Kültür ve ahlâk erozyonuna postmodern bağlamda Siyasal İslamcılığın etkisi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______29.07.2019_______

Kültür ve ahlâk erozyonuna postmodern bağlamda Siyasal İslamcılığın etkisi

Burçin Öner

Dinî inanışlar arasında, mensupları bakımından son sırada ama ebedî olduğuna inanılan İslam dini, Arap yarımadasında doğmuş, benimsenmeye başlanmasıyla birlikte siyasi, sosyal, kültürel vs. açılardan da köklü değişikliklere sebebiyet vermiş bir inanç sistemidir. Hz. Muhammed’in vefatından sonraki zamanlarda ortaya çıkan mezhepler ve devamında türeyen tarikatlarla çeşitli hizip grupları sayesinde -hâlâ nasıl özünü koruyabildiği mucizesi bir kenara bırakılarak- İslamiyet, yorumlamalar bütünü haline getirilmeye çalışılmıştır. Özellikle toplumların yönetim sahalarında hükmetme kolaylığı sağlaması açısından değerlendirildiğinde, artık sadece bir inanış değil; aynı zamanda ne yazık ki güç ve iktidarın objesi hâline gelmiştir.

İnsanın bilinç dünyasındaki özgürleşme hissi ile doğrusal ilişki halindeki, aykırı kabul edilmekten kaynaklanan yalnızlaşma korkusu, bir taraftan da düşünmekten, araştırmaktan ve bulmaktan kaçışı beraberinde getirir. Bir anlamda Arşimet’in “evreka”sından kaçıp, Sebastian Haffner’in Bir Alman’ın Hikâyesi’nde anlattığı Alman muhalefetinin “kaçış ve dönekliğine” tutunmaktır. Nihayeti, milyonlarca insanın zulüm gördüğü Hitler Faşizmi altında yaşamaya çalışan mahlûklar topluluğudur.

Bütüncül bir zaman genellemesi yapmaksızın, Müslüman dünyası için de yukarıdaki ifadeler geçerliliğe sahiptir diyebiliriz. İslam’ın yalnızca bir hükmetme yöntemi olarak algılandığı yerde, sınırlı hayatlarını, esasen modern kölelik diye ifade edebileceğimiz egoizm çukurunda şekillendirmeye çalışanlar, İslam’ı bir hüküm ideolojisi hâline getirmiş ve onun siyasal bir meşruiyet kaynağıymış gibi algılanmasını sağlamışlardır. İşte İslam, tam da bu noktada artık “Siyasal İslâm” adını almış ve çeşitli hırsların yarıştığı ölümlü bir düzleme indirgenerek kutsiyeti zedelenmiştir.

Siyasal İslâm denildiğinde, akla hem dünyadaki hem de Türkiye’deki karşılığı bağlamında çeşitli tanımlamalar gelebilir. Bu çeşitlilik bir takım alt metinlerin çıkarılmasına yol açsa da genel bir çerçeve çizebilmek, hareket alanının rahatlaması açısından önemlidir. Dolayısıyla bu yazıda, Siyasal İslam’ın Türkiye’deki, özellikle son dönemdeki algılanış biçiminin; kültürel, ahlâkî ve sosyolojik açıdan değerlendirmeleri yapılacak, bu ideolojileşmiş bakışın, ülke bazındaki etkileri üzerinde durularak farkındalık yaratılmaya çalışılacaktır.

İktidara giden yolda Siyasal İslam’ın yakın dönem incelemesi

“Siyasal İslam, kısaca devlet yönetiminde İslami unsurların varlığını ifade eder. İslamiyet merkezli devlet yönetimi anlayışı yalnızca teokratik bir yönetimi işaret etmez, demokratik yönetim sistemlerinde dahi İslami unsurların ağırlıklı olduğu yapılar mevcuttur” (Saf, 2016).

Türk tarihinde Osmanlı dönemi örneklerine değinmeksizin, Türkiye’nin çok partili döneme geçişinden itibaren Siyasal İslamcılık faaliyetleri, çeşitli dönemlerde oldukça kuvvetli şekilde hissedilmektedir. Öyle ki bu faaliyetler, çeşitli akademik çalışmalarda, zamanları ve içerikleri baz alınarak farklı isimlerle tanımlanmıştır. Bu yazının ana eksenini oluşturacak, son dönem Siyasal İslamcılık faaliyetlerinin temsilcilerini İnceoğlu (2009), “Üçüncü nesil İslamcılar” şeklinde tanımlamıştır. Burada da bu ifade benimsenecektir.

Türk halkı, 1960’lardan itibaren ülkede değişim gösteren ekonomi politikaları ve 80’lerde benimsenen iktisadi ve sosyal tavırlar çevresinde, tercihini büyük oranda muhafazakârlıktan yana kullanmıştır. 80 Darbesi’nin ardından yok olmasa da önemli ölçüde yara alan iki büyük ideolojinin boş bıraktığı yeri, Siyasal İslamcılık “muhafazakârlık” kimliği üzerinden doldurmaya başladı. Yine de tamamının başarılı olduğunu söylemek güçtür. Örneğin Millî Görüşçü Refah Partisi, Adil Düzen söylemleri geliştirse de konjonktür içinde uygulanan ekonomi politikalarının enflasyonist bir tavır benimsemesi, uluslararası boyutta rekabete, özellikle de ihracatın artışına yol açtığından, pazar içinde yer alan kitlenin siyasi yönelimlerini de değiştirmiştir. Dolayısıyla muhafazakârlık, sosyokültürel boyutla sınırlandırılıp, ekonomik bir tavrın dışına çıkarılmıştır. (İnceoğlu, 2009)

Bunun peşine gelen 28 Şubat postmodern darbesi ve devam eden süreçte kurulan üçlü koalisyon dönemindeki ekonomik kriz, Siyasal İslamcılığa yeni bir nefes alma sahası açmıştır. Bu tavrın son dönem pratisyenleri, tam da bu zamanda kendini kabul ettirme imkânı bulmuştur. “Millî Görüş gömleğini çıkarttık!” söylemi ile ülkedeki sinir uçlarına dokunmaktan imtina edip, biz de sistemin içindeyiz algısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu öncü adımın yanında muhafazakâr demokrasiyi benimsediklerini ilan ederek, Türkiye’de yeni bir siyasal İslamcı anlayış kendini göstermeye başlamıştır. Enteresandır ki bu söylem, Alman merkez sağının temsilcisi “Hristiyan Demokrat Parti”yi andırmaktadır. Zaten üçüncü nesil İslamcıların iktidara geldikten sonra Almanya ve Angela Merkel ile yakın temasları da bunu kanıtlar niteliktedir.

Coşar ve Özman (2004), muhafazakâr demokrasi kavramının, üçüncü nesil İslamcıların kimlik analizini yapmak açısından önemli olduğunu savunur ve kavramın, “neo-liberal ilkelerin benimsenmesi; milli görüş hareketi ile organik değil ancak tarihsel bağın, ‘muhafazakârlık’ adı ile ‘İslamcılığa’ refere ettirilmesi ve diğer iki unsurun füzyonundan hareketle, söylemi İslami değerler üzerinden kodlamayarak İslam’ın depolitize edilmesi” şeklindeki üç ana unsurla şekillendiğini belirtirler. (İnceoğlu, 2009; Coşar ve Özman, 2004) Bu sayede siyasal İslamcı gelenekten gelseler de öyle olmadıkları imajını vermeyi amaçlamaktadırlar. Bunu başlangıçlarındaki seçim beyannamesinde de gözlemlemek mümkündür.

Nihayetinde, gerek Türkiye’nin çok partili döneme geçişinden itibaren başını alamadığı darbeler ve teşebbüslerinin yarattığı ideolojik boşluklar, gerek peşi sıra gelen ekonomik buhran dönemleri gerekse üçüncü nesil İslamcıların bu avantajlı ortamda sosyolojik, ekonomik anlamda oldukça batıcı bir politika izlediklerini açıklamaları ve özellikle AB ile ilişkilerde yapıcı bir tavır takınmaları, iktidara gelmelerine etki etmiştir.

Postmodern söylemler arasında kutuplaşan toplumda yozlaşma sorununun temel kaynağı olarak Siyasal İslam

Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal alandaki gelişimiyle birlikte kendini gösteren çok partili sistem ve demokrasi sayesinde, İslamcı politikalar benimseyen gruplar da Türk siyasetinde aktif birer figür hâline gelme imkânı bulmuşlardır. Bu sayede siyasallaşan İslamcılar, parti dışı politikalarında popülist bir tavrı benimsemişler ve iktidarı elde etme noktasında toplumsal desteğin önemli olduğu düşüncesiyle hareket ederek, dönemlik söylemler geliştirmiş, toplum tarafından bu şekilde desteklenmeyi hedeflemişlerdir. Bu açıdan bakıldığında, İslamcılığı modern bir siyasal ideoloji olarak tanımlamak pek de yanlış değildir.

Bütün bunlarla birlikte İslamcılık fikrinin, Türkiye siyasal yaşamındaki öncü aktörleri tarafından çok da sevimli karşılanmadığı açıktır. İsyan bastırma, parti kapatma gibi geçmişte alınan kararlar, bu savı desteklemektedir. Şu bir gerçek ki İslamcılığın üçüncü nesil temsilcileri, geçmişteki bu tür uygulamaları da propaganda aracı haline getirerek toplum desteğini almışlar ve iktidarda kalma sürelerini uzatmışlardır. Sonuç olarak “Siyasal İslam, bugün ülkemizin siyaset hayatının merkezinde yer almaktadır” (Saf, 2016).

Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet anlayışı bakımından benimsediği ulus-devlet algısı, postmoderniteyi benimseyen çevrelerce eleştirilmiştir. Yani modernizmin tek tipçiliğini reddedilmiştir. Zaten doğudan doğan bir kültürün temsilcileri, postmodernizmi, bu noktada batı modernizmine karşı savunulacak bir tutum olarak benimsemişlerdir. Bu sayede “öze dönüş”, “kültür inşası” gibi ideallerin felsefi altyapısını oluşturmada Postmodernizmi, önemli bir araç olarak görmüşlerdir. Bir anlamda postmodernizm, onlar için menzile açılan bir kapı niteliği taşımaktadır.

Ahmet (1995) Siyasal İslamcıların, postmodernizmi benimsemelerini şöyle açıklamaktadır: “Modernizm karşısında postmodernizm, modernizmin yerine geçecek bir toplumsal ve siyasal yapı sunmamaktadır, siyasal İslam ise postmodernizmden destek alıp modernizme bir alternatif sunmaktadır” (Saf, 2016; Ahmet, 1995). Postmodernizmin siyasal bir altyapı sunma kaygısı yoksa da modernizme karşı yetersizlik eleştirileri ile yeni arayışlar olması gerektiği görüşü temel alınarak, siyasal İslamcılar için İslamcı görüşün alternatif gibi sunulmasında önemli rol oynamaktadır. Bununla birlikte, modernizmdeki, özellikle seküler tektipçi anlayışı reddetmesi, yine İslamcı fikrin gelenek ve din temelli unsurları bakımından geliştirdikleri savlar için bir dayanak noktası oluşturur. Postmodernizmdeki çoğulculuk ve çeşitlilik anlayışı, İslamcılar açısından ulus-devlet ve milliyet kavramlarını sorgulamanın önünü açarken, kadim anlatıların tükeniş içinde olduğu vurgusuyla; sosyalizm, pozitivizm gibi modernite ürünü fikirlerin eleştirilmesine imkân tanımaktadır. Yani siyasal İslam, “izm”lerle mücadele halindedir denilebilir.

Bu yazının da ana örneğini temsil eden üçüncü nesil İslamcılar diye tanımlanan grupta da postmodernist etkilere rastlanmaktadır. Bununla birlikte aynı grup içinde postmodernitenin karşı çıktığı noktalarda söylem ve hatta eylem gerçekleştirdikleri zaman zaman gözlenmiştir. Bu da malum grubun, postmoderniteyi yukarıda da ifade edildiği gibi bir amaç ya da siyasal yapı değil, tamamen fikirleri doğrultusunda popülizmle de süslenen bir araç olarak gördüklerini kanıtlamaktadır.

Diğer yandan postmodernizm, geçmişle kavga içinde değildir. Farklılıklara saygı duymasına karşın, geçmişle gelecek arasında bir köprü kurulması gerektiğini savunur. Ancak yine üçüncü nesil İslamcıların söylem ve eylemleri incelendiğinde, çelişkiler göze çarpmaktadır. Örneğin; Türk tarihinin Osmanlı Devleti ile sınırlandırılması, cumhuriyetin kurucuları ile sürekli kavga edilmesi, dönemlik ayrışmalar üzerinden, bilinçli veya bilinçsiz geliştirilen dille, aradan geçen yıllara rağmen toplumu kutuplaştırma çabası, arkalarını dayadıkları postmodernite ile ters düşmektedir. Yine de temel ayrışma noktasının, milliyetçilik ile ulus-devlet anlayışı olduğu düşünülürse, kötülenen kişi, grup ve felsefelerle edilen kavgaların tamamen postmoderniteden bağımsız bir düzlemde gerçekleşmediği de düşünülmelidir.

Postmodernitenin çağdaşlaşma anlayışının temel dayanaklarında, seçme imkânı, bilgiye erişim kolaylığı, kamu yaşamının demokratikleşmesi gibi ilkeler vardır. Yine mevcut ortamda, değiştirilen yönetim sistemi için yapılan seçim propagandalarında, halkın doğru bilgi almasının önüne geçilmesi, teknolojik imkânların kısıtlanmasıyla evrensel bilgilere ulaşımın engellenmesi, kamu alanlarının hemen hepsindeki kayırmacılık ve ispiyonist hiyerarşi ile kişilerin ikili ilişkilerindeki samimiyet duygusu dâhil tüm münasebetlerde paranoyak bir psikolojiye bürünmelerine sebep olunduğu görülmektedir. Bu da postmodernite tasavvuru çerçevesinde değerlendirmek için hayli zorlayıcı bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer taraftan, İslamcı bakışı eleştiren kesimlerce de karşı hamlelerin yapılmasına ortam hazırlamaktadır. Kimi kişiler, bu kapalı ortamda daha da pasifleşmeyi seçerek kendine bir konfor alanı yaratmaya çabalarken; kimileri ise kendi düşüncelerini daha yüksek sesle dillendirmeyi ve benzer seslerle ortak çalışarak adeta bir çığlık korosu oluşturduklarında daha konforlu bir yaşamda kendilerine yer bulacaklarına inanmışlardır. Bir anlamda toplum, aktifler ve pasifler; biz ve ötekiler şeklinde ayrışmaya gitmektedir.

Üçüncü nesil İslamcıların oluşturmak istediği siyasi yapı içinde ele alınması gereken bir diğer alan ise “kültür inşa”sıdır. Bu noktalarda, siyaseti beslemek adına, siyaset dışı sahalarda, özellikle medya aracılığıyla çeşitli çalışmalar yürütülmektedir. Bu çalışmaların ilerleyişinde aktif rol alan kişiler, genellikle bir topluluğun milletleşmesinde hayati önem taşıyan kültürün temsilcileri olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Edebiyattan, sinemaya; müzikten mimariye kadar sanat ve estetiğin barındığı her sahada üçüncü nesil İslamcı anlayışın bir “kültür elçisi”ni görmek mümkündür.

Bu kişilerin yapıtlarında kullandıkları dil, üslup, imge ve simgeler ile sosyal yaşantılarında benimsedikleri fikri savunma ve kişilerle iletişim kurma şekilleri birbirine ters düşmektedir. Postmodernitenin temel çağdaşlaşma argümanlarının başında gelen hoşgörü, üçüncü nesil İslamcıların fikirlerini sunmak için ürettikleri araçlarda kullanılan önemli bir süstür. Fakat bu süs, gerçek yaşamda pratiklerine adapte olamamış görünmektedir. Eşsiz güzellikte bir melodiye hayat veren, insanın yüreğini titretecek mısraları dizen, bir televizyon kanalında ya da sinema perdesindeki karakterlerin ahengine dokunmayı başaran sanatçıların, iş gerçek tartışmalara geldiğinde, sanki üçüncü sınıf bir ülkenin arka sokaklarında kavga eden sokak çetelerine dönüşmeleri, hoşgörünün üzerini, kalemlerinden dökülen mürekkebin hangi lekesiyle çizdiklerini sorgulatır cinstendir. Bu durum, diğer sanatçıların da politize olmasına sebebiyet vermektedir. Yani toplum, bu sayede bir kez daha ayrışma noktasına gelir. Bir tarafta tutuculuk yerine özgürlüğü savunmak adına pedofiliden pornoya varan her şeyi medeniyet ölçüsü içinde tutacak bir dal bulma eğilimindeki “sanatçılar”, bir taraftan yasak ve yanlışı duygusal cümlelerle ifade ederken hırçın yaşantılar süren “topluma örnek kişiler” arasındaki çekişme sayesinde, akıl almaz bir handikap yaşamaktadır.

Tek bir siyasi anlayışın oluşturduğu ortamda yetişen bir nesil, teknolojinin de marifetiyle kapalı yaşam alanlarında sanal özgürlüğü izlerken, gördüğü bu kapışma arasında kendisine bir yol çizmeye çalışmaktadır. Bu kavga ve karmaşa, yalnızca bireysel etkiler değil, aynı zamanda toplumsal etki ve hatta dönüşümlere sebep olmaktadır. Azdan çoğa gidersek, ergenlikle beraber bir kişinin; kendine, zevklerine, ailesine, arkadaşlık ve duygusal ilişkilerine, eğitim hayatına, iş hayatına, annelik ya da babalık duygusuna, topluma ve insanlara faydalı olma isteğine, çevre ve doğa ile bağına, entelektüel birikimine, dil, kültür ve milli reflekslerine hangi şekilde etki edeceği göz önüne alınmalıdır. Sadece bir kişinin gelişiminde bu denli etki bırakan şu ortam, bütün bir nesli düşündüğümüzde Türkiye’nin on yıllarına nasıl sirayet edeceği dikkatle ele alınmalıdır.

Sonuç:

Bütün bir siyasal İslam ideolojisinin temele oturttuğu düşüncelerden biri, belki de en önemlisi, ulus-devlet ve milliyetçilik anlayışının ortadan kaldırılması şeklindedir. Bunun için yalnızca batıdan gelen akımlarla mücadele etmemekte, aynı zamanda milleti oluşturan kültür kodlarının güncellenmeyi de hedeflemektedir. İdeasını gerçekleştirmede gerekli fonların sağlanması için izin verdiği esneme noktaları, doğrudan milleti var eden kodları etkilemektedir. Bunun ortaya çıkmasında herhangi bir beis görülmemesi, aksine buradan kaşınacak bir sinir ucu, onun varlık sahasını genişletmesinde etkili bir adım olacaktır.

Şu halde, anlatılan tüm postmodernist yaklaşımların hayat bulduğu siyasal İslamcılık ve özelde de üçüncü nesil İslamcıların Türkiye ve Türklük için hangi boyutta katkı sağlayıp, hangi boyutta zarar vereceği, özellikle milliyetçilik savunusu yapan çevrelerce özenle irdelenmesi gereken bir konudur. Belki de milliyetçiler adına bir öz eleştiri yapılırsa, temel gelişim kitaplarındaki cümlelerin altı yerine üstünü çizmekten vazgeçmek, pirüpak tarihimizin resimlerine âşık ama cümlelerine küs yaşamak yerine geçmiş benzer örneklerden ders çıkararak geleceğimizi şekillendirmek gerekmektedir. Milliyetçiler, atiye bakarken gözlerinin ışıl ışıl parlamasını istiyorlarsa, kimlerin avuçlarından “umut” içtiklerini unutmamalıdırlar.

Kaynaklar:

Ahmed, A. S. (1995). Postmodernizm ve İslam, (Çev) O. Ç. Deniztekin, İstanbul: Cep Kitapları Yayınları.

Coşar, S. ve Özman, A. (2004). Centre-Right Politics in Turkey After the November 2002 General Election: Neo-Liberalism With a Muslim Face, Contemporary Politics, Vol.10, No.1.

İnceoğlu, E. (2009). Türkiye’de Siyasal İslamcılığın Evrimi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Saf, H.H., (2016). Türkiye’de Yükselen Siyasal İslam’ın Postmodern Nedenleri, Karadeniz Teknik Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 3(12):104-119.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları