Hazarlar’ın tarihsel serüveni ve ‘Son Hazaryalı’ romanı üzerine bir değerlendirme – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______12.03.2019_______

Hazarlar’ın tarihsel serüveni ve ‘Son Hazaryalı’ romanı üzerine bir değerlendirme

Umut Berhan Şen
Hazar Devlet Bayrağı

Tarihte sisler arasında kaybolan ya da gerekli önem ve değerin verilmediği pek çok olgu, olay, kurum, teşkilat ve medeniyetler bulunmaktadır. Bu değerlendirmemde bunlar içerisinde yeterli önem ve ilginin verilmediğini düşündüğüm büyük bir Türk topluluğuna değinmek istiyorum; Hazarlar.

Konuyla ilgili girizgaha en eski ve temel kaynaklardan biriyle başlayalım:

9. yüzyılın başlarında yaşamış Bizanslı tarihçi Theophanes, Chronographia başlıklı kitabında Hazarlar’dan bahsederken “Doğu Türkleri” tanımını kullanmıştır. Genel olarak kabul edildiği üzere Bizanslı yazarlar bu tip terimleri çift olarak (doğu ile batı, kuzey ile güney gibi) kullanmıştır; dolayısıyla “Doğu Türkleri”ne karşılık “Batı Türkleri” vardır; sonuncusu erken devir Macarlarını belirtmek üzere kullanılmıştır. Bizanslı vakanüvislerin 9. yüzyılın başında Macarları Türk olarak adlandırmaları da bu yüzdendir. Theophanes, Hazarları “Doğu Türkleri” olarak zikretmiş; üzerine bilgisi varmış gibi Hazarların batısında yaşayan bir halkı ayrıca Türk olarak belirtmiştir.

Doğu’da Hazar Denizinden batıda Tuna nehrine kadar uzanan, Altay bozkırlarının bir nevi devamı niteliğindeki Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlar (Güney Rusya Bozkırları) tarih öncesi ve tarihi devirlerde birçok kültüre ve kavme ev sahipliği yapmıştır. Bu bozkırın Orta Çağdaki ev sahipleri ise hiç kuşkusuz tarihin her devrinde kendini gösteren ve büyük siyasi organizmalar ve teşkilatlar kuran HAZAR TÜRKLERİ’dir. Azerbaycan Türklüğü ve Azerbaycan Türkçesinin şekillenmesinde Hazarların çok önemli rolü olmuştur. 8.-9. Yüzyıllarda Hazar-Arap savaşlarının çoğu Azerbaycan topraklarında vuku bulmuştur. Sonuçta Hazarların bir kısmı mecburen Azerbaycan’da yerleşmiştir. Bugün Azerbaycan’da Hazardağ (Füzuli), Hazaryurd (Ordubad), yer isimleri Hazarlardan kalmadır.  Mesela, Azerbaycan’ın milli kahramanlarından, büyük devlet ve fikir adamı Ebülfez Elçibey ‘İbn El-Esir Hazarlar Hakkında’ adlı çalışmasında Hazarların geçmişini ele almıştır. Elçibey, bu önemli ve pek bilinmeyen çalışmasında Hazarlar hakkında oldukça önemli ve özgün tespitlerde bulunmaktadır.[1]

Hazarlar’ın etnik kökeni hakkında kesin bir kanıt olmamakla beraber bu konuda araştırma yapmış bazı SSCB’li tarihçilere göre, Kuzey Kafkasya’nın yerli halklarından biridir. D. M. Dunlop ve P. B. Golden adlı araştırmacılarsa Hazarların, Uygur soyundan geldiğini kabul etmektedirler. Fransız araştırmacı tarihçi René Grousset ise, Hazarlar’ın Rouran Kağanlığı’nın iktidarlarının Göktürkler tarafından ele geçirilmesi sonucunda batıya göç eden Türki halklardan biri olduğunu öne sürmektedir. El-Mesûdî’ye göre, Hazarlar, Sabar Türkleri’nin devamıdır ve “Hazar” adıyla Bizanslı ile İranlılar tarafından tanınmışlardır, fakat aynı zamanda “Türk” olarak da anılmışlardır. D. M. Dunlop, Çin kaynaklarında “T’uküe Ho-sa-K’o-sa” adı ile zikredildiğini ortaya çıkarmışsa da Peter Golden, Hazarlar ile Uygurlar arasında bir bağlantı kurmanın mümkün olmadığını ve gerçek bağlantının Ogurlar arasında var olduğunu belirterek Dunlop’a karşı çıkmıştır. Bazı bilim adamlarına göre “Hazar” adı “gezgin” anlamına gelen-kaz kökü ve “adam” anlamına gelen er ekinden türetilmiştir. Eski Rus kayıtlarında Hazarlar “Beyaz Ugriler”, Macarlar da “Kara Ugriler” olarak anılmaktaydı. Yunan tarihçi Theophanes kayıtlarında, Hazarları “doğudan gelen Türkler” olarak ifade eder. Hazarca’nın, eski Türk dili ve Uygurca’nın etkisinde kalmış, Hunca ve Bugarca gibi Türk lehçelerinin Oğur öbeğine bağlı bir lehçe olduğu görüşünde birleşen araştırmacılar da vardır. Hazarların çağdaşı olan Arap seyyah ve coğrafyacı İbn Havkal ve İstahrî, Hazar ismini; ne bir milletin, ne de bir halkın ismi olduğunu belirtip sadece başkenti İtil olan ülkeye verilen isim olarak nitelemişlerdir.[2]

Hazar Hakanlığı’nın teşekkülünden sonra Hazar coğrafyasında barışın sağlanması, ulaşımı artırmış, dolayısıyla çeşitli etnik unsurların da kaynaştığı bir ülke haline gelmişti.  Dolayısıyla oluşan bu yeni sosyal ortamda çeşitli inançların bir arada görülmesi de olağan bir durumdur.

Hazar Dili hakkında : Türkçe’nin Oghur grubuna mensup Hazarca’nın gruptaki diğer diller olan Eski Bulgarca ve halen yaşayan tek örneği olan, iki milyon insanın konuştuğu Çuvaşça’ya benzediği düşünülüyor. Önceleri runik Türk harfleri kullanan Hazarlar Yahudiliği kabul ettikten sonra İbrani alfabesini kullanmaya başladılar. Bulunabilen orijinal Hazar belgeleri İbranice yazılmıştır. (Schechter Mektubu, Kral Joseph’in Cevabı ve Kiev Mektubu) Kiev Mektubu’nda İbranice yazıların altındaki tek Hazarca sözcük runik harflerle yazılmıştır: ‘Okurüm’ yani okudum anlamına gelir. [3]   İbranice hem Kırım’da yerleşik eski Yahudiler’den hem de göçlerle yeni gelenlerden öğrenilmişti. Ayrıca İbranice öğrenen Hıristiyanlar da vardı ve bu sayede ş harfi İbranice’den Rusça’ya geçmişti.  [4]

Son Hazaryalı adlı tarihi romanın yazarı Cahit Ülkü, Arthur Koestler’ın “Kayıp Kabile” ya da “13. Kabile” adlı eserinde ortaya attığı tezden yola çıkarak, bu romanı kaleme almıştır. Koestler’in, Batı’dan ve Kuzey’den Hristiyanlar’ın ve Doğu’dan, Güney’den Müslüman Araplar’ın hücumlarının ve baskılarının arasına sıkışan Türk Hazar İmparatorluğu’nun Museviliği kabul edişini ve daha sonra yıkılışını, dağılışını, Hazar Türkleri’nin Avrupa başta olmak üzere dünyaya dağılışını ve “Kayıp 13. Kabile’nin Hazarya’lılar olduğunu” anlatan tezi, Batı ve özellikle musevi dünyasında fırtınalar koparırken, Türk dünyasında “sanki ortaya atılmamış” gibi, görmezden, duymazdan gelinmişti. İşte Cahit Ülkü,”Son Hazaryalı’da’’, tezi,  Koestler’in bıraktığı yerden alıyor ve Hazarya-Polonya-Portekiz-İstanbul dörtgeninde sağlam bir kurgu ile “Hazaryalıların ne olduğunu” ifad ediyor. Cahit Ülkü’nün romanında Koestler’in tezinin ışığı altında Yahudilikle Museviliğin, Seferad’larla ve Eşkinaz’ların arasındaki farklılığı okuyor ve sağlıklı bir mukayese yapabiliyoruz. Cahit Ülkü, kitabının son sözünde, ne demiş bir bakalım:

“…Elinizdeki eserin akıbetini merak etmekten kendimi alamıyorum. O da yıllar boyunca bir köşede unutulacak mı; yoksa ondaki tezleri destekleyen, akıl ve mantık dışı olduğunu kanıtlayan, eksiklerini gösterip tamamlayan düzeyli eleştirileri, araştırmaları, spekülasyonları tetikleyecek mi? Hep birlikte göreceğiz.”

Son Hazaryalı romanı, hem tarihi bambaşka bir açıdan okuyup, değerlendirme yapmamıza neden oluyor; hem de farklı zihin jimnastikleri ve tarih tartışmaları yapılmasına olanak sağlıyor. Romandaki tarihsel serüven şu şekilde ilerliyor:

‘Son Hazaryalı’ bir nevi tarih tezi gibi bir roman. Romanın baş kahramanlarından olan Hürrem (Roksalana) Hazarya kalıntılarında doğmuş bir  Musevi Türk kızıdır. Hazarlar darmadağın olunca, Roksalana’nın da sevgilisi İspanya’ya kaçar. Roksalana da esir olarak İstanbul’a satılır. Saraya sızmayı ve  Kanuni’nin gözüne girmeyi başarır. Artık sıra Osmanlı’nın başına bir Hazaryalı kanı taşıyan birini geçirmeye gelmiştir. Nihayetinde tarihe  2. Selim (ya da Sarı Selim) olarak geçen geçen şehzade doğar. 2. Selim’in tahta geçmesi için, önündeki engellerin kalkması gerekir. Hürrem Kanuni’nin önceki karısından olma, halkın ve askerin çok sevdiği Şehzade Mustafa’nın idam fermanını Kanuni’den almayı başarır. Zaten Hürrem’in en büyük oğlu Mehmed çok genç yaşta vefat etmiştir. Selim’e olan düşkünlüğü nedeniyle, kendi doğurduğu Şehzade Beyazıt’ın bile idamına seyirci kalır.  Sonunda 2. Selim tahta çıkar.

Bu romanda işlenen Hazaryalılaştırma tezi kapsamında; Hürrem Sultan’dan başlayarak, Tiberya’nın[5] Sultan Süleyman tarafından Museviler’e cüzi bir rakam karşılığında kiralanması; Sultan 2. Selim’in annesinin misyonunu yürütmek amacıyla Kıbrıs’ı bir Hazar krallığına dönüştürmek amacıyla fethetmeye karar vermesi gibi tarihi olaylar da, merkezdeki tezi destekleyici bir yorumla aktarılıyor.  Romanda sadece 2. Selim değil; annesi Hürrem Sultan, babası Sultan Süleyman, kız kardeşi Mihrimah Sultan, onun kocası ve Hürrem Sultan’ın en büyük maşası olan Rüstem Paşa, Hürrem’in kendi elleriyle yetiştirip oğluna sunduğu yine Hazaryalı bir Musevi Türk kızı olan Nurbanu Sultan, Selim’in veziri Sokollu Mehmet Paşa ile özellikle şehzadeler Mustafa ve Bayezid de bu tarihi romanda hiç bilinmeyen özellikleriyle tasvir ediliyor. Klasik Çağ Osmanlı tarihinde şairliği ve şaraba olan ilgisiyle tanıtılan ve tarihteki sefere hiç çıkmayıp İstanbul’da kalan ilk padişah olma özelliğini de taşıyan 2. Selim’in ise aslında önemi geç kavranan bir strateji dehası olduğu, denizlerin gelecekteki önemini İngilizler’den 250 yıl önce anladığı ve bu nedenle Süveyş Kanalı’nın açılmasına ilk olarak onun teşebbüs ettiği tezi de yine Cahit Ülkü tarafından öne sürülmektedir.

Yine Cahit Ülkü’den bu konuda bir anekdot aktarıyorum:

Son Hazaryalı, Arthur Koestler’in tezine katkı ötesinde güç kazandırmıştır. Örneğin, Aşkenazların kökeni, Yahudi-Musevî kavramları arasındaki fark, Aşkenazlardaki Şamanist izler, Son Hazaryalı’ya özgü kanıtlardır.”[6]

Hazar medeniyetinin menşei 

Konuyla ilgili muhtelif kaynaklara göre Göktürk, bazı kaynaklara göre Rus veya İbranî yazısı kullandıkları söylenen Hazarlardan günümüze kadar, ancak iki adet yazılı belge kaldı. Bunlardan birisi, Hazar hakanı Yusuf bin Harun tarafından, Endülüslü Musevî devlet ve bilim adamı Hasday bin İshak bin Şaprût’a gönderilen mektuptur (960). Öteki ise bilinmeyen Hazarlı bir Musevî tarafından, hakan Yusuf zamanında (931-965) yazılan bir mektubun, Mısır’da Keniset-el-Şâmi’de bulunan parçalarıdır. Birinci mektupta, hakan Yusuf, şeceresini saymakta, Musevî dinine girmekle ilgili bilgiler vermektedir. Mektupta ayrıca, Hazar ülkesinde yaşayan boyları, bunların yaşayış tarzını anlatan cümleler vardır. Mektuptan anlaşıldığına göre Hazarlar, yarı göçebe, yarı şehir hayatı yaşarlardı. Ayrıca, bu bilgileri bazı Arap kaynakları da doğrular. Genellikle yazın çadırlarda, kışın şehirlerde oturuyorlardı. En ünlü şehirleri, Etil, Saksın, Belencer, Sarkil ve Semender’di. Başkent Etil’in, İdil ırmağı kıyısında kurulduğu sanılır. Şehrin batı kesimine Etil (Sarığşın da denir), doğu kısmına Hazarân (Hanbalığ da denir) deniliyordu. Irmağın ortasında, şehrin iki yakasına dubalı köprülerle bağlı bir ada vardı.

Şehrin batı bölümü, doğu bölümüne göre daha genişti. Burada hakanın tuğladan yapılmış sarayı vardı. Şehrin uzunluğu 25 km idi ve dört kapılı bir surla çevrilmişti. Şehir, dağınıktı. Evler, Türklerin derme evleri (hargâh, büyük çadır da denir) denen, ağaçtan yapılmış ve üstleri keçe ile örtülü türdendi. Onlar, bu evlere odâde adını veriyorlardı. Pek azı kerpiçten yapılırdı. Hakandan başka hiç kimse tuğla ev yapamazdı. Şehirde ayrıca çarşı ve hamamlar vardı. Sarkil şehrinde yapılan son kazılardan, şehrin dikdörtgen biçimli; ev yapımında kullanılan tuğlaların, Asya kaynaklı olduğu anlaşıldı.

Hazar hakanları, savaşlarda, odâde denilen, çadırlı bir arabaya binerlerdi. Arabanın her tarafı halılarla döşenir, üzerinde sırmalarla örtülü bir kubbe yükselirdi. Kubbenin üstünde, altından yapılmış bir armut bulunurdu. Gelinlerin çeyiz arabaları da, hakanın savaş arabasını andırırdı. Bu arabaların on tanesinin kapıları altın ve gümüş levhalarla kaplı olurdu. Arkadan gelen 20 araba ile her türlü çeyiz eşyası, altın ve gümüş kaplar taşınırdı. Hazarlar, ölülerini suya atarlardı.  Bazı söylentilere göre sonraları, ölüleri yakmağa başladılar. Bir hakan öldüğünde her birinde birer kabir bulunan 20 odalı bir ev yapılırdı. Kabirler, ufalanmış taş tozu ile döşenir, içine kireç veya mine konulurdu. Gömme işi bittikten sonra, hakanı gömenler de öldürülerek, öteki odalara gömülürlerdi. Bu iş, hakanın hangi odaya gömüldüğünün bilinmemesi için yapılırdı. Bu geleneğin, Hunlarda da sürdürüldüğünü gösteren belgeler vardır. Hakanın kabir odası, baştan başa, altınla işlenmiş kumaşla örtülür; bütün işler bittikten sonra suyun altında kalacak şekilde, nehrin suyu kabir eve boşaltılır ve yapı iyice su altında kalır; böylelikle artık, hakanın cesedine insan, şeytan, kurt ve böceklerin zarar veremeyeceğine inanılırdı. Hazar hakanlarından hiçbirinin mezarının bulunamayışı, kendilerinin bu gömme geleneği yüzündendir.

Hazar İmparatorluğu ile müttefiklik ilişkisi en uzun olan devlet, Doğu Roma İmparatorluğudur. İyi ilişkiler, II. Justinianos dönemi hariç 9. yüzyılın sonuna kadar devam etmiş; bu yüzyılın sonunda yerini düşmanlığa bırakmıştır. Doğu Roma  İmparatorluğu, Kerson Kentine ulaşan yolları Peçenek ve Rus saldırılarından koruyamayan Hazar Hakanlığına  arşı düşmanca bir hal almıştır. Artık Doğu Roma Hazarların yıkılmasını amaçlayarak, Ruslar ve Peçeneklerle müttefiklik ilişkileri kurmaya başlamıştır. Hazar Hakanlığı yıkıldıktan sonra Doğu Roma, bölgeyle ilgili isteklerine ulaşamamıştır. Bugün şu gerçeği rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Hazar İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla, (M.S. 985) bölgede siyasi, iktisadi, ticari istikrar kaybolmuştur.

İki devletin ilişkilerinin bu kadar zaman iyi olmasının temel nedeni; Hazar Hakanlığının Doğu Roma İmparatorluğunun Kuzey sınırlarını Araplar ve diğer akınlara karşı korumuş olmasıdır. İki devlet arasındaki müttefiklik ilişkisi 9. yüzyılın ikinci yarısında bozulmaya başlamıştır. İlişkilerin bozulmasının nedeni 9. yüzyılda ortaya çıkan Rus ve Peçenek akınlarıyla Doğu Roma’nın Kırım’daki kentlerinin kalbi olan Kerson Kentinin güvenliğinin tehlike altına girmesidir. Hazarların askeri teşkilatlanmasının bozulması, ticarete önem vermeleri ve Arap Abbasi Halifeliği ile savaşa son verip, ticari ilişkilerini geliştirmesi ilişkilerin bozulmasının sebeplerindendir. Kısaca Hazarlar ve Doğu Roma arasında gelgitli olan ama yine de uzun süreli müttefiklik ilişkilerine dayanan siyasi ilişkiler, siyasi çıkarlar bitince düşmanca bir hâl almıştır. Doğu Roma Hazarlarını yıkmak amacıyla Alanlar, Ruslar ve Peçeneklerle müttefiklik ilişkisi kurmuştur. Böylece 965 yılında Svylatoslav adındaki bir Rus Kinez’i Hazarların başkenti İtil’i almış ve Hazar İmparatorluğunu sona erdirmiştir. Bundan sonra Hazar Hakanlığı küçülerek varlığını devam ettirmiştir.

1016 yılında Doğu Roma-Rus ortak saldırısıyla kalan Hazar Devletinin toprakları olan Hazarya işgal edilerek yönetimleri altına alınmıştır. Hazar Hakanlığı yıkıldıktan sonra Doğu Roma İmparatorluğu, bölgeyle ilgili olan isteklerine ulaşamamıştır. Hazarlardan sonra Türk boylarının ve ardından Kıpçakların gelmesi ve en sonda Moğol İstilası ile bölgede siyasi, iktisadi, ticari istikrar tamamen yok olmuştur.

Şüphesiz, Hazarlar Dünya tarihinde önemli bir yer edinmişlerdir. Onların Kafkasya’dan Doğu Avrupa’ya kadar olan bölgede kurmuş oldukları İmparatorluk, bir yandan sert kanlı mücadeleler verirken; diğer yandan dini hoşgörüsü ve huzurlu ticareti ile tam bir barış dönemi yaşatmıştır. Hazarlar’ın kültürel aktarımları da fevkalade önem arz etmektedir. Bu da ayrı bir çalışmanın konusudur.

Dipnotlar

[1] Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı 18, 2014, Sayfa 57-76

[2] A.N. Kurat, Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, s. 30

[3] Sağdan sola yazılan sözcükteki o harfi İbranicedeki alef’e oldukça benzemektedir.

[4] Kiril alfabesindeki Şa harfiyle İbranice’deki Şin benzerdir.

[5] Tiberya günümüz İsrail’inde kuzeyde yer alan bir kent, göl ve eskiçağlardan günümüze kadar gelen bir coğrafi bölgedir. Kanuni döneminde Osmanlı sarayı ile yakın ilişkileri olan Yasef Nassi’ nin Yahudiler’i yerleşmesini sağlamak istemektedir. Nihayet bu isteğine ulaşmış ve kanuni sultan süleyman’dan tiberya’da bir yahudi yerleşim bölgesi kurma izni almıştır. Kanuni Sultan Süleyman, büyüklüğünün ve gücünün göstergesi olarak Yasef Nassi’ye Filistin’de Tiberya şehrini çevresiyle birlikte zulme uğrayan milletine bir sığınak yeri olarak geliştirmesi için izin verdi. Yasef Nassi, bütün Yahudiler’i imtiyazını aldığı Tiberya’ya göçe çağırmıştır. Dolayısıyla Yasef Nassi’nin Siyonizm’in öncüsü olduğu üzerinde durulmaktadır.

[6] Cahit ÜlküHür ve Kabul Edilmiş Masonlar Derneği’nin web sitesinde yayımlanan söyleşisinde bu ifdeleri kullanmıştır. İlgili bağlantı linki:  https://masonlar.org/masonlar_forum/index.php?topic=13.0

Kaynakça

-ARTAMONOV, M.İ., Hazar Tarihi: Türkler, Yahudiler, Ruslar’, L. N. Gumilëv’in Tashih ve Notlarıyla, (Rusçadan Çeviren: D. A. Batur), İstanbul: Selenge Yayınları, 2004.

-KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

-KOESTLER, Arthur, 13. Kabile (THE THIRTEENTH TRIBE), Çeviren: Belkıs DİŞBUDAK, Plato Film Yayınları, İstanbul, 2007.

-TAŞAĞIL, Ahmet, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (M.Ö. III – M.S. X. asır), AKDTYK, TTK Yayınları, Ankara: TTK Basımevi, 2004

-ÜLKÜ, Cahit, Son Hazaryalı, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 2003.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları