16.09.2021

Emine Işınsu ile mektup-mülakat

Yağmur Tunalı'nın Emine Işınsu Öksüz ile yaptığı bu mülakat, Aralık 1982'de Töre dergisinin 139. sayısında yayımlanmıştır.


 

 

YAĞMUR TUNALI: Canbaz romanının basılışını takip eden günlerde yapılacak bu mülakatın, böyle, mesafeler ötesine gönderilen sualler ve gelen cevaplar şeklinde olacağını nereden bilebilirdik? Kendimi hep baş başa konuşacağımız bir atmosfer için hazırlamıştım. O takdirde, çok farklı bir mülakat olacağını düşünürdüm. Mamafih, ben bu uzaklıktan, şu mülakatın muvaffakiyeti bakımından endişe duymuyorum. Endişe duymuyorum; çünkü sizin aynileşme melekenizi biliyorum.

EMİNE IŞINSU: Aynileşme melekesini bırakalım bir yana, mesafeyi düşünelim. Çünkü o da zaman gibi izafi bir kavram. Bilhassa yurt dışına çıktıktan sonra bunu çok iyi anladım ve kavradım. Şimdi meselâ seninle aramızda, benim Töre’deki masamın eni kadar bir mesafe anca var! Evet karşılıklı otu­ruyoruz, ellerimizde demli çaylarımız… Sen, her zamanki gibi efendi ve son derece saygılı, ben, doğrusu şu mülakattan ötürü, huzursuzum…

TUNALI: Bu mülakatın bir huzursuzluk sebebi olacağını düşünemezdim.

IŞINSU: Bunun sebebini ben de tam olarak bilemiyorum. Bir zaman var ki canım kendimden bahsetmek istemez oldu… Kendime dair diyecek­lerimi dedim, yeter artık… gibilerden bir duygu içindeyim. Genel olarak edebiyat üzerine ise, hiç konuşmak istemem, bilirsin. İşte romanlarım orta­da, diyorum; son kitabım, Canbaz. Beni onlardan gayri daha iyi kim ve ne anlatabilir?

TUNALI: Onlar mutlaka sizi anlatacaklar. Fakat, şu mülakat seviyesinde bir şeyler söylemek de lüzumlu görünüyor. Sizi, romanlarınızda tanımak, herhalde mümkün; fakat yine de, doğrudan doğruya sizden yola çıkalım: Bildiğim bir tarafınız var; siz biyografiye meraklısınız, bilhassa yazar biyog­rafilerine. Yâni demek istiyorum ki siz de onların eserlerini okumakla yetin­miyor, hususi hayatlarını merak ediyorsunuz.

IŞINSU: İyi bir sual. Evet, biyografi okurum, bu doğru. Ancak bunun sebebi; onların mizaçlarının, çeşitli meraklarının; ne bileyim, hayat tarz­larının ve hayat maceralarının, eserlerine ne denli tesiri olduğunu keşfedebilmektir. Belki kendi hâlimle diğerleri arasında bir mukayese yapmak is­tiyorum.

TUNALI: O halde, bize Işınsu’yu anlatın ki, onun eserleriyle ne derece­ye kadar ve nasıl aynileşmiş olduğunu, kendi ifadelerinin yardımıyla bir kere de biz tespit edelim.

IŞINSU: Pekâlâ, zaten seninle tartışmaya girilebilmez! Ya hemen “Peki…” der tasdik edersin, konu hakkında senin öz fikrini asla öğrenenle­yiz: yahut böyle inatlaşır, ısrar edersin, karşındaki “Peki…” demek zorunda kalır. Evet canım?

TUNALI: Bu konuşmamız, gerilerden bugüne bir plân içerisinde olsun istiyorum. Bu takdirde “Emine Işınsu, hangi çetin şartları aşarak bugüne gelmiştir?” sualinin cevabını arayanlara bir ışık yakılmış olacağı gibi, daha umumi olarak, bir sanatkârın çileli yolunda, gülleri ve dikenleri kendi ifa­deleriyle tanımış olacağız. Gerçi, bu ne derece mümkündür? Hiç şüphesiz, çok cüz’i olarak… Ama cüz’i de olsa, okuyucu ve edebiyat tarihi için son derece ehemmiyetlidir.

Evet aile muhitinizden, ilk gençliğinizden, ilk kalem denemelerinizden başlayalım. Neler hatırlıyorsunuz?

IŞINSU: Bir küçük kız hatırlıyorum sekiz dokuz yaşlarında, hayatında ilk defa bir kukla gösterisi seyretmiş, eve dönünce hemen bez bebekler di­kip bir sahne kurmuş, başlamış kendi oyunlarına… Bu oyunları mühimsemiyorum, herhangi bir çocuk muhayyilesinin uydurabileceği şeyler. Küçük kızın asıl merakı mühim. O, kuklalarını maddede küçük, manada büyük in­sancıklar olarak görüyor, onlara bir sahne arkası hayatı yaşatıyor. (Geçen yıllarda Ankara’da Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı seyredince, o yıllara döndüm.) Neyse, o küçük, bir de sabah akşam, kuklalarına can versin diye Allâh’a duâ etmekte. Onlar canlansınlar ki, kuklacı onların yaşayışlarını göz­leyebilsin; bir manada beraber yaşasınlar, bir manada onlara hâkim olabilsin, kaderlerini çizsin!.. Bu arada duasının gücünden onca emin ki, ne zaman canlanacaklar diye kuklalarını gözlerken, bazen de kırlarda dolaşıp, çiçekle­rin otların arasında, taşların altında bilhassa, “minik insan” avına çıkıyor!..

Kalem denemelerine gelince; ilkokuldan mezun olduğum yıl, “Minko’nun Hatıraları” diye bir çocuk romanı yazdım, bir köpeğin ağzından kendi macerası ve çevresindeki insanlar anlatılıyordu. Sonradan Eğitim Dergisi’nin çocuk sayfalarında tefrika edildiği için bu romancığı kayda değer buluyorum. Derken on beş on altı yaş ve şiir!.. Eh annem şairdir, lâf aramızda ben onun nesrini şiirine nazaran çok daha güçlü bulurum ama, edebiyat tarihine “şair” olarak geçti bir kez. Bir bak nasıl yazılıyor tarih!

Annemin şiirini tutayım veya tutmayayım, evimizde kesif bir şiir havası yaşadığım muhakkak. Bu yüzden olmalı, yazdığım ve içlerinde o ilk genç kızlık duygu ve düşüncelerini döktüğüm minik nesir parçacıklarına şiir, dedim… Dediler, beğendiler! İnanılacak gibi değil ama gerçek, ilk ve tek şiir kitabım “İki Nokta” üzerine çok methiye neşredildi. O zamanın şairlerinden, hikâyecilerinden ciddî teşvik gördüm (Şimdi pek çoğu Marksist olarak şöhret yaptığı için, isim vermiyo­rum, hani ideolojileri sanatlarına zemin oldu, destek verdi… diye). Evet onlardan methiyeler aldım. Eh, medih, kişiyi bir yere kadar cezbediyor tabiî.

TUNALI: İlk şiirinizin yayınlandığı zamanı hatırlıyor olmalısınız. Nasıl bir duyguydu o?

IŞINSU: İyi ki sordun bu suali; şimdi biraz farklı düşünüyorum onlar hakkında. Bir kere Japon şiirlerini, şu “Haiku” dediklerini andıran tarafları vardı. Haiku, hani içlerinde felsefe kırıntıları, hikmet ve çok samimi duygu çeşitlemeleri bulunanlar. Evet benim şiirim onlara benziyormuş. Dinle bak:

Zaman

Bir koca anahtar

Aç açabildiğin kadar

Yığınla kilit: Yığınla insan!

Gelirsin

Ta uzaklardan gelirsin

Ellerin üşümüştür

Yüreğimi veririm

Isınırsın

Gidersin

Ta uzaklara gidersin

Yüreğim sende kalır!

Bunlar aklımda kalanlar, şimdi söyle bakalım, sen ne diyorsun?

TUNALI: Bu mısralarda duyuş ve düşünüşün kanat çırpmak isteyişi var. Ama, şiir diyebilmek, zor herhalde. Değil mi? Geçelim. Ben -belki çok sübjektif bir kanaattir, ama- “Emine Işınsu, daha yirmi üçüncü yaşında yazdığı ‘Küçük Dünya’ ile büyüktü…” diyorum. Bu eserin Turizm Bakanlığı mükâfatını alınası -şüphesiz- manalıdır. Ancak, bu mükâfata ve peş peşe gelen yeni baskılara rağmen, eserin “beşerî” tarafını enine-boyuna tahlil edenler çıkmadı, ilk olması bakımından soruyorum: Yazan, bu eserine na­sıl bakmaktadır?

IŞINSU: Büyüklüğü bırak istersen, “iyi idi” de. Evet iyidir Küçük Dünya. Ancak onda, annemin üslûbunun tesiri altındayım. Bu açık seçik görünüyor. Birçok teferruatlı, ince ve bol sıfatlı tasvirler efendim, uzunca doğru düzgün cümleler falan, değil mi? Pek çok sanatçı ilk eserinde hatta eserlerinde bir başkasının tesiri altında kalabilir, eh beni de en yakınım et­kilemiş.

TUNALI: Şeyh Gâlib’in “Esrânnı mesneviden aldım / Çaldımsa da mîrî malı çaldım” deyişi gibi.

IŞINSU: Tabii, affedilmeyecek kusur değil! Yine de sırf bu yüzden fazla benimseyemiyorum Küçük Dünya’yı.

Beşerî tarafına gelince… Evet, Nur üzerinde düşünmek, onu anlamaya çalışmak lâzım. Kökünden, alıştığı ortamdan kopartılıp, tam anlamıyla bir yabancı dünyaya, yabancı insanların arasına bırakılıveren bir kır çiçeği gibi kız, nazlı, narin; realiteden devamlı kaçan, bu yüzden her gerçeği bir masal havasında izah etmeye, öylece yaşamaya mütemayil. Urfa’yı onun gözleriyle, bir masal şehri olarak tanıyoruz. Ve Murat, Nur’un karşısında elbet onu ko­ruyacak, gözetecek “güç” tür, “emniyet sembolü”dür. Bilhassa dikkat çekmek isterim: Küçük Dünya’da Fransızların meşhur üçgeni; koca, kan, sevgili üç­lüsü yoktur. Dediğim gibi Murat bir “sevgili” değil, “bir sevgili güç” tür.

Bana göre, diğer bir mühim husus da Nur’un davranışlarıdır; bilindiği gibi Nur ana baskısından, annesinin kendisine hazırladığı dünyadan kaçmak için evlenmiştir; onu kınar; fakat, görüp tanıdığı en mühim tutum da, ana tahak­kümüdür! Ananın çocuğa hazırladığı hayat tarzıdır: Bu yüzden daha hâmiley­ken, o da, hiç farkında olmadan anasının yolunda yürümeye başlar ve doğa­cak bebeği için, tamamıyla kendi arzuları doğrultusunda bir dünya kurmaya başlar… Ebeveynle çocuk arasında müşahede ettiğim iki önemli münasebetten biri budur; İkincisini ise “Canbaz’ın Gülnaz’ında gördük; Gülnaz da annesinin terbiye tarzından memnun olmadığı için, kendi kızma o terbiye tarzının tam aksini uygulamaya kalkar.

İki tutum da uçlarda dolaşıyor; dengesiz, fakat çevremize şöyle bakınca bu iki misali ne çok görüyoruz! İki tarz da güven sağlamıyor yeni yetmelere, onlara yardımcı olmuyor; tedirgin, küçüklük kompleksine kapılmış, sendeleyen ruhlar geliştiriyor. Mamafih şuurlu, düşünen ve çözüm arayan bir kafa, bu gidişe, “dur” diyebilir. Nitekim Gülnaz yaptı bunu. Evet, biz Küçük Dünya’ya dair konuşuyorduk. Yazalı ve okuyalı çok seneler geçti; hatırladığım kadarı ile zikrettiğim o ikisi, kitap hakkında konuşanların gözünden kaçmış bulunan mühim noktalardır.

TUNALI: Söz Canbaz’dan açılmışken…

IŞINSU: Evet, hatırlatayım, daha senin bu konudaki düşüncelerini öğ­renemedim! (X) Her neyse, bazı aziz dostlardan mektup aldım, iki de yazı çıktı hakkında. (Şimdi bugünün tarihini kaydetmeliyim; bugün 31 Mayıs 1982, Suudi Arabistan’da bulunuyorum.) Gerçi romanın “fırtınalar koparacağı”na dair bir iddiam yoktu ama, doğrusu ilgiyi az buldum. Acaba korkunç tashih hatalarıyla çıkmış olduğundan dolayı mı? Öyle birçok yerden parag­raflar, cümleler uçup gitmiş; bazı kelimelerin yanlış yazılışı yüzünden, cüm­leler bozuk ve düşük olmuş ve bazı yerlerde diyaloglar karışmış…

Fakat her şeye rağmen, “her insan canbazdır” diye kendimce mühim bir iddia ile çıkı­yorum ortaya ve bizim öz öğretimizden, Zen Budizm’e, modern psikolojiye kadar uzanıp aralarında ilgi kurmaya çalışıyorum; çünkü, hepsi “kendini bil, kendine dön” demekte; hepsi “her dem yeni doğarız” demekte; Hacı Bayram Velîler, Bilge Kağanlar Yunuslar, Zen Budist’ler ve modern psiko­loglar (en büyüklerinden biri olan Fromm’u aldım, biliyorsun.) üç aşağı beş yukarı yan yana durmaktalar ve “insan”a, “iki dünya”daki saadetin manasını vermeye çalışmaktalar. Onları “hikmet”e ve “hakikat”e dâvet etmekte­ler.

Son devirler Türk insanı da, Anadolu’nun Ankara’ya, Ankara’nın Avrupa’ya uzattığı köprüler üzerinde, yalnız, çaresiz ve şaşkın, canbazlıkta bir tatmin arayarak yaşamakta… Belki diyeceksin ki, «Ama Ablacığım, iyi verememişsin, sendika olayları ile boğulmuş roman…» E yavrum söyleyin, onu söyleyin. Ben de göreyim zayıf taraflarımı…

Bir de, arkadaşım sormuş; belki açıkça sormayanların kafalarında da vardır bu sual… Mehmet, niçin İlhan’ın derneğine girmedi?… Yeni Düşünce’de kitabı tanıtan O. Avcıoğlu, “Mehmet mizacı dolayısıyla…” diyor… Yanlış. Töre’de Bilge Ercilasun, bu sualin cevabını dolaylı olarak veriyor: O (yazar) anlayışlı, yapıcı, hoşgörülü, yeniye ve gelişmeye açık, son derece bil­gili bir milliyetçilikten yanadır.” Mehmet’de “bilgili”den gayrı bütün sıfatlar mevcut; ancak, teklif aldığı günlerde daha Millet’ini tanımıyor Mehmet, bil­miyor… bu yüzden dernekte sürü psikolojisine kapılıp sürüklenmekten kor­kuyor. Mehmet herhangi bir milliyetçi dernekte “sürüden biri” olabilir; hiz­mete gönüllüdür ama ne yaptığının, nereye gittiğinin şuurunda olan biri!.. O günlerde kendine hu bakımdan güvenemediği için, İlhan’ın teklifini redde­diyor. Sonra da İlhan’ın “Nerede, anların hangi birinde hata yaptım?” diye düşünmesi manidardır. Neyse, Canbaz hakkında bugün bu kadar konuşmak yeter. Konuyu değiştirelim.

TUNALI: O halde bir önceki cevabınızla ilgili bir sual; annenizin üslubu için “uzunca doğru düzgün cümleler…” dediniz ve biliyoruz sizin üslûbunuz annenizinkine benzemiyor, yâni şimdi biz, “E. Işınsu doğru düzgün cümle yapamaz!” diye bir hükme mi varalım, bu bir itiraf mı?

IŞINSU: Hay çocuk sen çok yaşa! Evet, doğru düzgün cümle yapa­mam ben, kırık dökük cümle yaparım! “Doğru düzgün”den kasdim; “yazı cümleleri.” Halbuki benimkiler, romancı anlatırken dâhi, “günlük konuş­ma cümleleridir.” Yazar olduğumu aklıma dahi getirmeden, hissetmeden ve her türlü edebî süsten, oyundan, iç bayıltıcı tasvirlerden uzak, hani şöyle ger­çek hayat gibi, yaşadığımız gibi., yazıvermek. Bu yüzden, kırık dökük! Anla­tabildim mi?

TUNALI: Küçük Dünya’dan sonra, esir Türkler mevzuunu seçiyorsunuz. Bu tavır, son romanınız Canbaz’a kadar devam ediyor. Arada, istisna olarak Sancı da var tabiî. Esîr Türkler mevzuunu seçmeniz, şahsiyetinizi kuran psikolojik unsurlarla alâkası yanında, “Türklüğün mukadderatı” üzerinde düşünmeniz ve düşündürmek istemenizle de izah edilebilir mi?

IŞINSU: Pek tabiî değil mi?.. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha şuurumda ve eminim şuur altında kıvranıp duran endişe ne? Muhakkak ki Türklüğün kaderi.

TUNALI: Sizin için, ideolojik yazıyor diyenler ve bu açıdan tenkit edenler oldu.

IŞINSU: Geç Allah’ını seversen! Nanca mühimsiyoruz o lâfları eden­leri?.. Hani Marksistler sırf ideolojilerini empoze etmek için yazıyorlar, sa­nat endişesi taşımıyorlar… diye tenkit ediliyorlar, hoş karşılanmıyorlar ya, Marksist olmadıkları hâlde, bir nevî onların aksi hâline gelmiş kafalar da, Marksist olmayan taraftan bir eş-değer uydurma hevesindeler; bu kafaların icadı olabilir o sözler, bir.

İkincisi bu sözleri bizzat Marksistler beni yıprat­mak için ortaya atmış ve yaymış olabilirler… Bir takım insan var, biliyorsun; onlar, hiç düşünmeden, kafalarını çalıştırmak zahmetine katlanmadan işit­tiklerini tekrarlarlar… Onların sözleri olabilir. Nereden geliyorsa gelsin, mü­him değil. Romancılığımdan önce insanım ve pek tabiî insan olarak bir ta­kım değer hükümlerim var. Romanlarıma bu değer hükümleri aksetmeye­cek de, ne edecek acaba?.. Slogan atmak başka, slogan atanları anlatmak başka. Bunu ayırabilmek onca zor mu?

TUNALI: Yazarlığınızda tiyatro ve roman, bir müddet beraber yürüyor. Sonra, bir roman saltanatı var. Halbuki, tiyatroya ne kadar düşkün olduğunuzu bili­yoruz. İlk mükâfatı roman dalında aldınız; ama, tiyatroda da mükâfat alacak kadar başarılı idiniz. (Bir Yürek Satıldı, TRT Radyofonik oyun mükâfatı).

IŞINSU: Evet, Bir Yürek Satıldı, başarılı bir oyundur. Fakat, asla bir daha oyun yazmak istemem! Bak, ben yazarlığımda son derece bencilim. Ese­rimi; yönetmen, oyuncular, müzisyen, hatta dekoratörle paylaşmak istemi­yorum. Çünkü onlar da sanatçıdır ve haklarıdır, benim olan bir esere kendi sanal yorumlarını ekleyeceklerdir. Onları asla kınamıyorum, fakat ben oyun yazmak istemiyorum. “Bir Yürek Satıldı” televizyon filmi hâline getirilirken çektiğim sancıları biliyorsun. Romanda okuyucu ile karşı karşıyayım, ruhum onlara açık ve sade bir şekilde sunuyorum. Okuyucu, romanı çok yanlış bir şekilde değerlendirse bile, sadece “benim” olanı değerlendiriyordur. Başka sanatçıların açılarından bakmıyordur. Bu, son derece mühim benîm için.

TUNALI: Bu noktada, yazmak üzerine biraz konuşalım… Malum, Sait Faik, bir hikâyesinde “Yazmasam Çıldıracaktım.” der. Herhalde, bu cümlede ifade edilen, yazmadan duramamak hâli, yazma alışkanlığının kazanılmasından da öncelere dayanır. Yâni, şair yahut naşir, yazmadan önce söyleyecek sözü olan kimsedir; hayatı, insanı, tabiatı… hülasa hilkati yorumlamak ihtiyacındadır. Bu cümlelerdeki hükümlere iştirak eder misiniz? Veya sualimin çerçevesini genişleteyim: İnsan niçin yazar… yahut siz niçin yazıyorsunuz?

IŞINSU: İnsan niçin yazar? Belki konuşmayı beceremediği için! Mamafih pek çok iyi yazarın sohbetine, doyum olmadığı söylenir, Yahya Kemal meselâ… Benim için “sohbet adamı” olmak, olabilmek mevzu bahis değil… Evet, belki pek çok kimsenin dudaklarında alaycı tebessümler uçuşmasına sebep oldum: çünkü birkaç defa söyledim, «her insanın dünyaya bir vazife ile gönderildiğine inanıyorum. Eğer farkına varırlarsa -ki insan olan onun peşinde      olacaktır- bu vazife onların yaşama sebebi oluyor. Benim yaşama sebebim ise; yazmak değil bak, roman yazmak!.. Çünkü bütün ilgim “insan” üzerine teksif edilmiş: İnsanı çeşitli sosyal şartlarda, çeşitli ruh halleriyle tanımaya ve çözmeye çalışıyorum. Eğer sâdece “yazmak” olsaydı, bel­ki ukalalık falan demez, genel olarak edebiyat üzerine konuşur, hatta münekkidliğe bile cesaret edebilirdim!

TUNALI: Tarık Buğra, “yazmak bir hipnoz hâli mi ne?” diyordu. Düşündüm ki bu söz, sizin yazarlığınızı ne güzel ifade ediyor!

IŞINSU: Evet, her halde. Ancak dışarda bir yöneticisi olmayan hipnoz hâli. Operatör mü deniliyor, kişiyi hipnoza sokana? Her neyse. Yunus; “Bir ben vardır bende benden içerü…” diyor. İçerdeki “ben”in dışardakine hâ­kim olması, onu hemen bütün dış alâkalardan ayırması… işte bu hâl bir çeşit operatörsüz hipnoz hâli. Değerli Buğra’ya katılıyorum.

TUNALI: Çiçekler Büyür üzerinde konuşurken, “Her eserim, alnımda beliren bir çizgidir. Halbuki, insanlar -özellikle kadınlar- bu çizgileri sevmezler… ben, bunları seviyorum!” demiştiniz. Bu çileyi nasıl anlatmalı?

IŞINSU: Bu çile anlatılabilmez, yaşanır. Hani derinlere dalmış mutasavvıflar, yaşadıkları halleri bir türlü izah edemezler, etmeye çalışsalar bile, karşıdaki asla anlamazmış… bunun gibi… yâhut daha basitçe, bizim Anadoluluya elektriğin ne olduğunu sormuşlar: “Ne idüğü, ne ettüğünden bellüdür.” diye cevap vermiş!.. Fakat bu çileyi sevdiğim muhakkak, başka türlü hayata ve insanlara katlanabilmem kolay olmazdı. Maneviyata sığındığım zamanları ayırırsak, maddî zeminde hemen bütün sıkıntı, endişe ve dertlerimi ancak yazarken, unutabiliyorum. Bunun karşılığı ise, alnımdaki çizgiler… Gereğin­den fazla ödediğimi sanmıyorum.

TUNALI: Zannediyorum, iki kelime sizin için çok mühim: “esaret” ve “hüzün”. Bu iki kelimeyi, eserlerinize hâkim iki duygu ve düşünce unsuru ola­rak kabul etmek mümkün müdür? Bir nevi iskelet veya can…

IŞINSU: Öyle mi diyorsun?.. Bence, eserlerimin iskeleti “insan”dır. Esaret ve hüzün… evet, kendi mizacımdan kaynaklanan iki hâl. Maddi-manevi esaretin hiç bir türlüsüne katlanamıyorum. Cümle mahlukatın eşrefi olan “insan”a yakışagelmemeli, esir olmak veya esirlere sahip olmak! Fakat, ne acıdır ki çoğu kere, kişi bizzat kendisi, manevi, esaretinin yapıcısı oluyor. “Tutsak”ın sonlarına doğru bu konuya temas etmiştim, ayrıca hemen bütün romanlarımda az çok dokundum bu meseleye… Her türlü düşünceye, fikre açık, fakat tümünü kendi sağlam, sağlıklı mantığından, duygularından geçirerek, öz hükmünü veremeyenler de bir manada esirdir bence. Bence, hoş­görüsü olmayanlar da esirdir!.. Denizden bahsedelim; koca dalgalar şahlanıp gelir, kayalara çarpar… kırılır, dağılır. Kayalar, denizin hürriyetinin maddî sınırlarıdır. Bu hâlden rahatsız olurdum… Şimdi Basra Körfezi’nin bir ko­yunda yaşıyoruz; canım, denizi görmek bile istemiyor, onda hiç dalga yok, her zaman sakin ve durgun. Yâni hürriyeti için, mücadeleden bile yoksun.

Bu daha kötü! Hüzün… a canım, kişi benim yaşımda ve Türk olursa, milleti ve vatanı için, daimi bir hüznü yaşamaması mümkün mü?

TUNALI: Yazdıklarınızın sizi ne derece tatmin edebildiğini sorsam?.. Çünkü, bir bakıma, yazacaklarınızın da bu tatmin veya tatminsizlik çizgisiyle doğru­dan alâkası var.

IŞINSU: Bilirsin, hep söylerim: Son yazdığım bir evvelkinden iyi, bir sonrakinden kötü olmazsa, romancılığı bırakırım, diye. Artık tatmin üzerine lâf etmeyeyim. Ha, yalnız şu iyilik ve kötülük yalnız bana ait değer hükmüdür, kendi kararımdır. Yoksa okuyucular ve münekkidler arasında değişik değerlendirmelere elbet rastlanır, olağandır. Fakat onlar, benim kararımı et­kilemez.

TUNALI: İçinizde, yazılacağı zamanı hasretle bekleyen —yâni sizin beklediği­niz— bir roman var mı? Galiba, bu sualle, bir sırrı ifşa etmenizi bekliyorum.

IŞINSU: Elbette, bir değil iki roman var. Burada, Türkiye’dekinden çok değişik şartlar içinde yaşadığım için, maalesef yazamadım. Mamafih bu, belki satıhta bir mazeret. Aslında her romanın bir yazılma saati ve vakti var. O an gelince, şarta şurta bakılmadan, yazılıyor. Bu iki romanın konuları hakkında konuşup, sırları ifşa etmek istemiyorum.

TUNALI: Hususi hayâlınızın “hususilik” vasfının mahfuz kalması elbette size ait bir hak. Fakat, okuyucu, evindeki Işınsu’yu, yakın çevresi, münasebetleri, alışkanlıkları, beğendikleri ve beğenmedikleriyle de tanımak isteyecektir.

IŞINSU: Yoo Yağmur, bundan söz etmeyi hakikaten canım istemiyor, işte Allah’ın izniyle bir ben varım ve roman yazmayı yaşama sebebim bellemişim. Gerisi lâf-ü güzaf! Sen tanırsın Işınsu’yu, yakın çevresi, beğendikleri, hususiyetleri ile. İçinden geliyorsa, olur sen yaz bunları, hususilik şartı mah­fuz kalmak şartı ile!

TUNALI: Sözün sonunu, pek umumi bir bahse ayıralım… ve Peyami Safa’nın ilk defa yeni bir elbise giymek heyecanıyla terziye gidip gelmesi ve fakat bir türlü elbisenin bitmeyişi üzerine, aralarında geçen konuşmayı filozofik bir tarzda bağlayan terzinin cevabını hatırlatabilecek bir sual, sorayım: Dünya nereye gidiyor? Veya bu gidişi beğeniyor musunuz?

IŞINSU: Peyami Safa’nın tezini veya terzinin cevabım bilmiyorum. Fakat bana, “Dünya nereye gidiyor?” diye sorulur mu? Hangi sosyoloji dok­torama yahut siyasi hükümlerime göre cevap vereyim? Hiç birine sahip de­ğilim!.. Dünya Vega Yıldızı’na doğru gidiyormuş, İskender öyle söylüyor!.. Fakat nereye giderse gitsin, üzerinde yaşayan pek çok millet kendi öz tarihine ve kültürüne pek sağlam, pek titiz ve kıskanç bir şekilde bağlı olarak, tâbi oluyor bu gidişe. Bunu yaz aylarında Avrupa’da edindiğim tecrübelerime dayanarak ve burada Filipinlisinden Amerikalısına, İspanyol’undan Japon’una, Yunanlısına, Çinlisine kadar tanıdığım insanlara bakarak söylü­yorum. Ya bizim millet, diyeceksin. Açtırma kutuyu; kuzum, canım!

 

 

 

Yazar

Yağmur Tunalı

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.