önce ona bakmak icap eder. Bunun için de iyi bir özeleştiri yaparak işe başlanmalıdır.

Sorun İslam’da mı, insanda mı?

Zihinsel olarak gelişmiş insanlar, olayları ve rakiplerini eleştirdiği kadar ve hatta daha fazlasıyla kendisini de eleştirebilen kimselerdir. Bu yüzden, Hz. Ali’ye atfedilen meşhur “Nefsini bilen Rabbini bilir” özlü sözünü başka açılardan olduğu kadar insanların kendilerini tartabilmeleri bağlamında değerlendirmek de mümkündür. Napolyon’a ait olduğu bilinen “yenile yenile yenmesini öğrendik” sözü de ilk bakışta insanların dudaklarında hafif alaycı bir tebessüm uyandırsa bile, onun arkasında yatan asıl mânânın, hatalardan ders çıkarmak olduğunu anladığımız andan itibaren istihzanın yerini saygı ifadesinin alacağını söyleyebiliriz. Nitekim yüzlerce ve belki de binlerce yıl uyuyan Japonya böyle bir özeleştiri sayesinde dünya devlerinin arasına girmiş; Rusya, küçük bir knezlikten süper güç seviyesine erişmiş; Avrupa, bin iki yüz yıl süren karanlık çağlarını kırarak dünyanın her tarafına hâkim olmuştur.

Malum olduğu üzere, hastalığı yenmenin ilk şartı, hasta olduğumuzu kabul etmektir. Ve yine malumdur ki felaketler ve musibetler, düşünmesini bilen, yüksek erek ve ülkü sahibi şahıslar ve toplumlar için kurtuluş vesilesi olabilmektedir.

Bütün bir İslâm dünyası 18. Yüzyıl ortalarından sonra Batı karşısında her alanda gerileyip, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte dağılıp, İsrail’in kurulmasından sonra iyice bunalıma girmesine ve son yirmi yıldan beri de neredeyse tam bir izmihlal hali yaşamasına rağmen İslâm dünyası henüz böyle bir silkinme emaresi göstermiyor. Çünkü sorgulamıyor. Hâlbuki kendilerini geliştirmek, hatalarından kurtulmak isteyenler için özeleştiri yapmak kadar faydalı bir yöntem yoktur. Böyle bir enerjiden mahrum olan toplumların hiçbir yere varması mümkün değildir.

Günümüz İslâm dünyasında ilginç olan husus, bütün kırılma noktalarında İslâm’ın daha da siyasallaşmasıdır. Hem bu çöküşlerin, hem de siyasallaşmanın pek çok sebepleri varsa da bunların büyük bir kısmı dinî anlayışımızdan kaynaklanan kronikleşmiş düşünce kalıplarıdır. Bunların başında yüksek ideal, hedef ve değerler yoksunluğu gelir ve onu aklın, bilginin, sevginin ve estetiğin terk edilmesi takip eder. Yine bunlara dayatmacılık, kabilecilik, cemaatçilik, tarikatçılık, particilik, bölgecilik, ideolojik bağnazlık, üstat fikirlerine körü körüne itaat gibi bilimin, teknolojinin ve ahlakın gelişmesini ve millî bütünlüğü zedeleyen oluşumları da eklemek mümkündür. Halk arasında hâlâ yaygın olan, “bize bu dünya değil, öbür dünya lâzım”, “onların teknolojisi varsa bizim de dinimiz, imanınız var” anlayışı da önemli bir faktördür.

İnsanların, yaşanılan felaketler karşısında geçmiş zaferlerin ve şahsiyetlerin hatıralarına sığınması da istilacı güçler karşısında ricatın ve patinaj yapmanın diğer bir sebebidir.

Bunlardan daha beter sebep ise Müslümanların kendilerini Allah’ın en seçkin kulları ve içindeki hurileri ve şaraplarıyla birlikte cennetin tek varisleri olarak görmek gibi bir kibirleridir. Dinin sahibinin Allah olması dolayısıyla, onu koruyacak varlığın da Allah olması anlayışı hem böyle bir kibrin, hem de meskenete dayalı tevekkülün eseridir. Yine bu duyguya benzer bir şekilde “bize bir şey olmaz” zihniyetini de yıkıcı mikropların üreme ortamı olarak görmek icap eder. Bunlara bir de akılcılığın terk edilmesini, biat kültürünü, yani otoritenin kutsanmasını ve de sözde mutlak kurtarıcı mehdi hurafesini eklediğimiz zaman Müslümanlar arasındaki sorgulama ve itiraz etme kültürünün körelmesinin arka planını izah etmiş oluruz.

Buraya kadar anlattığımız hususlar, uzun zamandan beri geri kalmışlığımızın olduğu kadar tüm acılarıyla yaşanılan vahim durumun nereye varacağını idrak edememenin de sebebidir. Görülüyor ki, İslâm dünyasının en büyük sıkıntısı zihniyet meselesi olup, bu da büyük ölçüde din anlayışının eseridir. Madem meselenin kaynağı din telakkisidir, öyleyse çözüm de ilk planda din üzerinden olmalıdır.

Herkesin Müslüman olduğunu söylediği, İslâmcılığı slogan edindiği, hatta insanların ölürken de öldürürken de “Allahuekber” diye sloganlar attığı bir ortamda “Hangi İslâm?” veya “Nasıl bir İslâm?” diye sormamız gerekiyor. Gerçekten de yüzlerce yıldan beri meydana gelen oluşumların ve ayrışmaların sonunda sadece Şiilik ile Sünnilik arasında değil, Sünniler de kendi aralarında ülkeler, ideolojiler, tarikatlar, cemaatler ve menfaat grupları halinde daha da zıtlaşmaktadırlar.

Günümüzde bütün İslâm dünyasında mezhepler, tarikatlar ve cemaatler, din kaynaklı sorunların çözümü, ya da dinsel kültürü yaşama arzusu etrafında şekillenen gruplar olmaktan çok, siyasi kimlik yaratma ve bu zeminde kendini ifade etme aracı haline gelmiştir. Bu arada dini; maddi çıkar sağlamak ve başka ülkelere hizmet etmek için kullananların sayısının hiç de az olmadığını kabul etmek gerekir.

Esasen, İslâm’ın bu kadar siyasileştiği, hatta kavga için referans aracı olarak kullanıldığı bir ortamda başka ne beklenebilirdi ki? İslâm’ın böylesine siyasallaşması ve sömürü aracı haline getirilmesi, bilerek veya bilmeyerek rakip devletlerin ve örgütlerin maşası olma sonucunu doğurmaktadır. Tabii ki dinsel kökenli bu örgütler en baştan beri böyle bir gaye üzerine bina edilmemişse!

İslâm dünyası her ne kadar birkaç asırdan beri dünya siyasetinde ve medeniyetinde geri planda ise de, başta Hz. Peygamber zamanı olmak üzere bütün olumsuzluklarına, mağlubiyetlerine, iç çekişmelerine rağmen ilk devir Abbasi, Endülüs Emevi, Karahanlı, Selçuklu ve ilk üç yüz yıllık Osmanlı tarihinde parlak bir geçmişe sahiptir.

İslâm’ın bu parlak yükselişini, Avrupa’nın Hristiyan bağnazlığı sebebiyle zayıflığına bağlamak da doğru olmaz. Zira elde edilen başarı, askeri zaferlerden ibaret değildir. Çünkü günümüz Müslümanlarının övünç kaynağı olan ne kadar devlet ricali, gönül adamı, âlim, filozof, tıpçı, sanatkâr, mimar varsa hemen hemen hepsi o devirde yaşamış kimselerdir. Yine Batı’nın Rönesans aydınlanmasına katkı sağlayan felsefi ve bilimsel gelişmeler de bu zamanlarda ortaya konulmuştur. Bu durumda yaklaşık bin yüz yıllık İslâmî Türk tarihinde karşımıza biri övünç kaynağımız, diğeri ise felaketlerimizin sebebi olmak üzere iki anlayış çıkıyor demektir. Her ikisinin de ortak hareket noktası İslâm dini olduğuna göre:

  • “Hangi İslâm? Ya da “Nasıl bir İslâm?” Sorularını sormamız gerekmiyor mu?

Yine İslâmî anlamda inanmış müminleri böyle bir soru sormaya mecbur bırakan başka sebepler de vardır. Mesela Allah gibi vaadi ve yardımı hak bir Tanrı’ya, Kur’an gibi doğrudan doğruya Allah’ın vahyi olduğuna şüphe bulunmayan bir hidayet kitabına, Hz. Muhammed gibi her alanda bir rehbere sahip olacaksınız, oradan alınan ilhamlarla Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı gibi medeniyetler kuracaksınız fakat insanların “Allah adına” katledildiği, her türlü felaketlerin eksilmediği, dünyanın en güvensiz, en sağlıksız, en cahil, en fakir, en geri vb. ülkeleri yine sizin ülkeleriniz olacak! Böyle bir çelişki karşısında ya Tanrı, Kur’an ve yalvaç yalan söylüyor ya da bizim din telakkimizde bir sorun var demektir. İnanmış bir mümin olma hissi ve güzelliği bir tarafa, bir bilim adamı objektifliğiyle bu satırların yazarı, yaşadığımız İslâm’ın, Kur’an’daki ve Hz. Peygamberin hayatındaki İslâm olmadığını her ortamda çekinmeden itiraf etmenin şart olduğu görüşündedir.

Çok kapsamlı olan bu konuyu biz “Uygarlık ve Bedevilik Ayrımında Hangi İslâm?” (Ötüken Yayınevi, 2018) adı altında bir kitap halinde ele aldığımız için, burada konuyu ana hatları ile ve biraz farklı açılardan inceleme yoluna gideceğiz. Ama “Nasıl bir din?” sorusuna doğru cevap verebilmek için önce birkaç başlık açmak gerekir:

1- Nasıl bir insan?

Bir dinin, ideolojinin ve rejimin ne olduğu, onun insana ve özellikle de kadına bakışı ile yakından ilgilidir. Çünkü bunların pratik hayatta hem hak hem de görev sahibi, yani hizmet verip hizmet alacağı birincil varlık insandır. Bu aşamada bütün dünya tarihi boyunca idarecilerin ve gücü elinde bulunduran kesimlerin, büyük çoğunlukla erkek olması karşısında kadınların toplum içindeki statüsü ve değerinin yüksek veya geri planda olması o toplumda insana verilen değerin de çoğu zaman ölçüsü olmaktadır.

Bildik geleneksel İslâm kültüründe insan “bir damla atık pis sudan yaratılmış olup sonunda toprağa karışacak değersiz bir varlıktır”. Kur’an’da insanın özünü teşkil eden suyun ve toprağın (yapısını meydana getiren elementlerin) pis nesneler olduğuna dair bir ifade bulunmazken insanın yaratılışına getirilen hurafe türünden böyle bir bakış açısı insanın sadece Tanrı huzurunda değil; kanun önünde, toplum nezdinde ve bireysel ilişkilerde de değersiz varlık olarak muamele görmesi anlamı taşır. Zira böyle “değersiz varlığın”, gücü ve serveti elinde bulunduran kimseler tarafından kötü muameleye tabi tutulması kaçınılmaz bir akıbettir. Çöp sepetinin başköşeye konulduğu, ya da evimizin en özel yerlerinde muhafaza edildiği hiç görülmüş müdür? Oysa altın, akçe ve ata yadigârı eşyalar öyle mi?

Bizzat Alak suresinde belirtildiği üzere insanın, birçok mealin aksine kan pıhtısından değil de sevgiden (alak kelimesi) yaratılmış olduğunu kabul edersek insanın değerini çok daha ileri boyuta götürmüş oluruz. Bu durumda, insan topluluklarına, kurumlara, tabiata ve hatta eşyaya karşı sevgi dili hâkim olacaktır. Ne kimse kimseden, ne de devlet vatandaştan, vatandaş devletten korkacak, her türlü davranışı korku ve menfaatler değil, sadece sevgi belirleyecektir. Her türlü ilişkilerde sevginin hâkim olmasıyla istismarlar, mutsuzluklar, zorlamalar, mürailikler ve sahtekârlıklar da en aza inecektir. Demek oluyor ki bir devletin, toplumun ve ailenin huzuru ve selameti için her şeyden önce insanın bizatihi değerli, onurlu ve şerefli varlık olarak görülüp buna göre sevgi ve saygıyla muamele edilmesi şarttır. Dikta rejimlerde insanların hep korkuyla, kinle, nefretle ve menfaat vaadiyle güdülendirilmesi tesadüf olmadığı gibi böyle ülkelerin medeniyet kurması da mümkün değildir. Böyle toplumların ve devletlerin geri ve kan dökücü toplumlar olması kaçınılmazdır.

Neredeyse dünyadaki bütün Müslümanları etkisi altına alan geleneksel olumsuz insan anlayışının aksine, Kur’an-ı Kerim’de insan onuru hakkında çok değerli ifadeler mevcuttur. Bunların başında “insanın halife olarak yaratılması” (mesela Bakara, 30; Neml, 27; En’am, 135; Fâtır, 39), “Allah’ın insana kendi ruhundan üflemesi” (Hicr, 29; Secde, 9; Sâd, 72.), “insanın Allah’ın iki eliyle yaratılması” (Sad, 75), Tin,4); “Allah’ın, kuluna şah damarından yakın olması” (Kâf, 16) “emanetin göklere, yere ve dağlara değil, insana teslim edilmesi” (Ahzab, 72) ile ilgili ayetler gelmektedir.

Bütün bu ayetlerde görülen ortak özelliklerden bir tanesi de yaratılışın mahiyeti, haklar, sorumluluklar, günah-sevap konusunda kadın ile erkek arasında hiçbir ayrımının olmamasıdır. “Kadınla erkeğin birbirleri için huzur vesilesi olarak yaratılmasının Allah’ın varlığının delili olarak bildirilmesi” (Rum, 21) ise kadının ve erkeğin, yani insanlığın var oluş gayesini bildirmesi bakımından ayrıca anlamlıdır. Bazı Kur’an ayetlerine göre miras, şahitlik ve eş olma hususunda kadınlar aleyhindeki durumları ise birkaç bakımdan ele almak gerekir:

İslam’da kadının yeri

Her şeyden önce kadın aleyhindeki bu durumları İslâmî bir dayatma yerine, Arap toplumunun meydana getirdiği tarihsel ve kültürel değerler şeklinde görmek daha doğru bir yaklaşım gibi gözüküyor. Zaten İslâm âlimleri arasında son zamanlardaki anlayış da bu yöndedir. Üstelik Kur’an’da kadınla ilgili bu hükümler bile Cahiliye devrindeki uygulamalara göre kadın lehine muazzam bir aşamadır. Belki erkek egemen bir bakış açısı yüzünden göz ardı edilen diğer bir hakikat de kadınlarla erkekler arasında eşit miras hakkının Kur’an’da gayet belirgin ifadelerle yer almasıdır (Nisa, 7). Mirastan kadına bir, erkeğe iki verileceğini bildiren ayetten (Nisa, 11) önce bu ayetin bulunması, miras dağıtımının, mirasçıların dağıtılacak mal, mülk, para cinsinden mirasa katkılarının, onların ekonomik, sosyal ve sağlık durumlarının da dikkate alınmasını işaret eder mahiyettedir. Yani şartlara göre erkekle kadın arasındaki miras taksimi bire bir de, ikiye bir de olabilir. Bu ayet, İslâm dininin donuk değil, adalet ve mesalih-i mürsele (insanların faydasına olan şeylerin öncelenmesi) ilkeleri çerçevesinde şartlara göre işlerlik arz eden evrensel bir din olduğunu göstermesi açısından da önemlidir.

Kur’an’daki kadınlarla ilgili hususları sadece kendi içinde değerlendirmek de doğru bir yaklaşım olmaz. Kadın hakkındaki böylesine çok boyutlu ve sosyal etkisi büyük bir konu, bilhassa İslâm öncesinde ve Kur’an’ın indiği devirde mevcut olan diğer kültürlerdeki ve dinlerdeki kadının evlenme, miras, çok eşlilik, sosyal statü durumlarını bildiğimiz takdirde çok daha iyi anlaşılacaktır. Burada ayrıntıya girmeden kaynaklarına göre Yunan ve Roma gibi meşhur medeniyetlerde bile kadının “erkeğin eğlencesi ve fantezi aracı” olmaktan öte fazla bir anlam ifade etmediğini belirtmekle yetineceğiz[1]. Yahudiler, Hindular, Zerdüştler, Budistler ve özellikle de Katolik Hristiyanlar arasında kadının durumunun ne kadar vahim olduğu küçük bir araştırmayla anlaşılabilir. Mesela Hristiyan anlayışına göre “erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratılmış olup bunun nişanesi olarak başında hâkimiyet nişanı taşımalıdır” (I. Korintoslular, Bap XI, 7-10).

Sonuç olarak Kur’an’a göre kadın-erkek ayırt etmeksizin insan Allah’ın yeryüzünü idare etmek için yarattığı ve bunun için de gerekli her türlü içgüdülerle ve yeteneklerle donatıp sorumluluk verdiği varlıktır. Yine onun bazı zaafları da vardır ve insan bu zaaflarını akıl, sevgi ve estetikle terbiye edip, medeniyet için uygun vasıtalar haline getirmekle yükümlüdür.

2- Nasıl bir Tanrı inancı?

Doğrudan doğruya din ile yönetilen veya resmiyette böyle olmasa bile toplum üzerinde dinin hâkim güç olduğu ülkelerde tanrı imajı ve din kuralları, devletin yapısını ve bireylerin davranış biçimlerini de doğrudan etkilemektedir. Gazap sahibi, cezalandırıcı, devamlı adaklar ve kurbanlar isteyen, her şeyin herkesin kendi mülkü olduğunu iddia eden, buna rağmen hiç memnun olmayan, her zaman dışlayıcı, erişilmez bir ilah imajının olduğu dinlerde kralların da aynı imaja ve yönetim tarzına sahip olduğunu görmek şaşırtıcı olmamaktadır. Ya da çok ilginç şekilde bu tür bir imaja ve uygulamaya sahip kralların idare ettiği ülkeler, aynı özellikleri taşıyan ilah anlayışına sahip olmuşlardır. Bu durum dinle idare edilen bütün ülkelerde hemen hemen aynıdır. Komünizm ve Faşizm gibi dinin devre dışı bırakıldığı totaliter rejimlerde ilahın yerini ideoloji alması hasebiyle durum pek farklı değildir. Bu sebeple “Nasıl bir din?” sorusunun cevabı biraz da “Nasıl bir Tanrı imajı?” sorusuna verilecek cevaba bağlıdır.

Konuya sözünü ettiğimiz bu özellikler çerçevesinden baktığımızda Kur’an’daki Tanrı mefhumunun, yerin ve göklerin mutlak sahibi olduğunu görürüz. O, mutlak hüküm sahibi olmakla birlikte her olayı ve davranışı belli hikmetlere dayandıran “hikmet sahibidir” de. Yani kaderiye ve cebriye gibi mezheplerin görüşlerinin aksine, insanların fiillerini doğrudan doğruya belirlemez, sebepler yaratır ve ayrıntıları insanın kendi takdirine ve iradesine bırakır.

Yine O, asla bir şeye muhtaç değildir. Bu sebeple “Kesilen kurbanların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşır; ancak sizin iyi niyetleriniz Allah’a ulaşır” ayetinde işaret edildiği üzere adaklar ve kurbanlar kendisi için değil, sadece muhtaç kimseler, yani insanlık içindir.

O hesap gören ve cezalandıran olmakla birlikte “rahmeti gazabını geçmiştir”.  Affetmeyi, ihsanda bulunmayı seven bir varlıktır. O, Yahudilerin Yahve’si gibi sadece belli bir topluluğun değil, bütün âlemlerin Rabbidir.

Yine İslâm’ın bildirdiği Allah, razı olunan varlık olduğu kadar da razı olan (Fecr, 28), zikredilen varlık olduğu kadar (Bakara, 152) insanları her yerde gözeten bir varlıktır.

Yine O, Vedûd sıfatının gereği olarak hem çok sevilen, hem de çok sevendir (Hûd, 90; Burûc, 14). O zat yönünden batın, yani gizli olsa bile eserleriyle zahir, yani açıktır. Şah damarından yakın olmak hasebiyle de dualarımızla erişebildiğimiz dertlerimizi döktüğümüz, kendisine bir adım gittiğimizde bize ki adım gelen bir Tanrı’dır. Bu sebeple Allah ile kulu arasında herhangi bir aracıya, şefaatçiye gerek yoktur. Kısacası, Kur’an sayesinde tanış olduğumuz Allah kavramı, ruhunu, sevgi, güzellik ve derin tefekkür gibi yüce değerlerini yitirmiş bazı karanlık düşünceli ideolojilerin marazi zanlarının aksine, asla despot kral imajına uygun değildir.

Tanrı imajı hakkında belirtmemiz gereken diğer önemli bir husus da, O’nun affediciliğini kul, yani insan haklarını kapsayacak şekilde genişleten yorumlardır. Oysa bu konuda Kur’an’da böyle bir hüküm yoktur. Ama bazı çıkar çevreleri, menfaat temin etmek maksadıyla “şifalı dualar” ve “yanmaz kefenler” sayesinde insanların her türlü günahlarının affedileceğini iddia eder olmuştur. İslâm’a bunlardan daha aykırı olan husus ise, Allah ile kulu arasına şeyh, gavs, kutub adı altında sözde şefaatçilerin ve aracıların konulmasıdır. İslâm’ın asıl mücadelesi Allah ile kulları arasındaki vasıtaların kaldırılması ve güzel ahlak sahibi insan yetiştirilmesi olduğu halde son yıllarda bunlar yaygınlık kazanmaktadır. Bu durumun sadece ticari olmayıp, aynı zamanda etki güçleri ve dinî yetkileri peygamberlerde dahi bulunmayan kerametlerle(?) ve şefaatlerle artırılmış liderler vasıtasıyla kitleleri yönetmek amacına yönelik olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.

3- Nasıl bir dünya anlayışı?

Bütün dünyadaki geleneksel dindarlık anlayışına sahip, özellikle de din adına söz söyleme iddiasında olan kimselerin kanaatine göre ebedi mutluluğu kazanmak için bu dünya nimetlerini terk ederek, çileyi sıkıntıyı, evlenmemeyi, yokluğu, sefaleti ve hatta yıkanmamayı hayat tarzı haline getirmek gerekir. Bu anlayış özellikle Hint dinlerinde, bazı Yahudilerde ve ilk devir Hristiyanları arasında daha çok öne çıkmaktadır.

Hangi dinden olursa olsun, bunların bir kısmı gerçekten de inandıklarını ve söylediklerini aynen yaşayan samimi kimselerdir. Fakat diğer bir kısmı bunlara riayet etmediği gibi, halkın dindarlık uğruna gözden çıkardığı dünyalıkları kendi üzerlerine geçirirler. Kur’an’da bu tür ruhbanlığa işaret eden ayetlerin bulunması (mesela Tevbe, 34, 35), bunu doğrulamaktadır. Zaten dinlerin asıl bozulma sebebi de bu tür mali ve siyasi istismarlardır. Bunun aksine insanları tamamen dünya zevklerine yönlendiren, zevki hayatın gayesi haline getiren felsefî ekoller varsa da bunu savunan hiçbir semavi din mevcut değildir.

İslâm dinine gelince, insan halife olarak yaratılmak hasebiyle hem kendi fiillerinden, hem mahiyetinde ve sorumluluğu altında bulunan kimselerin eylemlerinden, hem de dünyanın barışından, sosyal, kültürel, ekonomik, ekolojik dengesinden ve bunların geliştirilmesinden sorumludur. Yerin, göklerin ve dağların emanetinin insana verilmesinin anlamı da budur. Oysa Tevrat’a göre insan göklerde, yerde ve denizlerde her ne varsa hepsinin mutlak hâkimidir (Tekvin, Bap I, 26-29). Yahudiler gibi, Hristiyanlar da Tevrat’ı kutsal kitap olarak kabul ettikleri için, ilk devir Hristiyanların aksine 16. Yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan Protestanlar da bu anlayışı benimsemişler ve bunun sonucunda vahşi kapitalizm doğmuştur.

İslâm dini her alanda olduğu gibi dünya konusunda da dengeyi önermiştir. İsrafın, lüksün ve gösterişin yasaklanması, yeşilin korunması ve hayvan haklarına riayet edilmesi insanın halifelik görevini dünyada nasıl icra etmesi gerektiğinin sadece bir kısmını teşkil eder. Böyle bir dünyada insan, ahiret hayatının varlığını unutmadan son nefesine kadar dünyanın barışı, sulh ve selameti için çalışmak zorundadır. İnsan dünya güzelliklerinden faydalanmayı ve nasiplenmeyi de asla ihmal etmeyecek (Araf, 31; Kasas, 77) ve kendi nefsine zulüm ederek dünyadan vazgeçmeyecektir. Zira ahiret hayatı dünya hayatının zıddı değil, zorunlu bir devamıdır.

4- Nasıl Bir Ümmet Anlayışı?

Bir dinin ve ideolojinin mahiyetini anlamak için irdelenmesi gereken hususlardan bir tanesi de kendi bünyesinde olsun veya olmasın toplumlara, milletlere ve bunların sahip olduğu kültürel değerlere bakış açısıdır. Kur’an-ı Kerim’e göre İslâm, insanları inanıp inanmadığına ve sâlih amellerine yani takvasına göre değerlendirir. Mesajlar asla ırk, dil, renk, cinsiyet, sosyal statü üzerinden verilmediği gibi bunlar üstünlük sebebi de değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse evrensel dine ve Tanrı inancına yakışan da budur. Zaten Kur’an’ın vahiy edildiği devirde günümüzdekine benzer millet ve devlet kavramları da yoktu. Buna rağmen Kur’an-ı Kerim’de insanların bir erkek ve bir dişiden kavimler ve milletler halinde yaratıldığının söylenmesi (Hucurat, 13) devrine göre büyük bir aşamadır. Ayetin sonunda bu farklılıkların hedefinin “irfan”, yani kültür alışverişine (teârefû) bağlanmış olması[2] ondan da önemlidir. Çünkü bu ayet sayesinde insanlığın farklı dillerde, ırklarda, renklerde, ümmetlerde[3], meşreplerde yaratılmasının sebebi, kültürel çeşitliliğin sağlanarak dünyanın farklı ellerden farklı şekillerde imar ve ıslah edilmesidir.

Üstünlüğün sadece takva yani sorumluluk duygusu yönünden olduğunun belirtilmesi bunu gösteriyor. Yine insanlığın tek tip yaratılmadığını ve böyle şövenist bir maksat için uğraşılmaması gerektiğini ifade eden “başka kavimlerle/toplulukla alay edilmemesini” söyleyen ayetleri de bunlara ekleyebiliriz.[4]

Demek oluyor ki Kur’an’a göre, adına ister millet, ister ulus, ister budun diyelim farklı dil ve kültürlerde insan topluluğunun olması Allah’ın kanunudur. Böyle bir durum bu milletlerin kendi varlıklarını korumasını da icap ettirir. Kur’an’ın ifadesiyle diğer toplumları alaya almamak ise başkalarının kültürlerine ve değerlerine her bakımdan saygı göstermek anlamı taşır.

İslam’da kültürel miras ve diğer dinler

Bu bağlamda mutlaka zikretmemiz gereken ve “geçmiş kavimlerin ve kâfirlerin başına neler geldiğini, yaratılışın başlangıcının nasıl olduğunu anlamak için insanların yeryüzünde gezmesini” emreden ayetlerdir. Kur’an’da tam on iki yerde hem de emir kipinde geçen bu ifadeler[5], dinsiz veya kâfir de olsa herhangi bir topluluktan kalan tarihi eserlerin tahrip edilmemesini ve hatta korunmasını ima ve işaret etmektedir. Bütün bu ayetlere uygarlık tarihi açısından bakınca karşımıza şu incelikler çıkar:

  1. İnsanlık tarih boyunca bir tek millet, bir tek ümmet, bir tek devlet olmamıştır. Dünyada bir tek dilin hâkimiyeti de mümkün değildir. Başından beri farklı topluluklar vardır ve var olmaya devam edecektir.
  2. Dinleri ne olursa olsun, yeryüzünde farklı halkların ve milletlerin olması Allah’ın muradı ve kanunudur.
  3. Bu sebeple hiç kimse bir kültürü, dili ve hatta dini başkasına zorlayamaz. Sadece tebliğ (beliğ, yani güzel şekilde takdim) edebilir. Hucurat suresindeki ayetin sonunda geçen “teârefû” (karşılıklı bilişmek, tanışmak, kültür alışverişinden bulunmak) kelimesi bu kültürlerin, bilgilerin, teknolojilerin ve sanatların (fuarlar, etkinlikler çerçevesinde) diğer insanlara tanıtılmasını amaçlamaktadır.
  4. Hangi kültürden kalırsa kalsın, tarihe mal olmuş eserler insanlığın belgeleri olduğu için mutlaka korunması gerekir. Zira eğer bunlar tahrip edilirse sonraki kuşaklar geçmişi nasıl öğrenecektir? Nitekim Hz. Peygamber put olarak kabul edilen bazı cisimleri kırdırtmış, ama yine Kâbe’nin içinde bulunan İsa ve Meryem resmini koruma altına almıştır. Bunun sebebi, büyük bir ihtimalle yeryüzünde gezip, görüp ibret almayla ilgili sözünü ettiğimiz ayetlerdir. Bu ayetler aynı zamanda modern devirde ve modern ülkelerde büyük rağbet gören arkeoloji, antropoloji, sanat tarihi, kültür tarihi, paleografi, epigrafi, para bilimi, müzecilik, dinler tarihi gibi ilimleri ve turizm gibi faaliyetleri de içine almaktadır.

Bütün bu ayetlerin yanında, Yahudilerin ve Hristiyanların dinine uyulmamasını[6], onların dost edinilmemesini ve düşmanlarla cihat edilmesini emreden ayetleri de mutlaka dikkate almak gerekir[7]. Putperestliğe, insanın tanrılaştırılmasına ve tanrının insanileştirilmesine, Allah’ın sadece belli bir kavmin ve zümrenin tanrısı olması anlayışına ve gelenekselleşmiş toplumsal yozlaşmaya karşı koymak için gelen bir dinin onlara karşı tepkisiz kalması elbette beklenemezdi. Bu sebeple müminlerin ve özellikle de Hz. Peygamber’in bu konuda uyarılması gayet tabiidir. Fakat Müslüman yorumcular, gayrimüslimlerin dost edinilmemesi ile ilgili ayetleri nüzul sebeplerinden ve tarihsel bağlamından öylesine koparmışlardır ki, neredeyse gayrimüslim bir komşuya bir tas su vermeyi bile günah saymışlardır.

Yine aynı zihniyetteki kimseler, Kur’an’ın diğer ayetlerini bir kenara bırakarak  “el emru bi’l-ma’ruf ve’n-nehyu’l- ani’l-münker” (iyiliği emretme, kötülükten uzak tutma) ile ilgili ayet münasebetiyle, kendilerinden başka herkesi barışta dahi günahkâr ve hatta kâfir ilan etme gafletine düşmüşlerdir. Bütün bu gibi inanışlar ve tutumlar, Kur’an ayetlerinin cımbızlanarak tarihî ve hikemî bağlamlarından koparılmasının sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Medine Vesikası’ndan öğrendiğimize göre Kur’an’ın köşe taşlarını belirleyip Hz. Muhammed’in uyguladığı ümmet, Müslümanların kendi varlıklarını, inançlarını ve menfaatlerini korumak için kuvvetli bir dayanışma içerisinde bulundukları teşkilattır. Bu ümmet başkalarına saldırı için düzenlenmiş bir örgüt olmadığı gibi sadece Müslümanlardan da oluşmamaktadır. Mesela 25. Maddeye göre “Avfoğulları Yahudileri, müminlerle birlikte bir ümmet teşkil eder. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri de kendilerinedir. Buna köleleri de dâhildir”.

37. Maddeye göre ise “Medine’ye yönelik bir saldırı olması halinde- Yahudiler ve Müslümanlar kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacaktır”. Bu maddeler aynı zamanda İslâm adına konuşan ve hatta kanlı eylemler yapan kimselerin düşüncelerinin aksine Müslüman olmayan halklarla belli durumlarda ve şartlarda yapılan işbirliğinin veya dostluğun mahiyetini de ortaya koymaktadır.

İslam tarihinde ümmetin yeri

İslâm’ın hızla yayılmasıyla birlikte genişleyen İslâm coğrafyasına katılan yeni halklar ve kültürlere ilave olarak hilafet görüntüsü altındaki kanlı siyasi çekişmeler, Medine devrindeki İslâm ümmeti kavramını ve samimiyetini tanınmayacak hale getirdi.

İslâm coğrafyası genişledikçe devletlerin sayısı ve ihtilaflar da arttı. Böylece yeni oluşan İslâm devletleri birbiriyle öylesine kanlı mücadeleye girdiler ki kendi dindaşlarına karşı zaman zaman Hristiyan komşularıyla işbirliği yapmaktan geri durmadılar. Bu siyasi çatışmalar yüzünden neredeyse bütün bir İslâm tarihi boyunca halifelik gibi İslâmi ümmet kavramı da ütopyadan ileri gidemedi. Hatta böyle bir kavram ne aydın kesimin, ne idarecilerin, ne de halkın gündeminde yer bulabildi.

Ne zaman ki Osmanlı devleti kendine bağlı halklardaki ayrılık bilinci yüzünden 1878’de büyük toprak kaybetti, o zaman II. Abdülhamit, İslâmcılığı, yani ümmetçiliği bir kurtuluş ümidi olarak gündeme getirdi. Fakat gelişen olaylar karşısında bu da bir işe yaramadı.

Aynı fikir İsrail devletinin kurulmasından sonra bu kez Araplar tarafından siyasi ümmetçilik halinde ortaya atıldı. Fakat biraz da Osmanlı Devleti’nin devamı ve mirasçısı olma psikolojisi sebebiyle Türkiye’deki bir kesim dışında dünya Müslümanları arasında fazla ilgi görmedi. Ümmetçilik fikrini başlatan Mısırlı Araplar da dâhil olmak üzere günümüzde ciddi bir taraftarı bulunmayan, esasen fikir düzleminde de ne olduğu tam olarak bilinmeyen ümmetçilik daha çok bir romantizm ve siyasi malzeme halinde karşımıza çıkmaktadır. Oysa onu, bütün bir dünya barışı ve medeniyeti çerçevesinde kendi renkleri ve dinamikleri olan sosyal bir kurum olarak işleyebilseydik din, devlet ve toplum için daha gerçekçi ve faydalı çözümler üretebilirdik. Hele onun siyasi ümmetçilik olarak ortaya çıkıp Arapçılık ve Arap hayranlığı şekline bürünmesi Kur’an’ın çoğulculuk ilkesine aykırı olduğu gibi sosyolojik ve tarihsel gerçeklik bakımından da temelsizdir.

Günümüzdeki ümmetçilik anlayışı İhvan örgütünün görüşleri doğrultusunda bir Arap ırkçılığı haline gelmiştir. Böyle kaba bir Arapçılık anlayışı, bin yıldan daha uzun zamandan beri İslâmî misyonun lokomotifi olan Türklüğe, Kur’an’ın çok milletli, çok kültürlü takva sahibi insanlık anlayışına ve İslâm’ın ahlak dini olma özelliğine zarar vermekten başka bir işe yaramayacaktır.

5- Nasıl bir ibadet anlayışı?

Dinin en önemli özelliklerinden bir tanesi de ibadettir. Bu ibadetler her dinde farklı şekillerde tezahür etse de özü, üstün bir kudrete duyulan hayranlığın, korkunun, sevginin, acizliğin ve sorumluluk duygusunun bedensel ve mali olarak ifade edilmesidir. İbadetler aynı zamanda mensubiyet ve cemaat, yani birlik duygusu yaratırlar. Bu ise o dinin mensubu kimseler için güç ve dayanışma demektir. İnsanlığın en güçlü mimarisi, sanatı ve kültürü bin yıllardır hep bu inanışlar ve ibadetler etrafında teşekkül etmiştir.

Soyut düşünceye erişememiş avamdan kimseler için ibadetin şekli, soyut düşünme melekesine sahip irfan ehli kimseler içinse ibadetin şeklinden çok niyeti, gayesi ve âbitle mabut arasında hâsıl olan estetik heyecan önemlidir. Birinciye örnek olarak Haricîleri, Selefîleri ve Vahhabîleri; ikinciye örnek olarak da tasavvufta aşkı esas alan Rabia, Muhiddin, Mevlana, Yunus, Niyazi Mısrî gibi mutasavvıfları verebiliriz. Bu gibi sufiler namaz gibi ibadetleri alışılagelen anlamının çok ötesinde yorumlayarak iki sevgilinin buluşması şeklinde görürler.

İslâm dininin bir medeniyet projesi ve ahlak dini olmasından çok, fıkıh ve ritüel dini olarak görülmesi onun ufkunu, tefekkür, irfanî söylem ve eylem alanını daraltmıştır. İnsanlar böylece asıl görev yerleri olan dünyadan çok ahirete odaklanmışlar, bunun sonucunda cennet ve cehennem ön plana çıkmıştır. İşin daha da acı yanı, dünyanın imarı, insanların sulh ve selameti gibi asıl görevlerini yerine getirmek yerine doğrudan doğruya sonuçla yani cennet ve cehennemle ilgilenmek, insanları bir tür başka bir ahlaksızlığa sürüklemiştir. Bu, ahlaksızlığın adı insanın kendi yaratılış maksadını, Yaratan’ın cemalini (sevgisini) ve rızasını elde etme arzusu ve gayreti yerine cennetin hurilerini ve şarabını talep ve ikame etme ahlaksızlığıdır. Bu durum ibadetin anlamını ve gayesini müdrik düşünürler tarafından tenkit ve hatta gizli şirk sebebi sayılmıştır. Bunlardan biri olan Yunus Emre, doğrudan doğruya Allah’ın sevgisi dururken içindeki yiyecek, içecekler ve huriler sebebiyle cennet sevgisini Allah’a giden yol üzerinde tuzak, yani cehennem olarak görerek şöyle der:

Âşık mı diyem ben ona, Tanrı’nın uçmağın seve

Uçmak dahi tuzak imiş, mü’min canların tutmağa

 

Tutulmadı Yunus canı, geçti tamudan uçmaktan

Yola düşüp dosta gider, yine aslın ulaşmağa

Bunun yanında özellikle Müslümanlar için bir de nelerin ibadet sayılıp sayılmayacağı meselesi vardır. Dinin hikmet boyutuna erişemeyip zâhirinde kalan kimseler için en büyük ibadet, ta’dil-i erkânı ile yani, bedensel hareketlerin kuralına uygun olarak yapılması ile kılınan namazdır. Buna son zamanlarda bir de “her türlü günahları af ettirme garantili hac ve umre seferleri” eklenmiştir.

Dinimizde özellikle camide kılınan namazlar çok daha sevaptır. Elbette toplumsal tanışmaya ve dayanışmaya vesile olacağı için toplu olarak kılınan namazlar daha çok sevap kazandırabilir. Fakat bu tür namazlarda günümüzde olduğu gibi özellikle dine dayalı siyasi baskının fazla olduğu ortamlarda çeşitli beklentilere alet edilebileceği için riya ihtimali yüksektir. O zaman Maun suresinde ve peygamberimizin bazı hadislerinde belirtilen “insanı cehennemde Veyl deresine götürecek” ve “öbür dünyada surata çarpılacak namazlar” zuhur eder. Böyle durumlarda “sırf Allah’ın cemalini dileyerek gece ve gündüz tevazu ile Allah’a yakarışta bulunmak” (Kehf, 28; Mu’minûn, 1-2) en güzel ibadet şeklidir.

 IŞID Lideri El-Bagdadi
IŞID Lideri El-Bagdadi

Yine son yıllarda vakit namazların dahi her cemaatin ve tarikatın sadece kendilerine ait imamların arkasında, kendi mescitlerinde kılınması da dinin birleştiricilik özelliğinin aksine ayrıştırıcılık ve bölücülük anlamı ifade eder. Aslına bakılırsa her tarikat ve her mezhep mensubu kimselerin sadece kendi mescitlerinde namaz kılması ilk zamanlar hariç, bütün İslâm tarihinde ve coğrafyasında mevcuttur. Devletin güçlü olduğu zamanlarda belki bu durum fazla sorun teşkil etmiyordu, ama devletin zaaf gösterdiği durumlarda bu uygulama, sosyal ve siyasi açıdan tehlike yaratmıştır. Nitekim bunun en somut örneği, FETÖ ve İŞİD benzeri terör örgütleridir. Zira bu tür örgütler hem kendi elemanları arasında bağların ve iletişimin kuvvetlenmesi, hem de kendilerinin dışındakileri dinsiz ve düşman göstermek için mensuplarının başka camilerde namaz kılmasına kesinlikle izin vermezler. Zira bu camiler ve mescitler onlar için birer üs konumundadır. Bu durum, Hz. Peygamber’in bizzat yıktırdığı Dırar Mescidi’ni üs olarak kullanan münafıkların zihniyetine ne kadar da benziyor.

İslam, ibadet, uygarlık

İbadet konusunda şekilciliği kutsayan kimseler için çalışma, tefekkür, bilim, sevgi, temizlik, adalet, dürüstlük, yardımseverlik, kendini geliştirme, sağlık faaliyetleri gibi insanların barışı, huzuru ve refahı için doğrudan etkili olan davranışlar ve ahlak ilkeleri geri plandadır. Çevrecilik ise neredeyse alay konusudur.

Bu tarz bir düşünce şekli Kur’an’a terstir. Her şeyden önce insan dünyanın imarı, düzeni ve geliştirilmesi için yaratılmıştır. Bizzat Kur’an’ın tabiriyle “Melekler, Allah’ı tesbih ve takdis ederken insanın yeryüzünde halife olarak yaratılması”nın anlamı budur. Asıl olan dünyadır, ahiret onun devamı ve sonucudur. Tıpkı öğrencilerin bir yıl boyunca okullarda ders görüp yılsonunda karne alması gibi. İnsanlar karne almak için değil, bilgi edinmek ve kendilerini geliştirmek, donatmak, ifade etmek, gerçekleştirmek için okurlar ve bunun sonunda, bu durumu belgeleyen bir karne alırlar. Dolayısıyla insanın bu dünyada yaptıkları; Allah’ın, insanların ve tabiatın hoşuna gidecek her türlü davranışlar, düşünceler hareketler ibadettir. Hatta bunlar, bizzat Kur’an’ın ifadelerine göre öbürlerinden daha acil ve önemli ibadetlerdir. Bunun böyle olduğunun en önemli işaretlerinden birisi, namazın; abdest, vücut temizliği, insanın avret yerlerinin örtmesi, kıbleye yönelmesi, vakti bilmesi ve niyet gibi şartlarının doğrudan doğruya uygarlığın gereği olmasıdır. Çünkü namazın içindeki şartlarının kabul olması için gerekli olan dışındaki bu şartlarda insanın kendisine ve başkalarına saygı, üretim (en azından avret yerlerini örtecek kadar giysiye sahip olma), araştırma (kıbleyi tayin etme) zamanı bilme ve samimi inanç (niyet) vardır. Ve bunlar olmadığı takdirde fâtihanın ve secdenin dahi ibadet olarak bir hükmü yoktur.

Yassıada’nın Eski ve Son hali
Yassıada’nın eski ve son hali

Konuya insanın yaratılış maksadı, Kur’an’ın tümü ve insanlığın selameti açısından baktığımızda İslâm’ın ibadet kavramından anlaşılması gereken hakikat budur.  Namaz, oruç, hac ve zikir, halife-insan olmamızın dikey, ahlakî, toplumsal ibadetler ise yatay boyutudur. Ve başta Maun suresi olmak üzere Kur’an-ı kerim açısından bakacak olursak insanlığı ilgilendiren yatay sorumluluklarımız, Tanrı’ya karşı olan dikey sorumluluklarımızdan önce gelir.

6- Kur’an-hadis, akıl-nakil meselesi

İslâm dininin diğer dinlerin hiç birinde bulunmayan en önemli özelliği, vahiy yoluyla geldiği kabul edilen kutsal kitabının hiç değişmeden günümüze kadar aynen ulaşmış olmasıdır. Bu sebeple Yahudilik ve Hristiyanlıktaki kutsal kitaplar ve metinler üzerinde yapılan tartışmalar Kur’an için hemen hemen hiç geçerli değildir. Hz. Peygamber’in, genel kabule göre kendi sözlerinin Kur’an ayetleri ile karışıp Allah kelamı gibi anlaşılmaması için yazılmasını yasaklaması ise Kur’an’ın güvenilirliği açısından ayrı bir kazanç olmuştur. Bununla beraber Müslümanlar Hicretten yüz-iki yüz yıl kadar sonra hadisleri toplayıp kitaplar haline getirmişlerdir. Bu hadisler bir taraftan Kur’an ayetlerini tamamlar ve onun anlaşılmasını kolaylaştırırken, diğer taraftan da -bazılarının uydurma olması sebebiyle- Kur’an’la çelişmek suretiyle İslâm’ın mesajının anlaşılmasını zorlaştırmıştır.

Kur’an’a yüklenen aşırı kutsiyet dolayısıyla ona dokunmama, abdestsiz ele almama, sadece ölülere okuma gibi anlayışlar yanında onun herkes tarafından anlaşılamayacağı, hatta tercüme bile edilemeyeceği gibi Kur’an’a zıt görüşler yüzünden Kur’an, Müslümanların hayatında sadece güzel okunmak ve güzel yazılmak için indirilmiş bir kitap konumuna getirilmiştir.

Ondan doğan boşluk, usûl yönünden çok daha problemli olan hadislerle doldurulmaya çalışılmıştır. Sonuçta İslâmî anlayışımızı âyetler değil, en sahih kitaplar olarak telakki edilen Buhari ve Müslüm’de dahi Kur’an’la ve akılla bağdaşmayan, fakat kültürümüze hadis adıyla giren, çoğu Yahudi kökenli bazı sözler belirlemiştir. Bunları söylemekteki maksadımız Peygamber sözlerini itibarsızlaştırmak değil, tam tersine inciler arasına karışmış çakıl taşlarını ayıklamaktır. Kur’an’la, insan aklı, tabiatı ve onuruyla uyumlu, Kur’an’ın aynısı olmasa da aynası olan bu tür veciz hadisler elbette mevcuttur ve İslâm’ın ziynetidir.  Fakat sıhhati ve menşei tartışmalı, akılla, Kur’an’la ve insan onuru ile bağdaşmayan sözleri de Kur’an’ın yerine oturtmak dini ziyan etmektir. Burada ilginç olan diğer bir nokta, Peygamberin hatıralarına karşı mesafeli olan Selefî ve Vahhabî zihniyetli ideolojiler, Kur’an’dan cımbızla seçip aldıkları birkaç ayet hariç tutulursa bütün görüşlerini hadis üzerine bina ederler. Bu ise hakikatten uzaklaşmak demektir. Gerçekten de İslâm dinini tenkit eden ve hatta alaya alan kimselerin asıl malzemeleri hadis adı altında yer alan, fakat aslında Cahiliye dönemine ve Yahudi kültürüne ait bu tür sözlerdir.

İslâm dininin başvuru kaynakları üzerindeki benzeri diğer bir tartışma akıl ve nass konusunda karşımıza çıkmaktadır. Genel hatlarıyla Hanefi-Maturidi ekolü aklı ve buna bağlı olarak bazı durumlarda kıyası ve örfü, töreyi esas alırken; Hanbeli-Eş’ari ekolü nass’ı, yani yazılı ve sözlü kaynakları dinin asıl kaynağı olarak görür. Üstelik o, bunları tartışmaya, yoruma açmayıp, ayetlerin ve olayların arkasındaki hikmetleri araştırmayıp, ayetlerin ve hadislerin lafzî anlamları ile amel etmenin gerekliliğine inanır.

Mesela ayet “Allah arşa oturdu” diyorsa Allah, (mücessem bir varlık gibi) arşa, yani kürsüye oturmuş demektir. Aklı dışlayan böyle durağan bir zihniyetin, kutuplardan ekvator ve hatta belki uzaya, taş devrinden çağımıza ve hatta çağlar ötesine uzanan muazzam bir zaman ve mekân içinde; meşrepleri, kültürleri, yetenekleri, ihtiyaçları farklı insanların beklentilerine cevap verebilir mi? Ve din, insanlar için değil midir? İnsanların ihtiyaçlarına sırt çeviren bir dinin yaşama şansı olabilir mi? Ve en önemli soru: Kur’an’ı, yani nassı anlamak için bile akıl gerekmez mi? Oysaki aklı olmayan bir insanın dini olmayacağı gibi, hiçbir alanda değeri de yoktur. Bu sebeple, düşünürleri ve filozofları olmayan ülkeler hiçbir alanda yaratıcı ve yapıcı olamaz. Galiba İslâm ülkelerinin, bilhassa Batı’daki düşünce ve sanayi devriminden sonra düştüğü geri durum bu sorulara verilen cevapla yakından ilgilidir.

7- Bilim anlayışı

İslâmî tartışmalardaki akıl-nakil meselesinin devamında karşımıza felsefe, bilim, teknoloji ve hatta sanat ve estetik çıkar. Nakli ve nakilciliği esas alan bireylerde olduğu gibi, toplumlarda da böyle yüksek değerler gelişemez. Belki bir miktar geliştiği durumlar olsa bile bunların sözleri, davranışları ve varsa eserleri nakilcilikten ve taklitten ileri gidemez. Tıpkı başta Arap ülkeleri olmak üzere İslâm ülkelerinde olduğu gibi. Çünkü akılcılık; şüphecilik, sorgulama, araştırma, eleştirel düşünce, mantıklı itiraz ve mantıklı kabullenme demektir ki bunların yokluğunda bireysel ve toplumsal gerileme kaçınılmaz olur. Akılcılığın düşünce boyutu böyle olduğu gibi akılcılığın ahlakî boyutu da adil olmak, kul, yani insan haklarını gözetmek, insanlara ve çevreye karşı saygılı olmak, kısacası size yapılmasını istemediğiniz bir şeyi başkasına yapmamaktır. Bu anlamda akılcılık ile ahlaklı olma ve hatta sevgi arasında yakın bir ilişkinin olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir ilişkinin kendisini en çok iş ahlakında gösterdiği anlaşılıyor. Japonya, Almanya, İskandinav ülkeleri gibi herhangi bir dini değil de akılcılığı rehber edinen ülkelerin aynı zamanda ekonomi ve sosyal refahta da ileri olması bunu gösteriyor. Akılcılık ile ahlak arasındaki yakın bağlantı aslında Kur’an İslâm’ın geçerli olduğu Hz. Peygamber ve ilk devir İslâmi yaşantı için de aynıydı.

İslam toplumlarında bilimsel faaliyeti gösteren bir minyatür
İslam toplumlarında bilimsel faaliyeti gösteren bir minyatür

Hurafelere karşı akıl ve iman

Aklın yerini hurafenin aldığı durumlarda aslında sadece ahlaktan ve bilimden değil, hakiki bir imandan da söz edilemez. Bu sebeple günümüzde bir kısım Müslümanların: “Onların sanayileri vs. varsa bizim de imanımız var” sözünün pratikte hiç bir anlam ifade etmediğini vatanını ölüm pahasına terk ederek Batıya sığınmak zorunda kalan Müslümanların acıklı halleri gösteriyor.

Kur’anî bir iman olsa ve bunun gerekleri yerine getirilseydi durum böyle mi olurdu? Çünkü gerçek iman, Maturidî kelamcılarının da belirttiği üzere düşünerek, tefekkür ederek ve bunun sonunda doğrulayarak elde edilmiş imandır. Çocukluğumuzda büyüklerimize özenerek elde ettiğimiz iman taklidi imandır. O ancak akıl sayesinde pekişip kıvama erişir.

Yaşadığımız kanlı, acıklı ve yüz kızartıcı hadiseler, okumuş veya okumamış, idareci veya teba olsun, Müslümanların büyük bir kısmının yetmiş yaşına geldiği halde hâlâ taklidi imandan tahkiki imana geçemediğini işaret ediyor. Bu sebeple aklın dışlandığı İslâm ülkelerinde sadece ahlâk değil, aynı zamanda ciddi bir iman sorununu olduğunu da söylemek gerekir. Diğer bir deyişle bireysel anlamdaki bilinçli iman toplumsal anlamda bilimli bir iman gibidir. Nasıl ki İslâm inancına göre aklı olmayanın dini yoksa, toplumsal gerçeklerin kanunlarına göre de aklı rehber edinmeyen toplumların da imanı yoktur. Teolojik bakımdan bunu ölçmek kolay olmamakla birlikte sosyal olaylar açısından “toplumsal iman” ve “toplumsal takva”dan söz etmenin gerekli ve mümkün olduğu anlaşılıyor. Aslında bu dediğimiz hususlar, pratikte ahlaktan ve uygarlıktan başka şey değildir.

İslâmî açıdan aklı-ı selim ile imanın ve ahlakın bire bir ilişkisi aklın önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Çünkü o, ilahî, beşerî ve kozmolojik her türlü hakikati kavrama melekesi ve vasıtasıdır. Bu sebeple dinî bakımdan akılcılık asla basite alınıp, hayatımızdan ve dinî deliller arasından çıkarılabilecek bir vasıta olarak görülemez

8- Sanat ve estetik

Eşyanın gerçeğinin bir adım ötesini teşkil eden duygusal duyuşlarımız ve ilişkilerimiz ise kalbin (veya yine aklın /beynin başka bir) fonksiyonudur. Onun diğer bir boyutu ise estetik ve sanattır. Bütün bunların tamamı kâmil insan olmamızı sağlar. Ne garip ve ne ilginç bir paralelliktir ki aklı reddeden ve onu küçümseyen ideolojiler, aşkı, sevgiyi ve sanatı da dışlamışlardır.

Yine başka bir gariplik de, bir kısım kelamcılar da sevgiyi ve aşkı akılcılık adına kötülemişler, hatta aşkı cinnetle eşdeğer görmüşlerdir. Bu konuyu biz daha önce ayrıntılı bir şekilde ele aldığımız için[8] burada tekrar etmeyeceğiz. Fakat şu kadarını söyleyelim ki sevgi, şahıslar ve toplumlar için en az akıl kadar önemli bir rehberdir. Özellikle de akıl ve estetikle birleşen sevgi, insanlık ve doğa için muazzam bir sinerji yaratır. Aynı gerçek, estetik duygu için de geçerlidir. Ama şu var ki, estetik, akılla barışık olabilirse de asla aklın mutlak kontrolünde değildir, olamaz ve olmamalıdır da. Sevgi ve estetik sayesinde hem din, hem insan aklın alanının ve sınırlarının dışında kalan gerçekleri keşfetmeye çalışır. Böylece insanın algı ve hayal dünyası daha genişler. İnsanın hayattan alacağı zevk daha da artar. Hatta aklın mekanik ve sıkıcı dünyasından firar etmemizi sağlayan pencereler açar.

İnsan için bireysel ve toplumsal anlamda böylesine değerli olan sanatın ve estetiğin ne yazık ki İslâm ülkelerinde yeteri kadar anlaşıldığını söylemek durumunda değiliz. En azından günümüz içim bu böyledir. İnsanların ve insanlığın en hayatî faaliyetlerinden biri olan resim ve müzik gibi sanatların hâlâ tabu olarak görülüp bunun televizyon gibi görsel vasıtalardan iddia edildiği yerler hep İslâm ülkeleridir. Hemen hemen herkesin bileceği üzere Kur’an’a ve sahih hadislere aykırı biçimde, bütün Müslümanlar arasında mevcut olan inanışa göre heykel yapmak bir tarafa, resim yapmak bile “en şiddetli azabı” gerektiren bir günahtır[9]. Aynı zihniyetin örgütlü ideolojik güç halinde yakın zamanlarda Afganistan’da Bamyan’da, Irak’ta Ninova’da ve Suriye’de Palmira’da sanat eserlerine neler yaptığını hepimiz biliyoruz.

Ne ilginçtir ki ileri ülkelerde sadece fen bilgisi değil, aynı zamanda resim, iş, müzik ve beden eğitimi gibi doğrudan doğruya insanın yeteneklerini kullanmayı hedefleyen dersler de çok önemlidir. Ve yine hemen hemen tamamı İslâm ülkeleri olmak üzere geri kalmış olan bütün ülkelerde bu dersler okullarda ya çok az yer tutmuş, önemsiz görülmüş, ya da tamamen müfredat dışı bırakılmıştır. Buna örnek olarak, kendi tespitlerimizden hareketle İran, Afganistan, Tunus, Yemen, S. Arabistan, Mısır başta olmak üzere pek çok İslâm ülkesini verebiliriz. Bunlara son zamanlarda Türkiye de büyük oranda dâhil olmuştur.

Sanat ve insan

Sanatın ve beden terbiyesinin okullarda ciddi olarak yer aldığı Japonya’dan Almanya’ya, Baltık ülkelerinden Kanada’ya kadar olan ülkeler aynı zamanda daha gelişmiş ülkelerdir. Bu kadar yaygın örnekler karşısında sanatla uygarlık arasındaki bu ilişkinin tesadüf olmaması gerekir. Esasen tarihe bir göz atacak olursak, aynı ilişkinin geçmişte de büyük ölçüde geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Türk tarihinden örnek vermek gerekirse dünyada eşi benzeri görülmeyecek kadar zengin olup günümüzde dahi severek dinlediğimiz türküleri, musikiyi ve oynadığımız halk oyunlarını, en değme ressamları dahi kıskandıran halı, kilim ve çini desenlerini yaratan atalarımız aynı zamanda tarih sahnesinde güçlü devletler kurmuşlardır. Bu arada, ister kadın, ister erkek bütün Türklerin bilhassa göçebe zamanlarında daha çocukluk zamanlarından itibaren durumlarına göre güreş, cirit, okçuluk, at yarışları gibi sporları yaptıklarını hatırlamak gerekir. Bunlara çocuk oyunlarını da ilave ettiğimiz zaman, tarihten adlarını bildiğimiz devletleri meydana getiren insanların sanat ve sporla nasıl iç içe olduklarını daha iyi anlarız. Onlar, bu sanat ve spor faaliyetleri sayesinde beyinlerini, ruhlarını ve bedenlerini en yüksek düzeyde çalıştırarak düşünme, kavrama, duyuş, sezgi, hayal gücü, irade, dikkat, sabır, koordinasyon ve ifade becerilerini geliştiriyorlardı. Bu ise bireysel anlamda ince zevk ve iş başarma yeteneği, toplumsal anlamda kültür, uygarlık ve güçlü devlet demektir.

9- Cihat sözünden ne anlamak gerek?

İslâm dini hakkında en çok tenkit edilen konulardan bir tanesi de onun savaş ve cihat dini olmasıdır. Bu durum İslâm karşıtı kimselerden tenkit konusu edilirken, bazı radikal örgütler tarafından övünç vesilesi ve temel misyon halinde takdim edilmektedir[10]. Böyle bir zihniyetin ürünü olan ve İslâm adına hareket ettiklerini söyleyen bazı uluslararası terör örgütleri son yıllarda yaptıkları kanlı eylemlerle İslâm’ın, bütün dünyada vahşet ve Vandalizm dini halinde algılanmasını sağlamışlardır.

İslâm dininin, Budizm, Hinduizm, Uzak Doğu dinlerine ve ilk devir Hristiyanlığa göre cihatçı ve savaşçı bir din olduğu doğrudur. Fakat Arz-ı Mev’ud’u (Vaat edilmiş toprakları) binlerce yıldan beri tavizsiz bir şekilde inançlarının temeline yerleştirip bunun kanlı veya kansız mücadelesini veren, kutsal kitaplarında savaşta düşmanın nasıl kılıçtan geçirileceği açık açık anlatılan[11] Yahudiliği ne yapacağız? Hz. İsa’nın barışçıl sözlerine rağmen misyonerliği dinin en birinci rüknü; cadı avcılığının ve engizisyonun dinsel bir kurum haline getiren, bu uğurda muazzam soykırımlar yapan Hristiyanlığı barışçı bir din olarak mı göreceğiz? Aynı şekilde, ilahların gazabından korunmak için çeşitli vesilelerle genç kızların ve erkeklerin kurban edildiği semavi olmayan dinleri nasıl adlandıracağız?

Tekrar İslâm’a dönecek olursak, Türkiye’de bile Kur’an’da “savaş” anlamına gelen “kıtâl” sözcüğünün 13, “karşılıklı savaşma” anlamındaki “mukâtele”nin 57, “harb” kelimesinin 11 ve “cihad” kelimesinin 41 yerde geçtiği ifade edilerek İslâm’ın barış dini olmadığı tezi öne sürülmektedir[12]. Kabul etmek gerekir ki, bunlar asla azımsanacak rakamlar değildir. Fakat konu sadece bu sayılar üzerinden değil de Kur’an’ın tümü, bu ayetlerin nüzul sebepleri; savaşta kadınların, çocukların, yaşlıların öldürülmemesi, ağaçlara, ekinlere ve mabetlere zarar verilmemesi, savaştan önce barış için bütün imkânların kullanılması, savaş sırasında aşırı gitmeme, teslim olanları affetme ve köleleri azat etmeyle ilgili hükümler dikkate alınarak değerlendirilmelidir[13]. Ayrıca İslâm’ın cihatla ilgili tavrını anlamak için Kur’an’daki rahmetle, merhametle, affetmeyle, sabretmeyle, insanlara iyilik yapmayla, cömertlikle ve dinde zorlamanın olmamasıyla ilgili ayetleri de bunlara ilave etmemiz gerekir. Belki bunlar kadar diğer mühim bir husus da “cihad” kelimesinin sözlük anlamıdır. Arapça “c-h-d” kökünden türeyen bu kelime sadece kutsal savaş değil, aynı zamanada “ceht, güç ve gayret sarfetmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkânları kullanmak” mânasına gelir. İslâmî literatürde anlamı ise çok kapsamlı olup “dinî emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışmak, İslâm’ı tebliğ, nefse ve dış düşmanlara karşı mücadele vermek”tir[14].

Konuyu yalnızca bir iki ayet ve olay değil, saydığımız bütün bu ilkeler, ayetler, olaylar ve yöntemler çerçevesinde ele alırsak, cihadı kaba bir kıtal değil, kutsal bilinen her türlü değerlerin korunması ve yüceltilmesi için yapılan savaş dahil her çeşit gayretler ve faaliyetler şeklinde tarif etmek gerekir. Savaşmak için bahane aramak, insanları, kültürleri ve tarihî mekânları, medeniyetleri yok etmek cihat olamaz. Çünkü onun amacı yok etmek değil, yok olmamak; var ve ihya etmektir. Örnek vermek gerekirse Hendek savaşı ve Türk İstiklal Savaşı, sebepleri ve sonuçları itibarıyla bu tarife en uygun cihatlardır.

Biraz daha açmak gerekirse, insanın çalışması, yeteneklerini geliştirmesi, cehaletini yenmesi, görevini dürüst ve tam yapması, analitik düşünmesi, teknoloji üretmesi, Kur’an ahlakıyla ahlaklanması, iyi vatandaş olması, vergisini vermesi, ailesinin geçimini temin etmesi, şahsi menfaatleri için değil, ülke menfaatleri için bilinçli oy kullanması da bir cihattır. Çünkü özellikle günümüzde bunlar olmadan milletlerin, kutsallarını koruması mümkün değildir. Hatta bir diplomatın, muhatabını espriyle etkileyerek, pasif hale getirmesi bile cihadın bir parçasıdır. Bunların aksini düşünmek ve cihadı din görünüşü altında ganimet, köle, cariye elde etmek için öldürmek, yakıp yıkmak şeklinde anlamak, İslâm’a değil, bedeviliğe uygun bir kıtal anlayışıdır.

Cihat konusunda dile getirilmesi gereken diğer bir nokta da onun, siyasete çok kolay alet edilebilme özelliğidir. Bu, aynı zamanda gücü elinde bulunduran kimselerin böyle bir kutsal mefhumu kendi şahsî veya ideolojik çıkarları için istismar etmeleri demektir. Siyasal İslam’ın ivme kazanmasıyla birlikte birçok dernek, cemaat ve vakıf, insanları hep “din düşmanlarıyla cihat yapma” veya “İslâm’a hizmet etme” adı altında aldatarak sömürmüşlerdir.

Sonuç

İslâm dininin mahiyetini anlamak için ele aldığımız bu dokuz başlığa daha başka konuları da ekleyebiliriz. Fakat öyle anlaşılıyor ki, bunlar bile İslâm’ın doğru anlaşılmasına yetecek kadar ipucu vermektedir. Buna göre, Müslümanlar ilk zamanlarda siyasi ihtilafların, daha sonra ise fıkhî, kelamî ve tasavvufi anlayış farklılıklarından dolayı mezhepler, tarikatlar ve ideolojiler etrafında ayrıştılar. Bu görüşlerin bir kısmı çağının şartlarına ve ihtiyaçlarına cevap verecek mahiyette yorumlar olmakla birlikte daha sonra bunlar değişmez naslar olarak takdim ve kabul edildiğinden, Müslümanların ufuklarını ve hayallerini daraltmış, neticede din, tanınmayacak hale gelmiştir. Bununla birlikte günümüz Müslümanları, Kur’an, sünnet, akıl, insan fıtratı ve zamanın ihtiyaçları ışığında bir değerlendirme yapmak zorundadır.

a) İster kadın, ister erkek olsun, halifelik şerefi ve görevi ile onurlandırılmış akıllı, zarif, barışçı insan anlayışına sahip bir İslâm mı, yoksa insanı iradesiz, güçsüz ve pis bir sudan meydana gelen zevksiz, kaba saba, değersiz bir varlık olarak gören bir din mi?

b) Gazap sahibi, cezalandırıcı, devamlı adaklar ve kurbanlar isteyen, kula hiçbir irade bırakmayan, buna rağmen hiç memnun olmayan, her zaman dışlayıcı, erişilmez bir ilah imajı mı? Aynı şekilde, haklıya hakkını veren, şefkat gösteren fakat haksızı cezalandıran bir Tanrı mı, yoksa bir takım aracılar vasıtasıyla devlete, millete ve zavallılara karşı işlenen günahları kulak ardı eden bir Tanrı mı?

c) Dünyayı, dünya nimetlerini yok farz eden, ya da sevap kazanmak için ihmal eden, kirleten, körelten bir din mi, yoksa onu insan aklı, estetik duyuşu, sanat zevki ve güzel ahlakıyla bir heykel zarafetinde işleyip cennet haline getiren bir din mi?

d) Kur’an’da insanların çeşitli kültürlere sahip ümmetler, boylar ve milletler halinde yaratılıp üstünlüğün takva yönünden olduğunun belirtilmesine rağmen bu gerçeği göz ardı edip bütün Müslümanları Arapça konuşan, Arapça düşünen ve Arap gibi yaşayan insanlar haline getirmek isteyen bir din mi?

e) Şeklin öze, huşuya ve derin bir estetik heyecana tercih edildiği, ahlaktan, irfandan ve tefekkürden bağımsız bir ibadet anlayışı mı, yoksa insanın halifelik bilinci çerçevesinde dünyayı imar etmek maksadıyla yaptığı bütün güzel faaliyetlerin de diğer biçimsel ibadetler kadar, hatta onlardan daha önemli olduğu İslâmî bir ibadet anlayışı mı? Ve buna bağlı olarak Kur’anî ifadeyle “Allah’ın veçhi”, yani cemali ve sevgisi için yapılan ibadet mi cennette hurilerle birlikte olmak için yapılan hareketler mi?

f) İslâm dininin asıl kaynağı olarak Kur’an’ı, Hz Peygamber’in sahih sözlerini, aklı, insan onurunu, fıtratı ve zamanın şartlarını gören bir din mi, yoksa Kur’an’ı sadece yüzünden veya ezberden okumaya ayırıp, akla, insan doğasına, onuruna ve zamanın şartlarına uygunluğu araştırılmadan olduğu gibi kabul edilen sözleri esas alan bir anlayış mı?

g) İnsanın, yeryüzünü imar etmek için görevlendirdiği sırasında kendisine verilen en önemli vasıtalar ve güçler olan aklın, sezginin, hayal gücünün ve azmin ürünü olan bilgi ve teknolojiyi güzel ahlakla birleştiren bir din mi, yoksa düşünmekten ve bilmekten korkan, filozofları olmayan ve hurafeleri kutsayan bir din mi?

h) İnsanı insan yapan değerlerden bir tanesi olan ince zevkin ve yaratma heyecanının eseri olan, böylece hem insanların ruh dünyasını kavrayan, hem de Allah’ın cemal sıfatını insanda ve tabiattaki tecellisini terennüm eden sanat eserlerine cevaz verip teşvik eden bir din mi, yoksa insanı duygudan ve heyecandan mahrum bırakarak onu hayvan derecesine indiren bir zihniyet mi?

i) Allah’ın Müslümanlara kendi kutsallarını savunmak için farz kıldığı cihadı bazı terör örgütlerinin yaptığı gibi onu saldırgan emelleri için silahlı mücadeleden ibaret görüp, onun tebliğ, çalışma, bilim, sanat, teknoloji üretme boyutunu hesaba katmayan bir zihniyet mi? Ya da her türlü hasenatı, her türlü üretimi ve mücadeleyi cihat olarak gören bir din mi?

Bütün bu soruların cevabı ve konumuzun özetinin özeti şudur: Günümüzde Müslümanlar, insanın sahip olduğu melekeleri ve yetenekleri inkâr eden, dondurulmuş, hayatın gerçeklerinden koparılmış, özellikle davranışlarda Arap geleneği doğrultusunda siyasete alet edilen bir ideoloji ile Kur’an’a, bilgiye, sevgiye ve güzelliğe dayalı evrensel ihtiyaçlara açık uygarlık dini arasında seçim yapmak durumundadır. Yakın ve orta vadedeki dünya siyasetini Müslümanların bu tercihi, idraki ve gayreti belirleyecektir.

 

[1] Françoise Herifier, Michelle Perrot, Sylviane Agacinski, Nicole Bacharan, Kadınların En Güsel Tarihi (Çeviren: Yonca Aşçı Dalar), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2016.

[2] Bu âyette geçen “li-teârefû” kelimesine hemen hemen bütün mealciler ve tefsirciler “bilişsinler, tanışsınlar diye” şeklinde bir anlam vermiş ve belli ölçüde hakikati dile getirmiş iseler de, bu kelimenin asıl mânâsının, yukarıda verdiğimiz anlam olduğuna hiç şüphe yoktur. Zira Arapçaya vâkıf herkes bilir ki, bu “teârefû” kelimesinin kökü olan (‘a-re-fe) sözü, “bilmek” kelimesinin kökü olduğu kadar, “kültür ve medeniyet” anlamına gelen “irfan” sözünün de köküdür. Arapçada hâlen kültür kelimesinin karşılığı olarak kullanılagelen “irfan” sözü, bilindiği üzere Türkçeye de aynı anlamıyla geçmiştir. Bu sebeple, Hucurat suresinde geçen bu li-teârefû” kelimesinin, “bilişmek”ten, “tanışmak”tan daha öte ve derin bir anlamı bulunmakta olup, bu da “kültür ve medeniyet alışverişidir.” (Bak, Nusret Çam, Aşk Dini, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2010, s. 351.

[3] Mesela Rum, 22; Maide, 48; Fâtır, 28; Nahl, 36, 89.

[4] Hucurat 11.

[5] Al-i İmran 137, En’am 11, Yusuf 109, Nahl 36, Hacc 46, Neml 69; Ankebut 20; Rum 9 ve 42; Fâtır 44, Tevbe 112, Muhammed 10

[6] Bu ifadelerin yer aldığı Bakara 120. Ayete atfen Nesefi gibi tefsirciler “küfür tek millettir” şeklinde şimdilerde siyasi İslâmcıların parolası haline gelen bir yorum çıkarmışlardır (Nesefi, Tefsir, c. I, İstanbul, 1984, s. 286. www.İslâm-tr.org/konu/kufur-tek-millettir.9601/)

[7] Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmemekle ilgili ayet: Maide, 51; cihatla ilgili altmış civarındaki ayettin birkaçı: Bakara, 190, 194, 216; Al-i İmran 157, 195, 200; Tevbe, 20, 24; Fetih, 16;

[8] Bak: Nusret Çam, Aşk Dini, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2010.

[9] Bak: Nusret Çam, İslâmda Sanat Sanatta İslâm, Akçağ Yayınevi, Ankara, 2012, s. 56-84.

[10] Akın Karadeniz, Kur’ân’da Cihad-Kıtal Farkı ve İŞİD Terörü, https://dergipark.org.tr/download/article-file/138024. 13.06. 2019 günü saat 17.00’de görüldü.

[11] Bakınız: Tesniye Bap 20, 10-14¸ 17-19; Bap 11, 24-25; Yeremya Bap 51: 20-23; I. Samuel Bap 15, 3.

[12]  http://ahmetsaltik.net/tag/kuranda-cihad-kelimesi-ve-turevleri-41-yerde-geciyor/

[13] Yunus Macit, “Savaş Kuralları Açısından Hz. Peygamber’in Sünnetinde Doğal ve Fizikî Yapının Masuniyeti”,  https://dergipark.org.tr/download/article-file/52518, 15 Haziran 2019 saat 0.25’te görüldü.

[14]Ahmet Özel, “Cihad”, TDVİA, cilt  https://İslâmansiklopedisi.org.tr/cihad#1

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları