03.08.2021

Kıbrıs Adası’nın Dünü ve Bugünü

Akdeniz Stratejik Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Gökhan Güler: “Kıbrıs Türklerinin Ada'daki mevcut sınırları, Kıbrıs Barış Harekâtı sayesinde çizilmiştir."


Değerli okuyucular; bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Adası’na ayak bastığı, 20 Temmuz’da gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı’yla Kıbrıs Türklerinin sınırlarını çizerek Kıbrıs Adası’nın kaderini değiştirdiği günün 47’nci yılı, kutlu olsun!
Bu bağlamda Akdeniz Stratejik Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Gökhan Güler ile meraklıları için Kıbrıs Meselesi’ni  dünden bügüne derinlemesine idrak edebilecekleri bir röportaj gerçekleştirdik.
Sayın Güler, Kıbrıs Meselesi’ni 1930’lu yıllardan günümüzdeki gelişmelere varana dek bilinmeyen yönleriyle okuyucusuna aktarırken günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin gündeminde yer alan Ada’da iki ayrı egemen eşitliğe dayanan anlaşma süreci ile ilgili de değerlendirmelerini sunuyor.
Kıbrıs Meselesi’ne ilgisi ve duyarlı olanların faydalanacakları bir röportaj olduğu kanısındayım.
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 47’nci yılında, bu kutlu harekâtta şehit düşenlere Allah’tan rahmet, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın ruhuyla mücadeleye devam edenlere minnet ve saygı duygularımızı ifade ediyorum.

Yeliz Şenyerli: Dr. Fazıl Küçük ile Rauf Raif Denktaş, Kıbrıs Türklerinin varlık mücadelesini Türk kamuoyuna anlatmak için 1948’de düzenledikleri mitingde bir araya gelmiş ve Kıbrıs Türklerinin geleceği için birlikte mücadele vermeye başlamışlardı. 1948 yılına kadar Ada’da Türklere karşı yapılan eylemler nelerdi? Mitingin ardından Dr. Fazıl Küçük’ün ve Rauf Raif Denktaş’ın mücadeleye birlikte devam etmesi, Ada’nın kaderi için nasıl bir dönüm noktası olmuştu?

Rauf Raif Denktaş ve Fazıl Küçük

ASAM Genel Sekreteri Gökhan Güler: Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Raif Denktaş’ın, 1948 yılındaki Ayasofya Mitingi’nde bir araya gelmesinden önce İngiliz idaresi döneminde Kıbrıs Türkleri açısından Ada’da birçok sorun yaşanmaktaydı. Kıbrıs Türkleri, İngiliz sömürge döneminde gerek siyasi, gerek ekonomik, gerekse varlığını koruyabilme yönünde çeşitli sorunlarla mücadele etmekteydi. Rumlar, Megalo İdea kapsamında Yunanistan’a bağlanmak anlamına gelen ENOSİS amacına ulaşabilmek için 1931’de İngilizlere karşı isyan etmişlerdir. Meydana gelen olaylar neticesinde Ada’daki tüm demokratik süreçlerin ve kurumların askıya alındığı bu çerçevede Yasama(Kavanin) Meclisi’nin feshettiği görülmüştü. Başbakanlık Arşivlerinde yer alan bir rapora göre; 1933/1934 sürecinde düzenlenen bir yasa ile ilkokulların yönetimi hususunda bir Maarif Encümeni ile her kaza merkezinde Maarif Komitesi teşkil edilmişti. Encümen ve komiteler, tamamen İngiliz idaresi tarafından atanmakta ve toplumun gerçek temsilcilerinden meydana gelmemekteydi. Bu vesileyle Türkiye’den gelen ders kitaplarının okutulmasına müsaade etmemek içim kitapsız öğretim yapılmasına ilişkin yöntem kabul edilmiş ve Kıbrıs Türk çocuklarının Türkiye ile olan her türlü bağ ve ilgilerini engellemek çeşitli metotların uygulandığı görülmüştür.
II. Dünya Savaşı’nda Yunanistan, İngiltere’nin içerisinde olduğu ittifaka dâhil olmuş ve savaşı, bahse konu ittifak kazanmıştı. Yunanistan’ın savaşın bitimine müteakip İngiltere’den Ada’yı ülkesine katmak üzere talep etme durumu söz konusu olmuştu. Ada’da görevli bulunan İngiliz Vali Lord Winsten’in Kıbrıs Adası’nın özerk bir yapıya sahip olmasını istemesi çerçevesinde Türk ve Rum temsilcilerinin görüşlerini almak üzere toplantı düzenlediği Rum temsilcilerinin, ENOSİS’ten başka hiçbir konuyu konuşmayız, diyerek toplantıyı terk ettikleri görülmüştü.
Kıbrıs Türkleri, İngiliz sömürge döneminde gerek siyasi gerek ekonomik olarak gerekse varlığını koruyabilmek için çeşitli sorunlarla mücadele etmekteydi. Yaşanan birçok sorun nedeniyle Kıbrıs Türklerini temsil eden çeşitli siyasi partiler ile diğer tüm kurum, kuruluş ve teşkilat temsilcilerinin, önce 1943’te Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu’nu (KATAK) kurdukları, ardından 1949’da ise Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nu kurdukları görülmüştür.
1948’in 28 Kasım’ında Lefkoşa’da yaklaşık olarak on beş bin Kıbrıs Türk’ü, Ayasofya Mitingi’nde Yunanistan ve Rumların iş birliği içerisinde Ada’yı Yunanistan’a bağlama tehlikesine karşı birlik içinde dik bir duruş sergilemek için bir araya gelerek miting düzenlemişlerdi. Dr. Fazıl Küçük de o dönemde Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik kalkınması için Evkaf(Vakıflar) İdaresi’nin kendilerine devredilmesi için büyük bir mücadele vermekteydi. Dr. Fazıl Küçük, mitingde Kıbrıs Türklerinin yaşamakta olduğu sorunlar ve Evkaf İdaresi’nin Kıbrıslı Türklere devredilmesi gibi konular üzerinde konuşmuştu.
Rauf Raif Denktaş, 1944 yılında 2’nci Dünya Savaşı döneminde hukuk eğitimi almak üzere gittiği İngiltere’den 1947 yılında avukat unvanını alarak Kıbrıs’a dönmüştü ve avukatlık yapmaya başlamıştı. Ada’ya döndüğünde, Kıbrıs Türk toplumunu son derece önemli sorunlarla boğuşurken bulmuştu. Yaşanan olaylara karşı kayıtsız kalamayan Denktaş, daha çiçeği burnunda bir avukat iken 28 Kasım 1948 günü Kıbrıslı Türklerin düzenlediği mitingde, Dr. Fazıl Küçük ile birlikte yaptığı heyecan verici konuşmasındaki hatipliği vesilesiyle tanınmıştır. Bu mitingle birlikte Dr. Küçük’ün ve Denktaş’ın birlikte mücadeleye devam etmesi, Kıbrıslı Türklerin varlık mücadelesini Türk kamuoyuna anlatmak ve mâl etmek açısından “varoluş ve özgürlük mücadelesinde” çok önemli yer tutmaktadır.

“Kıbrıs Türkleri, EOKA’nın Katliamlarına Karşı Savunma Amaçlı Olarak Türk Mukavemet Teşkilatı’nı Kurmuşlardı.”

Yeliz Şenyerli: Kıbrıs Adası’nı Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan Rumların ENOSİS hayalinin gerçekleşmesi için 1952’de Yunanistan’da gizli bir şekilde kurulan ve 1955’te fiilen harekete geçen EOKA’nın kuruluş sürecini ve bu sürecin Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulmasına etkilerini açıklar mısınız?

ASAM Genel Sekreteri Gökhan Güler: Rumların 1931’de Yunanistan’a bağlanmak için İngilizlere karşı ayaklanması, Rumların ENOSİS isteklerini yüksek sesle yinelemelerine bir örnektir.
1950 yılına gelindiğinde ise Kıbrıs Rum Komünist Partisi(AKEL) ile Rum Ortodoks Kilisesi iş birliği içerisinde Rum kiliselerine konulan “ENOSİS istiyorum” başlıklı defterlere imzalar atılmıştı. Bu durum kamuoyuna, defterlere imza atanların yüzde 96’sının ENOSİS’i istediği şeklinde duyurulmuştu.
Temmuz 1952’de Atina Radyosu’nda yayınlanan bir programda, Yunanistan’ın tutumu, oldukça net bir şekilde ortaya konmuştur: Atina Başpiskoposu, yanında bulunan kişilerle birlikte Venizelos’u ziyarete gitmiş, orada Kıbrıs’ın ana vatan Yunanistan’a ilhak edilmesine mani olan yönetimin ne kadar daha süreceği sorgulanmış ve Kıbrıs’ın nüfusunun yüzde 90’ının Yunanistan’a ilhakı büyük bir sabırsızlık ve heyecan içerisinde beklediklerini ifade ederek konunun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne götürülmesini özellikle istediklerini söylemişlerdi. Venizelos’un gelen heyete cevap olarak Yunan hükûmetinin Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı konusunda elinden geleni yapmaya devam edeceğini, bu çerçevede ihtiyaç hasıl olması halinde BM’ye başvuruda bulunabileceklerini söylemişti. Bir taraftan bunlar yaşanırken aynı gün Atina’nın bir başka yerinde İngiltere’nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımının protesto edildiği bir gösteri düzenlenmişti. Bu çerçevede Kıbrıs başpiskoposunun da Amerika büyükelçisine muhtıra vermek suretiyle Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için Amerika’nın desteğini talep ettiği görülmüştü.
Makarios, başpiskopos olarak seçilmesinin ardından Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanma konusunu Yunanistan ile birlikte Birleşmiş Milletler’e götürerek plebisit sonuçlarının tanınmasını istemiş; ancak Birleşmiş Milletler’in söz konusu başvuruyu kabul etmediği bunun üzerine de Ada’da kilise öncülüğünde silahlı mücadele kararı alınarak hazırlıklara başlandığı görülmekteydi.
Makarios, Yunanistan’dan silah ve maddi katkılar alabilmek maksadıyla Yunanistan’a gitmiş, aralarında General Grivas’ın da bulunduğu ENOSİS taraftarlarıyla görüşmüştü. Yapılan görüşmelerin neticesinde ENOSİS’i Ada genelinde örgütleyerek organize etmek üzere 2 Temmuz 1952’de Yunanistan’da gizli bir şekilde kurulan Kıbrıs Mücadelesi Ulusal Örgütü(EOKA), hazırlıklarını tamamlayınca 1955’te Ada’nın her tarafında bombalı saldırı düzenleyerek eyleme geçmişti. Yaptığı silahlı eylemlerle dünyanın dikkatini Kıbrıs’a çekmek ve BM’in İngiliz sömürgesinde yaşayan Rumlara self determinasyon hakkını bir çözüm olarak sunmasını sağlamaya yönelik önce İngilizlere karşı düzenlenen eylemlerin bir süre sonra Kıbrıs Türklerine yöneldiği görülmüştü.
ENOSİS’e ulaşabilmek için Kıbrıs’ta barışçıl mücadele imkânlarının kalmadığı yaklaşımı, EOKA’nın ana teziydi. Yunanistan, Avrupa, Amerika ve Kıbrıs’tan ENOSİS düşüncesini kabul eden çok sayıda asker, avukat, akademisyen, gazeteci, politikacı ve din adamı, bu örgütün kurulmasına ve dünya çapında kamuoyu yaratmasına maddi ve manevi destek vermişlerdi.
Kıbrıs Türkleri de Ada’daki varlıklarını sürdürebilmek için savunma maksadıyla başta küçük çapta örgütlenmeye başlamışlardı. Ada’da gün geçtikçe artan huzursuzluk ve güvensizlik ortamı, Kıbrıs Türklerini harekete geçmeye zorlamıştı. Bu bağlamda EOKA’nın katliamlarına karşı savunma amaçlı olarak önce bir nevi bölgesel nitelikli olarak 9 Eylül, Kara Çete ve Volkan teşkilatlarını ve nihayetinde tüm Ada genelini kapsayacak çerçevede Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurmuşlardı.

Yeliz Şenyerli: Kıbrıs Türklerinin öncelikle EOKA’nın saldırılarına karşı kendilerini müdafaa etmek için kurdukları Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluş amaçlarını detaylı bir şekilde ifade eder misiniz?

ASAM Genel Sekreteri Gökhan Güler: Bölgesel nitelikli savunma örgütleri biçiminde meydana çıkan Volkan, Karaçete ve 9 Eylül’ün EOKA ile arzu edilen şekilde mücadele edemediği düşüncesi ile Rauf Raif Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi bir araya gelerek yeni ve daha güçlü bir teşkilatın kurulması gerektiği yönünde karar almışlardı. Böylece 15 Kasım 1957 tarihinde Türk Mukavemet Teşkilatı(TMT)’nın temelleri atılmıştı 1 Ağustos 1958’de ise TMT’nin geliştirilerek gerçek bir direniş teşkilatı hâline getirilmesi görevinin Piyade Yarbay Ali Rıza Vuruşkan’a verilmişti.
Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluş amaçları; Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlamak, ENOSİS’e ve bu hedef doğrultusunda gerçekleştirilen terör eylemlerine karşı durmak, Türklere yapılacak saldırıları geri püskürtmek, Türk toplumunun birliğini ve bütünlüğünü sağlamak, Rumlara ve İngilizlere karşı Kıbrıs Türklerinin haklarını savunmak, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak ve Türk halkının ana vatana bağlılığını sürdürmektir.

“Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Rumlarının 1963’te Tek Taraflı Güç Kullanarak Anayasayı Feshetmeleri Neticesinde Ortadan Kalkmıştır.”

Yeliz Şenyerli: Londra ve Zürih Antlaşmaları üzerine inşa edilen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 yılında kurulmasıyla Ada’da kalıcı bir barış sağlanmış mıydı? Katlı Noel Soykırımı, hangi gelişmeler sonucunda gerçekleşmişti ve bu soykırımın sonuçları nelerdi?

ASAM Genel Sekreteri Gökhan Güler: Türkiye ile Yunanistan 11 Şubat 1959 tarihinde Zürih’te anlaşmaya varmışlar, Londra’da İngiltere’nin ve Kıbrıs’taki iki toplumun liderlerinin onayını almışlardı. Bu şekilde ortaya çıkan Zürih ve Londra Antlaşmaları bağımsızlık, iki toplumun ortaklığı, toplumsal alanda otonomi ve çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından etkin garantisi ilkelerine dayandırılmıştı.
“Kıbrıs Cumhuriyeti”, Ada’nın iki halkı arasında ortaklık temeline dayandırılan uluslararası antlaşmalar uyarınca 1960’ta kurulmuştu. Bahse konu antlaşmalar tarafından garanti edilen Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, Ada’daki Kıbrıs Türk ve Rum halklarının eşit siyasi hak ve statüsüne dayandırılmıştı. Kıbrıs Rum tarafı, 1960 Ortaklık Cumhuriyeti’nin kurulduğu biçimde devam etmesine imkân vermemiş, Rumların bahse konu antlaşmalar yoluyla teşkil edilen 1960 ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yapısını; Kıbrıs Türklerinin silah zoruyla devlet kurumlarından dışlamaya, izole etmeye, Ada’daki varlıklarını sona erdirmeye ve nihayet Yunanistan ile birleşme yolunu açmaya yönelik olarak değiştirme girişimleri 21 Aralık 1963’te başlamıştı.
Dönemin Cumhurbaşkanı Makarios, Zürih-Londra Antlaşmalarının Kıbrıs Türklerine çok fazla haklar verdiği, bu nedenle de 1960 Anayasası’nın çalışmaz duruma geldiği iddiasını gündeme getirerek Kasım 1963’te anayasanın değiştirilmesine yönelik olarak Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’ün veto hakkının kaldırılması da dahil olmak üzere 13 maddeden meydana gelen önerilerini, Kıbrıs Türk tarafına vermişti. Söz konusu öneriler, Aralık 1963’te gerek Kıbrıs Türk tarafı ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti tarafından reddedilmişti.
Bunun üzerine Rum tarafı, 21 Aralık 1963’te Kıbrıs Türk toplumuna karşı kapsamlı ve sistematik saldırılara geçmişti. Bu çerçevede Kıbrıs Türkleri, devlet kurumlarından uzaklaştırılmıştı. Kıbrıs Türk tarihine “Kanlı Noel” şeklinde geçen katliamın, önceden hazırlanmış olan “Akritas Planı”na dayandırıldığı görülmüştür. Kıbrıs Türklerinin soykırım çerçevesinde yok edilmesi ya da Ada’dan gönderilmesini içeren Akritas Planı, sıradan, gelişi güzel bir örgütün organizesi olmayıp bilakis bizzat Rum yetkilileri tarafından düzenlenen etnik bir temizlik biçiminde nitelendirilmektedir.
Akritas Planı’nın uygulanması sonucunda yaklaşık olarak 30 bin Kıbrıs Türk’ü, 103 köyü terk etmek mecburiyetinde kalmış, neredeyse Ada’nın % 3’ne denk gelen ve sürekli gözetim ve baskı altında bulundurulan gettolarda yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmıştı. Bu sebeple 1960 ortak Kıbrıs Cumhuriyeti devleti Kıbrıs Rumlarının 1963’te tek taraflı olarak silah vb. güç kullanarak anayasayı feshetmeleri neticesinde ortadan kalkmıştır.
BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı siyasi kararı ile Ada’da Kıbrıs Türklerini silah zoru ile yok etmeye kalkışan Rumları, resmi muhatap olarak görmesi neticesinde sanki 1960’ta kurulan devlet yıkılmamış gibi mevcut yapının Rum üniter devletine dönüşmesine vesile oldukları görülmüştür.
Ayrıca Kanlı Noel Katliamı’ndan sonra 27 Aralık 1963’te 3 garantör ülkenin askerlerinden oluşan bir “Barışı Koruma Kuvveti” oluşturulmuştu. Bu çerçevede İngiliz generalin yeşil bir kalemle harita üzerinde çizdiği bir çizgi ile Lefkoşa, 30 Aralık 1963’te ikiye ayrılmıştı. Bu tarihten itibaren bu sınır, “Yeşil Hat” olarak adlandırılmıştı.

Yeliz Şenyerli: Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortadan kalkmasıyla Ada’da gittikçe artan çatışmalar, 1974’te gerçekleşecek olan Kıbrıs Barış Harekâtı’na kadar sürmüştü. Kıbrıs Türklerini ve Türkiye Cumhuriyeti’ni harekâta hazırlayan sebepleri ve harekâtın Kıbrıs Adası için önemini okuyucularımıza açıklar mısınız?

ASAM Genel Sekreteri Gökhan Güler: Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’nin, Rum saldırılarını engellemesi ve saldırılar devam ederse müdahale edeceği uyarıları üzerine Rumların etnik temizlik yaparak Kıbrıs’a egemen olmayı amaçlayan AKRİTAS Planı gerçekleşmeyip yalnızca teşebbüs hâlinde kalmıştı.
Saldırılara karşı direnen Kıbrıs Türklerinin, Türk Mukavemet Teşkilatı öncülüğünde milli direnişi başlamıştı. Hedefine ulaşamayacağını anlayan Rum Yönetimi, “Türkiye, Kıbrıs Türklerini kurtarmak için müdahale ederse, Ada’da kurtaracak Türk bulamamalı.” düşüncesiyle, Kıbrıs’a egemen olmak için ikinci ve daha korkunç bir plan olan İFESTOS Planı’nı hazırlamıştı. Bu plana göre; tüm Kıbrıs Türkleri, soykırımdan geçirilerek yok edilecekti. İFESTOS Planı, Kıbrıs Türklerinin yaşadıkları tüm bölgelerin nasıl ve kimler tarafından kuşatılarak yok edileceğini anlatan detaylı bir plandı ve dünyada hazırlanmış en korkunç insanlık suçlarından biriydi.
1967’de Yunanistan’da, iktidarı ele geçiren Albaylar Cuntası’na bağlı olarak 1974’te Ada’yı oldubittiye getirip Yunanistan’a bağlamak üzere Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe düzenlenmişti. Darbenin ardından 15 Temmuz 1974’te Nikos Sampson iktidara gelmişti.
15 Temmuz 1974’te Yunan Cuntası’nın gönderdiği subayların komutasındaki Rum Milli Muhafız Ordusu’nun yaptığı darbe sonrası Makarios devrilmiş, Sampson liderliğinde 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti lav edilmiş ve yerine de “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti” ilân edilmişti. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin lav edilerek yerine “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nin ilân edilmesi, üzerinde ayrıca durulması gereken bir konudur.
Ada’nın Yunanistan’a bağlanması demek olan bu durum karşısında Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin altyapısı olan anlaşmalara dayanarak ve garantörlük hakkının bir gereği olarak uluslararası hukuka uygun şekilde 20 Temmuz 1974’te Ada’ya müdahalede bulunmuştu.
15 Temmuz günü Yunan Albaylar Cuntası’nın yaptığı darbe ile birlikte Ada’da yaşanan iç savaşın üzerine 20 Temmuz 1974’te Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı, Kıbrıs’ta Türklerin de Rumların da hayatlarını kurtarmıştı. Bu harekât ile Türk ordusu, İFESTOS Planı’nın gerçekleştirilmesini de engellemiştir.
20 Temmuz 1974’te Türkiye’nin Ada’ya müdahalesiyle başlayan 1’inci Barış Harekâtı ile 14 Ağustos 1974’te başlayan 2’nci Barış Harekâtı’nda Türk ordusunun süratli hareket etmesi, İFESTOS Planı’nın gerçekleşmesini engellemiş ve bu plan da teşebbüs hâlinde kalmıştı. Kıbrıslı Türklerin Ada’daki mevcut sınırları ise Kıbrıs Barış Harekâtı sayesinde çizilmiştir. İFESTOS Planı, Türkiye’nin Ada’ya beklendiği üzere güney yerine kuzeyden gelmesi neticesinde bozulmuştu. Bu çerçevede İFESTOS Planı’nın sadece Muratağa, Sandallar ve Taşkent köylerinde uygulandığı, Türkiye’nin Ada’ya güney yerine kuzeyden çıktığının anlaşılması üzerine devam ettirilemediği anlaşılmıştı.

Yeliz Şenyerli: 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nda başarılı olunması, 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasının da önünü açtı. 1974’ten KKTC’nin kurulduğu 1983’e kadar hangi gelişmeler yaşandı?

ASAM Genel Sekreteri Gökhan Güler: Türkiye Cumhuriyeti’nin 1974’te Kıbrıs Adası’na garantör olarak gelmesinin ardından Kıbrıs Türkleri, ana vatanın fiili ve etkin güvencesi altına girmişlerdir. Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğinin yanında iktisadi, siyasi ve kültürel güvenlikleri de sağlanmıştır. Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra ortaya çıkan bu yeni durumun hukuki olması ve toplumda huzuru, düzeni sağlamak amacıyla 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti(KTFD)’ni ilân etmişti.
1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulmasından sonra oluşan yeni siyasal ortamda Kıbrıs uyuşmazlığına, gerçeklere uygun, âdil ve yaşayabilir bir anlaşmayla son verebilmek amacıyla Türk tarafının girişimleri ve inisiyatif kullanmasıyla “toplumlar arası görüşmeler” sürdürülmüştü. Ancak Rum-Yunan tarafının bıkıp usanmadan uyguladıkları uzun vadeli stratejileri ve takındıkları katı ve uzlaşmaz yaklaşımları çerçevesinde bir sonuca varılamamıştır.
Rumlar ve Yunanistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli kararı ile Rumlara sunulan “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşru hükûmeti” unvanını kullanarak uluslararası alanda siyasi hedefleri doğrultusunda kararlar çıkartarak Türkiye üzerinde baskı yaratma yoluna gitmişlerdi. Türkiye’yi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saldıran, Ada’yı bölen işgalci bir ülke olarak gösterme çabalarını sürdürmüşlerdi. Kıbrıs Türk halkını ve Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni, işgalcilere yardım eden ve Kıbrıs devletine isyan etmiş azınlık olarak sunmaya yönelik propagandalar yapmışlardı.
Birleşmiş Milletler’in Mayıs 1983’teki bir BM kararında, Rumların Kıbrıs’ın bütününde egemenlik hakkının bulunduğu ve işgalci güç biçiminde nitelendirilen Türk birliklerinin Ada’dan çekilmesi ve Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin derhal sona sonlandırması gerektiği ifade edilmişti. Türk tarafı gündeme gelen bahse konu kararı ivedi biçimde reddetmişti. Ardından KTFD Meclisi’nin 17 Haziran 1983’te Kıbrıs Türklerinin self-determinasyon hakkının olduğu uluslararası kamuoyuna belirtilmişti. Rumlarla o güne kadar yapılan müzakerelerden herhangi bir sonuç alınmasının mümkün görünmediğine kanaat getiren Kıbrıs Türkleri 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu tüm dünyaya ilân ederek ileriki yıllarda yapılacak müzakerelerde bağımsız bir devlet olarak yer alacağı belirtilmiştir.

Yeliz Şenyerli: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1983 yılından günümüze kadar Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı insanlık dışı ambargoları ve zorluklara rağmen Kıbrıs Adası’nı her alanda geliştirmek için üzerinde çalışılan ve gerçekleştirilen projeleri anlatır mısınız?

ASAM Genel Sekreteri Gökhan Güler: Kıbrıs Türk halkı olarak biz, yarım asrı geçkin bir süredir gasp edilmiş haklarımız için onurlu mücadelemizi sürdürmekteyiz. Kıbrıs Türkleri olarak siyaseten eşit olduğumuz 1960 Ortaklık Cumhuriyeti’nden silah zoruyla atıldık. Tüm hak ve hukukumuz gasp edildi. Akritas ve İfestos planları ile yok edilmek istendik… 1963’ten bugüne kadar hayatın tüm alanlarını etkileyen haksız ve insanlık dışı ambargolar altında yaşamak zorunda bırakıldık.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil ettiğini ileri süren GKRY, Kıbrıs Türklerinin tüm insan haklarını ihlâl eden politikalarını kesintisiz sürdürmektedir. Kıbrıs Türkleri olarak uluslararası temsiliyetten, yurt dışına seyahat etmeye, dış dünya ile iletişim kurmaya; ticari ilişkilerden, eğitim, kültür ve spor alanlarındaki faaliyetlere kadar hayatın tüm alanlarını kapsayan izolâsyonlara maruz kalmaktayız. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne doğrudan uçuşların yapılamaması, ekonominin en önemli sektörlerinden biri olan turizm sektörümüz açısından büyük bir olumsuzluk yaratmakta ve ülke turizminin gelişip canlanmasına mani olmaktadır.
Kıbrıs Türk ekonomisinin önemli can damarı olan yerli üretime dayalı ihracat da GKRY’nin girişimiyle 1994 yılında Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın almış olduğu karar sonucunda büyük bir darbe almış ve Kıbrıs Türkleri, ürettikleri malları Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edemez hâle gelmişlerdir.
KKTC üzerindeki eğitim, kültür ve spor alanlarındaki izolâsyonlar, esasen Kıbrıs Türk gençliğinin en tabiî haklarına ipotek koymaktadır. Kıbrıs Türkleri uluslararası alanda hiçbir spor müsabakasına katılamamakta, diğer ülke takımları ile dostluk maçı dahi yapamamaktadırlar. Kıbrıs Türk gençliğinin mağdur edilmesi ve diğer dünya gençlerinin sahip olduğu eğitim, kültür ve spor olanaklarından yararlanamaması, ciddi bir insan hakları ihlâlidir ve kabul edilemez.
Avrupa Birliği’nin Kıbrıs Türk halkına verdiği sözleri yerine getirmemesi ve aldığı kararları uygulamaması, Kıbrıs Türkleri arasında büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştur. Dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan ise 28 Mayıs 2004 tarihli raporunda, Kıbrıslı Türklerin çözüm yönündeki iradesini ispatladığının altını çizerek halkımız üzerindeki izolâsyonların kaldırılması için tüm ülkelere çağrıda bulunmuştur. Ne üzücüdür ki tüm bu alınan kararlar ve verilen sözlere karşın uluslararası camia, bu denli ağır ambargo ve izolâsyonların devamına göz yummaktadır. Bu durumun önemli bir istisnası, İslâm Konferansı Örgütü’nün referandumun ardından Kıbrıs Türk halkına verdiği önemli destektir.
Bu bilgiler ışığında günümüze gelecek olur isek Kıbrıs Türk halkı, tüm bu haksızlıklara ve maruz kaldığı insanlık dışı ambargolara karşın Kıbrıs’ta bir anlaşmaya varılması için sürdürülen müzakerelere iyi niyetle ve aktif bir şekilde katılmaya devam etmiştir.
Asrın projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne su temini projesi kapsamında gelen su, içme ve sulama amaçları ile kullanılmaktadır. Bu bağlamda suyun ardından Türkiye’den deniz altından kablo ile elektrik ve hidrokarbon boru hattı yapılması gündemdedir. Türkiye’den gelmesi muhtemel elektrik kablo hattı ile ülkemiz, enterkonnekte sisteme de dahil olmuş olacaktır. Bu da yenilenebilir enerji sistemlerinin ülkemizde daha aktif ve sınırlama olmadan uygulanabilmesine olanak sağlayacaktır.
Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs Adası etrafında keşfedilen hidrokarbon yatakları, Kıbrıs’ı bölgesel enerji politikalarının bir parçası haline getirmiştir. Dünyadaki enerji denkleminde ülkeler bazında doğalgaz rakamları ile karşılaştırılınca bölgenin sınırlı bir öneme sahip olduğu görülmekle birlikte siyasi gelişmeler, buradaki enerjiyi stratejik bir araca dönüştürmektedirler. Bugün Kıbrıs’ta yapılan çözüm müzakerelerinin merkezinde Doğu Akdeniz’de bulunan enerji kaynakları vardır. Doğu Akdeniz’in en kilit noktası olan Kıbrıs ve çevresinde, adı konulmamış bir enerji savaşı devam etmektedir.
Kıbrıs’ta yapılan hamleler, yalnızca Ada’daki iki toplumun geleceğini belirlemeyecek, aynı zamanda Avrupa’nın enerji güvenliğini, Ortadoğu’nun nasıl şekilleneceğini, Rusya’nın küresel güç olma arzusunun akıbetini ve Türkiye-AB ilişkilerinde yakalanan ivmenin yönünü de belirleyecektir.
Doğu Akdeniz’deki rezervler; sadece İsrail’i, Mısır’ı, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ı değil aynı zamanda KKTC ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu enerji oyunundaki tüm aktörleri etkilemektedir. Doğu Akdeniz’de bulunan hidrokarbon kaynaklarının pazara ulaşması için İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan tarafından alternatif pek çok yol düşünülmüştür. Ancak projelerin gerçekleştirilmesi, ekonomik ve güvenlik açısından fazlasıyla maliyetli olması ve ciddi riskler içermesi nedeniyle uzmanlar tarafından gerçekçi görülmemektedir.
Öngörülen en sorunsuz doğalgaz boru hattının Türkiye’den geçen Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi(TANAP) olduğu değerlendirilmektedir. Bölge ülkelerinin Türkiye’ye ulaştıracakları hidrokarbon kaynakları, hem Türkiye hem Avrupa pazarına erişim sağlayacaktır. Gaz, Türkiye’nin güneyinde bulunan Ceyhan’a ulaştığında, Türkiye pazarına dağıtılmak üzere ülkenin gelişmiş boru hattı şebekesine gireceği gibi aynı zamanda planlanan Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı(TANAP) ve Trans-Adriyatik Boru Hattı(TAP) ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya ihraç edebilecektir.
Doğu Akdeniz’de, sahadaki aktörler gelecekte enerji alanında uzlaşarak iş birliği ortamı yaratabilecekleri gibi bir çözümsüzlük durumunda ise bölgede sıcak bir çatışma çıkma riski potansiyeli de bulunmaktadır.
Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs Müzakere Tarihi’ne bakıldığında her daim müzakerelere iyi niyetle ve yapıcı bir şekilde katılarak müzakerelerde çözümü samimiyetle arzulayan taraf olduğunu, her defasında ispat etmiştir. Buna karşın Rum tarafının ise ilk günden itibaren katı ve uzlaşmaz tavır ve yaklaşımlar ortaya koyarak gündeme gelen bütün önerileri akamete uğrattığı görülmüştür.

Yeliz Şenyerli: Son olarak günümüzde KKTC’nin ve Türkiye’nin gündeminde olan Ada’daki iki devletli anlaşma sürecindeki son gelişmeleri değerlendirir misiniz?

ASAM Genel Sekreteri Gökhan Güler: Kıbrıs’ta bugüne kadar anlaşmaya varılamamasının esas nedeni, tarafların birbirlerini doğru şekilde anlamak istememesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Kıbrıs Türk tarafı ile Kıbrıs Rum tarafının federal çözümden ne anladığı arasında çok ciddi farklar söz konusudur!
Rum tarafının federasyondan anladığı; söz konusu Üniter Rum devletinin anayasal değişiklik ile federasyona dönüşmesidir ve üniter devlet, sadece yönetsel amaçlarla ilçelere ayrılan, basit, egemen bir devlettir. Rum tarafı federasyon derken eyaleti, Kıbrıs Türk tarafı ise iki devletin oluşturacağı yeni devleti kastetmektedir. Sadece bu yaklaşım ve görüş açısı bile Kıbrıs Türklerinin yıllardır kabul ettiği ‘iki kesimli, iki toplumlu federasyon’ modeline ters ve var olan gerçekleri reddeden bir yaklaşımdır.
Yıllardır Birleşmiş Milletler İyi Niyet Misyonu çerçevesinde federasyon zemininde bir çözüme ulaşılabilmesi için müzakereler yapıldı. Son olarak Crans Montana’da gerçekleştirilen Kıbrıs Konferansı da yine Rum tarafının katı ve uzlaşmaz tavırlarını ısrarla sürdürmesi nedeniyle 2017’nin Temmuz ayı başında çökerek ortadan kalkmıştı.
Federasyon zemininde bir çözüme varılamayacağını, artık her iki taraf da anlamıştır. Belli kesimler bunu kabullenmeyi reddetseler de mevcut durum budur! Kıbrıs Türk tarafı olarak ciddi bir anlayış değişikliğine ihtiyacımız vardır. Federasyon zemininde anlamsız bir şekilde ısrar edilmesi hâlinde en az elli yıl daha Kıbrıs’ta bir anlaşmanın sürüncemede kalacağı ortadadır. Federasyon modeli geride kalmıştır.
Ada’da iki ayrı halk, iki ayrı dil, iki ayrı tarih ve iki farklı kültür bulunmaktadır.
Bundan dolayı kendi devletimizin tüm dünya devletleri tarafından tanınmasını isteme hakkına sahibiz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bir an önce tanınmalıdır. Bu bağlamda iş birliği üzerine kurulu iki devletli bir anlaşma, taraflara kazan-kazan ortamı sağlayacaktır.
Kıbrıs Türk’ünün iradesi, 18 Ekim 2020 günü son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iki devletliliği savunan Sayın Ersin Tatar’ın seçilmesi neticesinde bu yönde tecelli etmiştir. Artık Türkiye’nin de desteğini almak suretiyle Kıbrıs’ta iki ayrı egemen eşitliğe dayalı, yan yana yaşayan bağımsız Kıbrıs Türk devletinden bahsetmekteyiz. Ancak böyle olursa devletten devlete, kapsamlı ve kalıcı bir anlaşma olabilir. Bu bağlamda Kıbrıs Türk halkının iradesine, herkesin saygı göstermesini bekliyoruz.

Yazar

Yeliz Şenyerli

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.