17.06.2021

İstikşafi görüşmeler: Beklenti, risk ve fırsatlar

Türkiye Doğu Akdeniz’de sondaj faaliyetlerine başlamasaydı ya da FETÖ terör örgütüne verilen desteği hiç mesele yapmasaydı bugünkü çevrelenme ve baskıyı hissetmeyecek miydi?


Türkiye ve Yunanistan 5 yıl aradan sonra istikşafi görüşmelere “yeniden” başladı.  Her ne kadar yarım kalan görüşmelere vurgu yapılıyorsa da 25 Ocak 2020’de gerçekleştirilen keşif (exploratory/araştırma) görüşmelerini, önceki 60 görüşmeden ayırmak gerekiyor. Doğu Akdeniz’le ilgili tartışmalar da masaya getirilecek ve bu nedenle teknik olarak artık farklı bir içerik var. Kamuoyu baskısını da bertaraf edebilmek için görüşmelerde tam bir gizlilik uygulanıyor. Her ne konuşulmuş olursa olsun bağlayıcılık içermediği için bir anlamda taraflar masadan kalktığında aslında hiçbir şey konuşulmamış gibi olacaktır. Bu da tarafların sorunlara daha geniş bir açıdan bakmasını, birbirini daha iyi anlamasını sağlayabilir. Yöntem esasen tanımında bile anlaşılamayan sorunları konuşma fırsatı yaratıyor. Nitekim Ege’deki anlaşmazlıklar için 2002’de başlayıp 2016’da askıya alınan istikşafi görüşmelerinin içeriği hâlâ daha kamuoyunca bilinmiyor. Aslında zaten istikşafi görüşmeler, müzakere anlamına da gelmiyor; gerçek müzakerelere başlamak için referans koşullarının tanımlanacağı büyükelçilik düzeyindeki görüşmeleri ifade ediyor. Türkiye ve Yunanistan’ın Ege Denizi’nden kaynaklanan sorunları görüşmek için geliştirdikleri “istikşafi görüşmeler” mekanizması, AB’nin 1999 Helsinki Zirvesi kararlarına dayanıyor. Geçmişe bakarak daha başından bu sürecin uzlaşı yaratmayacağını ama olası müzakerelerin kapsam, nitelik ve metodunu belirlemeyi amaçladığını söyleyebiliriz. Her koşulda bölgedeki gerilimi azaltma amacına hizmet edecektir. Çözümsüzlük bölgesel açıdan yüksek maliyet yaratıyor ve sakinleşmeye ihtiyaç duyuluyor.

Hangi konuların, hangi kapsamda görüşüleceğini belirlemeyi amaçlayan bu toplantıda taraflardan birinin görüşülmesini kabul etmediği bir anlaşmazlık konusu gündeme gelse bile detaylarına dönük tartışma gerçekleşmeyebilir. Bu nedenle “Ege’de işgal edilen Türk adaları” veya “egemenliği devredilmemiş adalar” ya da “gri adalar” terimleriyle kastedilen adaların aidiyetine ilişkin anlaşmazlık konuları istikşafi görüşmelerin konusu olmaya uzak. Yunanistan adaların aidiyetine ilişkin sorunu konuşmak istemiyor. Türkiye’nin “gayri askerî statüde olması kaydıyla Yunanistan’a egemenliği devredilen (23) adaların “silahsızlandırılması”na ilişkin talebi gündeme gelecek olsa da Yunanistan, kendi Genel Kurmayı Başkanı ağzından da tekrarlandığı gibi konuyu “Türkiye’den gelen tehdit olduğu müddetçe adaların böyle kalacağı” şeklinde değerlendirdiği ve Ege Ordusuna işaret ettiği için ilerleme kaydedilemeyecek konulardan olacaktır. Dolayısıyla Türkiye kamuoyunda tartışılan “gayri askerî statünün bozulmasının egemenlik devir şartını ortadan kaldırdığı” meselesinin de bu masada görüşülecek konular arasında kabul edilmesi mümkün olmayacaktır.

Yunanistan’a ve Türkiye’ye AB ve ABD’den deniz sınırlarıyla ilgili çözülmemiş ikili sorunları barışçıl şekilde ve uluslararası hukuka uygun olarak çözme çağrısı yapıldı. Türkiye’nin tüm tezlerinin uluslararası deniz hukukunun esaslarına, 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi dâhil olmak üzere uluslararası sözleşmelere, ilgili anlaşmazlıklarda verilen mahkeme kararlarına uygun olduğunu not düşelim. Yunanistan masaya sadece deniz sınırının belirlenmesi; daha açarsak Türkiye’yi en az rahatsız edecek yöntemi konuşarak karasularında 12 mil uygulamasına geçebilmek için oturuyor. Zira 12 mil uygulaması ile Türkiye’nin denizde çevrelenmiş hissedeceğini ve dahası uluslararası dolaşıma açık suların büyük ölçüde sınırlanacağını, bunun da bilhassa Rusya’yı rahatsız edeceğini biliyor. Öte yandan elbette her ülke, karasularını ve MEB’lerini sözleşme hükümlerine göre belirleme hakkına sahiptir. Aynı sözleşme hükümleri bir başka devletin hak iddiası ile çakışan iddialar için uzlaşı sağlanmasını da düzenlemektedir. Bu nedenle de Türkiye tanımadığı müddetçe Türkiye’nin haklarını ve temel ulusal çıkarlarını tehdit eden bir uygulama “oldu bitti” yöntemiyle uygulamaya geçirilemez.

Sakinleşme sürecinde riskler

Masa, tartışmalı alan ve konularda tarafların etkinliklerini yavaşlatmasını, karşı tarafı kışkırtabilecek hamlelerde bulunmamasını gerektirir. Doğu Akdeniz için Türkiye’ye de Yunanistan’a da yapılan tavsiye, sondaj ya da aramaların tartışmalı alanların dışındaki bölgelerde yapılmasıdır. Bu çerçevede Yunanistan-Mısır Deniz Sınırlandırma Anlaşması ile Türkiye-Libya Deniz Sınırlandırma Mutabakatının kesiştiği alanlarda tarafların sismik arama ya da sondaj faaliyetinde bulunmama “tavizinde” bulunması beklenebilir. Keza böylesi girişimler de engellenebilir. Peki, Mısır bu bölgelerde sondaj yaparsa ne olur? Nitekim İstanbul’daki buluşmayı izleyen günlerde, 27 Ocak’ta Mısır Enerji Bakanı, ülkesinin Doğu Akdeniz’deki MEB’in batı kesiminde sondaj yapmaya başladığını duyurdu.[1] Yunan kamuoyunda heyecan yaratsa da Mısır’ın bu sondaj faaliyetlerinin Türkiye’nin kıta sahanlığında gerçekleşme ihtimali neredeyse hiç bulunmuyor. Elbette Mısır’ın hangi koordinatlarda sondaj yapacağının görülmesi gerekir ancak Yunanistan-Mısır anlaşmasında Mısır’ın deniz bölgesi olarak belirlenen alan zaten Türkiye’nin hak iddia ettiği bölgeyle çakışmıyor. Yunan basınında sondaj bölgesinin “Girit’in altında ve Libya yakınlarında” olduğu iddia ediliyor. Bu doğruysa (Mısır’ın Libya ile deniz yan sınırına riayet etmediği hususunu bir tarafa bırakarak)Türkiye’den ziyade Yunanistan’ın iddialarıyla ile çakışan bir durumdan bahsedilebilir.

Süreç açısından diğer bir risk, Yunanistan’ın Kıbrıs Rum Yönetimi ile alelacele bir MEB sınırlandırma anlaşmasına gitmesidir. Bu, süreci sekteye uğratacak bir gelişme olur. Türkiye ile görüşmelerin başlatılmasına karşı olan tarafların Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimini buna teşvik etmesi mümkün; Yunanistan’ın da askerî çatışmayı Türklerle masaya oturmaya tercih eden kesiminin bu yönde çağrısı var. Bu çağrıda, Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı “koz” ve tartışmalı alan iddiası için uluslararası bir anlaşma desteği elde etme amacıyla Mısır’la gerçekleştirdiği Deniz Sınırlandırma Anlaşmasının yarattığı hayal kırıklığını giderme niyeti aranabilir. Zira Yunanistan Dışişleri Bakanı bile Kahire’ye nasıl bir içeriğe imza atacağını bilmeden alelacele gönderildiğini söylemişti ve deniz yetki alanı sınırlandırması yapılırken de Meis adası hiç dikkate alınmamış, Girit ve Rodos’a da kısmi etki tanınmıştı. Herhâlde Türkiye ile Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlık konularını konuşurken Yunan Hükümetinin elinde Mısır’la yaptığı ve Yunan tezleriyle zıt içerikte olan bu anlaşmanın olması tercih edilmezdi.

Kıbrıs Rum Yönetimi içinde ise federasyon modelini esnetmeye kendiliğinden gönüllü olan Anastasiadis’i Mart ayında Kıbrıs’la ilgili toplanacak olan Beşli Konferans öncesinde engellemek isteyen AKEL, Kilise –hatta Fransa- gibi unsurların aynı şekilde Yunanistan’la “baskın” bir MEB anlaşmasına sıcak bakması mümkün. Ne var ki, istikşafi görüşmeler sadece Türkiye ve Yunanistan’ı ilgilendirmiyor. “Tehdide karşı destek” çağrısında bulunan Yunan hükümeti, açılan diyalog yolunu kapatan taraf olmak istemeyecektir. Kıbrıs Rum lideri Anastasiadis de Beşli Konferans öncesinde aynı pozisyona düşmek istemeyeceği gibi egemenliği ve refahı paylaşmadan Kıbrıs sorununu çözüme kavuşturma planının bu şekilde engellenmesine müsaade etmeyecektir. Ne var ki Kıbrıs Rum Yönetiminde Anastasiadis’in de isminin geçtiği “altın pasaport” yolsuzluğunun gerek Kıbrıs’ta federasyon çözümünü dayatmak gerek Yunanistan’la “oldu-bitti” MEB anlaşmasına kapı aralamak üzere yönetimi istifaya zorlamak için kullanılması ihtimalini de not düşmek iyi olur.

Ege’de ise gayri askerî statüde tutulması gereken adalardan birinde yeni ya da yine bir askerî üs açılması, egemenliği Yunanistan’a devredilmemiş bir başka adaya daha iskân ya da bayrak çekmek, asker çıkarmak yoluyla işgal girişimi yine görüşmelerin ruhuna aykırı ve görüşmelerin kesilmesine sebep olabilecek riskli girişimler olur.

Yunan ve Türk kamuoyunun Yaklaşımı

Yunan basınında genel olarak Türkiye ile yapılan görüşmelere karşıt açıklamalara daha çok yer verildiği görülüyor. “Türkiye’den korkmuyoruz” vurgusu ön plana çıkıyor. ABD’de Biden’in yönetime gelmesinin de daha fazla korunma sağlayacağına dönük inanç paylaşılıyor. Türkiye’nin AB yaptırımına uğramamak için masaya oturduğu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın katılmasıyla sayısal dengesizlik oluştuğu, toplantı yerinin son dakikada değiştirilmesinin psikolojik operasyon olduğu, Türkiye’nin muhtemelen ilerlemeyecek olan görüşmelerin sorumluluğunu Yunanistan’a yükleyeceği değerlendirmeleri yapılıyor. Benzer şekilde Türkiye’nin beklenmedik sonuçların içeride doğuracağı sorunları göze alamadığı için Yunanistan’la doğrudan askerî bir çatışmaya girmediği ama baskı yaratarak hedeflerine ulaşmayı istediği tahminleri yapılıyor. (Öte yandan emekli Korgeneral Lambros Tzoumis Türk halkını “savaş cephesinden gelen tabut bağımlısı” olarak niteliyor. Bu niteleme elbette Türklerin çatışmadan çekinmeyecekleri iddiasını da içermektedir.) Türkiye, Libya ile anlaşmasından, Mavi Vatan ideolojisinden ve Ege’de 12 mil karasuları uygulanmasını “savaş sebebi sayma” kararından vazgeçmeden görüşmelere başlanılmaması gerektiği savunuluyor ve Türkiye’nin “gri alanlar teorisini” bile terk etmeyeceği söyleniyor. Yunan hükümetleri de Türkiye’ye dönük kırmızı çizgilerin kurumsal olarak belirlenmemesi ve zaman zaman Türkiye karşısında küçük ve kademeli geri çekilmeler yapılması nedeniyle eleştiriliyor. Aslında ABD bile ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Kongre’ye gönderdiği raporda Ege’de Yunanistan’ın 10 millik hava sahası uygulamasını hukuk dışı bulması nedeniyle benzer kesimlerce eleştiriliyor.

Türkiye kamuoyunda ise durum farklı değil. Yunanistan’la başlatılan görüşmelerin Türkiye’nin deniz egemenlik alanlarındaki haklarını koruma kararlılığına zarar vereceği; dışarıdan, özellikle Fransa ve ABD tarafından hızla silahlandırılmasına işaretle Yunanistan’ın gerçekte uzlaşı zemini aramadığı, sadece silahlanmasını tamamlamak için zaman kazanmak istediği; masada egemenliği devredilmemiş adalar gibi Türkiye’nin en çok önemsemesi gereken konuların konuşulamayacağı; Doğu Akdeniz havzasında yer almayan Yunanistan’la Doğu Akdeniz’deki egemenlik alanlarıyla ilgili konuşulacak bir mesele olmadığı yönünde eleştiriler gündeme gelmektedir. Duruşunu uluslararası hukukla pekiştiren Türkiye’nin masaya çekilerek frenlenmek istendiği görüşü paylaşılıyor. Millî uçakların en az 7-8 yıl içinde hazır ve operasyonel hâle gelebileceği, Yunanistan’ın arttırılmış silahlanmasının mevcut dengeleri bozmaması için yeni uçak satın alınmasına gidilmesi de öneriler arasındadır. Türk kamuoyunda Kıbrıs için toplanacak Beşli Konferans ile Yunanistan’la başlatılan istikşafi görüşmeleri birbiriyle bağlantılı görülmektedir. Masaya oturulduğunda taviz vermeden kalkılamayacağı, konjonktürün de Türkiye’nin haklılığını savunmak ve hukuk /adalet adına direnmek için uygun olmadığı; Yunanistan’ın 100 yıl evvel olduğu gibi Türkiye’nin çevrelenmesinde piyon olarak kullanıldığı endişeleri bulunmaktadır. Gerek Ege’de gerek Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası hukuk, ilgili deniz sözleşmeleri, teamül ve uluslararası mahkemenin emsal teşkil edebilecek kararlarından kaynaklı haklı ve hukuka uygun tutumunun bölgede yeni bir nizam oluşturma niyetindeki güçlerce Yunanistan’ın aşırı taleplerinin kullanılması suretiyle siyaseten bastırılacağı endişesini vurgulamak gerekir. Öte yandan tam da bu nedenle Yunanistan’la bir uzlaşı zemini bulunması gerektiğini düşünen kesimler de var. Bu kesim, dış etkenleri dışarıda bırakarak Yunanistan’la uzlaşmanın oyunu bozacağını savunuyor.

Sonuç yerine

Türkiye ile Yunanistan arasında 25 Ocak’ta başlayan yeni nesil istikşafi görüşmelerin anlaşmazlıklara çözüm yaratması beklenmiyor ama gerilimin azaltılması, çatışma riskinin bertaraf edilmesi bakımından diyalogun başlaması önemli bir adım. Türkiye-Yunanistan geriliminin göreceli olarak bir parça dinmesi ya da beklemeye alınması, Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkilerinde tercih ve yönelimlerin belirlenebilmesi için taraflara alan tanıyacaktır.

Bu süreç, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de tamamen devre dışı bırakılmak, yalnızlaştırılmak ve hatta çevrelenmek istendiği iddialarının tartışılması için de zaman tanıyacaktır. Öyle ya Çin Denizi için öngörülen deniz savaşına Doğu Akdeniz’den gözdağı mı verilmektedir yoksa “büyük sıfırlama” Akdeniz havzasından mı başlatılacaktır? Gerçek niyet nedir, kimin fikridir? Daha açık ifadeyle Türkiye Doğu Akdeniz’de sondaj faaliyetlerine başlamasaydı ya da FETÖ terör örgütüne verilen desteği hiç mesele yapmasaydı bugünkü çevrelenme ve baskıyı hissetmeyecek miydi? Zira Yunanistan-Mısır arasındaki deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması dahi Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak iddialarını doğrulayan unsurlar içeriyor. Bu sonucu Yunanistan’ın nasıl değerlendirdiğinin anlaşılması, bunun için de yorumunun dinlenmesi gerekir. Yoğun gerilim altında aceleyle yapıldığı ve dışarıdan müdahaleyle imzalandığı için mi Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı seslendirdiği tezlerle çelişmektedir? Belki de Yunanistan, en dıştaki adalarına anakaralara tanınan etki alanının tanınması yaklaşımını gözden geçirerek uluslararası hukukun belirlediği hakça ilkelere uygun bir çizgiyi artık makul bulur hâle gelmiştir(!). Öte yandan savaş sirenlerinin çalınmasına sebep olan Oruç Reis gemisinin sondaj yaptığı nokta, bugün dahi bölgedeki devletlerden herhangi birinin hak iddiasında bulunduğu bir saha değil. Türkiye Doğu Akdeniz konularının görüşmelerin parçası olmadığını söylemişse de uzlaşı sağlama amaçlı buluşmalar için niyetin yoklaması niteliğinde olan istikşafi görüşmelerde Doğu Akdeniz de kendine mutlaka yer bulacaktır. Kaldı ki taraflara barışçıl çözüm bulma çağrısı Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj ve sismik arama faaliyetlerine Yunanistan’ın itiraz etmesi nedeniyle yapılmıştı. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlık konularının da görüşmelerin bir parçası olması beklenebilir. Yunanistan’ın Mısır ve İtalya ile yaptığı anlaşmalarla tazelenmiş görünen tezlerini dinlemek için bu görüşmeler fırsat olabilir.

Ege’de bir deniz sınırlandırma anlaşması yapılması da şimdilik mümkün görülmüyor. 2002’den 2016’ya kadar süren istikşafi görüşmelerde tarafların Kuzey Ege’de deniz sınırları konusunda uzlaşıya yakınlaştıkları iddia edildi, ayrıca Türk ve Yunan savaş uçaklarının “it dalaşı” adı verilen gerginliklerden uzak durmaları konusunda da ilerleme sağlandı. Türkiye’nin sorun olarak gördüğü konuların konuşulması mümkün olmazsa Ege’nin bir kısmında uygulanacak karasuları hakkında uzlaşı sağlansa bile bu, kâğıt üzerinde ve görüşmenin yapıldığı odanın içinde kalacaktır. Çünkü Türkiye, “salam modeli” olarak tabir edilen parça parça çözümü, egemenlik konularında “çözülme” olarak görecektir. Üstelik sadece Yunanistan’ın sorun olarak gördüğü konularda ilerleme sağlanıp Türkiye’nin soruna işaret ettiği alanların görüşülmemesi devletler arası eşitlik ilkesiyle de çelişir.

Türk devleti bir tarafa, tek bir Türk vatandaşı dahi Yunanistan’ın AB arkasına saklanarak efelenmesini artık kabul etmiyor. Savaş, çatışma, gerginlik karşıtları da dâhil olmak üzere Türk milleti, devlet itibarının korunduğu ilişkileri tercih ediyor. Bu nedenle Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in “Türkiye, AB üyesi olmak istiyorsa Ege’den vazgeçmek zorundadır” söyleminin Anadolu’da bir karşılığı bulunmuyor. Türkiye’nin denizlerdeki egemenlik hakları bakımından millî iradede geri döndürülemez şekilde büyük bir hassasiyet oluşmuş durumda. Türk halkı “üç tarafı denizlerle çevrili ülke” tanımının açık parçaları olan Ege ve Doğu Akdeniz’deki egemenlik haklarından vazgeçmeyecektir. Bir kere Türkiye yönetiminin rotasını belirleyecek olan millî irade açısından AB üyeliği için mücadele ya da karşılığında bazı hak, kazanım ya da sorumluluklarından vazgeçmek bir tarafa AB üyeliğinin mümkün görülebilmesi için bile sempati oluşturulmasına ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz. Ege’den vazgeçmek bir tarafa egemenliği devredilmemiş, devredilmediğine göre egemenliği Türkiye’ye ait olan adalardaki Yunan bayrağı ve yerleşiminin, Ege’deki karasuları, hava sahası ve hatta gayri askerî statüsü çiğnenerek silahlandırılan adalar tartışmalarının gölgesinde kalmasından rahatsız olan geniş bir kesim var. Bu kesim adaların aidiyetinin korunmasını daha öncelikli bir egemenlik meselesi olarak görüyor ve hükûmeti de bu konuda gerekli adımları atması için zorluyor.

Özetle Türkiye-Yunanistan arasında 22 Ocak’ta başlayan istikşafi görüşmeler deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dolayısıyla karasuları, MEB ve kıta sahanlığı rejimlerine odaklanacaktır. Kısa ve orta vadede anlamlı, tarafları tatmin edebilecek, sürdürülebilir bir sonuç beklenemez. Ancak şimdilik gerginliği dindirmesi dahi yeterli bulunuyor.

[1] https://twitter.com/Extranewstv/status/1354898041468235783

Yazar

Gözde Kılıç Yaşın

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.