Seçimler ve beka meselesi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

-
_______17.03.2019_______

Seçimler ve beka meselesi

Hakan Paksoy

Bir önceki yazımda da beka konusu incelenmişti. Başlığı  “Türk Devletinin beka meselesi var mıdır?” idi. Yazı, “Bu sorunun kestirmeden cevabı; “Evet, Türk milletinin beka meselesi vardır; hem de büyük bir kesinlikle vardır; şeksiz şüphesiz vardır; tartışmasız vardır.” diye başlayıp, “Ancak bu beka meselesinin 31 Mart seçimleri ile uzaktan ya da yakından, doğrudan veya dolaylı herhangi bir ilişkisi yoktur.” diyerek devam ediyordu.

Yazıda, beka meselesini yaratan sebeplerin içerideki yeni devlet yapılanması ve bu yapılanmadaki Türk Devlet Felsefesi’nin yokluğunu vurgulamaya çalışmıştım. Devletin kurumlarındaki dağınıklığı, hafızaların yok edildiğini ve devletin kurumları arasındaki bağlantının neredeyse koptuğunu belirtmiştim.

Türk devletinin beka meselesi var denirse, devletin dolayısıyla Türk milletinin hayatına kast ediliyor demektir. Çünkü bekanın anlamı TDK Büyük Sözlüğü’nde “kalıcılık, ölmezlik” olarak veriliyor. Hâlbuki Büyük Atatürk’ün muhteşem ifadesi ile: “Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.” ya da başka bir veciz sözü ile “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Büyük Türk milletinin bugün yaşayan evlatları olarak bizler de üzerimize düşeni yapıp, Türk milletini yarınlara sorunsuz taşımak zorundayız. İşte bundan dolayıdır ki beka meselesi bizi çok ilgilendirmektedir ve bu meseleye bakmaya devam edeceğiz.

Meydanların dili

Beka meselesi tehdidi seçim meydanlarının vazgeçilmez konusu haline gelmiştir. Seçmen tehlike altında olduğuna ikna edilmeye çalışılmaktadır. İkinci aşama da tehlikeyi yaratanların kim olduğudur. Burada da birinciye nazaran daha büyük bir sıkıntı ortaya çıkmaktadır. Özellikle seçmen tasnif edilmekte, bir kısmının tehdidi yaratanlarla birlikte olduğu söylenmektedir. Bu şekilde, en azından, daha önce alınan oyların muhafaza edileceği hesaplanmaktadır. Seçim stratejisi bunun üzerine kurulmuş görülmektedir.

Seçim meydanlarında kullanılan bu dil yangına benzin dökmek gibidir. Tıpkı görevi yangın söndürmek olan itfaiye görevlisinin hortumundan su yerine benzin sıkılmasına benzer. Hele de arazöze su doldurmakla sorumlu olan kişinin benzini bilerek koyması ihtimali vahim bir husustur. Yangın büyüdükçe itfaiyeciye ihtiyaç devam edecektir çünkü. “Şartların olgunlaşmasını bekledik” diyen 12 Eylül darbesinin generalleri hâlâ Türk milletinin hafızalarında tazeliğini korumaktadır.

Böyle cümleler seçim meydanlarında, popülist söylemlerle, sadece oy devşirmek için söylenmemelidir. Beka meselesi ancak çok ama çok özel zamanlarda kullanılması gereken kavramlardandır. Tıpkı 15 Temmuz gibi günlerde, milletin duruma vaziyet etmesi gereken zamanlarda ortaya çıkmalıdır. Fakat ne yazık ki devletin en üst makamı olan Cumhurbaşkanlığı -tabii aynı zamanda parti genel başkanı- yapılan her toplantıda beka meselesini kullanmaktadır. Hatta soğan, patlıcan, domates fiyatlarındaki artış dahi bir şekilde beka meselesi ile ilişkilendirilmektedir.

Eğer sadece bu seçim düşünülecek ve yarınlar önemli değil, hele bir yarın olsun da o zaman bakarız denecekse elbette her şey yapılabilir. Ancak beka önemliyse bu ifade, ulu orta kullanılmamalıdır çünkü yarın, bu dili kullananlar da yönetecek milleti bir ve bütün bulamayabilirler. O zaman pişman olmak için çok geç olacaktır.

Özellikle genç kuşak içinde, olan biteni sorgulayanların bir kısmında inanç ve kimlik konusunda savrulmalar yaşamakta. İktidarın yanındakiler de ya ideolojik bağlılık içine girmekte ya da sorgulamadan devam ederek, güçle birlikte olmanın keyfini çıkarmaktalar. Bütün bu gençler Türk milletinin istikbalidir. Bu kadar keskin ayrılıklar bile tek başına gelecekteki, millî birlik probleminin kaynağıdır.

21’inci yüzyıldaki seçim serüvenimiz

30 Mart 2014 seçimleri ile 31 Mart 2019 seçimleri arasında beş yıl bir gün vardır.  Bu dönemde 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi, 7 Haziran 2015 Genel Seçimi, 1 Kasım 2015 Genel Seçimi, iktidar tarafından seçimlerden daha fazla önem verilen 16 Nisan 2017 Referandumu, 24 Haziran 2018 Genel Seçimi yapılmıştır. 30 Mart 2014 ve bugünlerde yaşanmakta olan 31 Mart Mahalli Seçimi dâhil yedi seçim vardır. Bu da yaklaşık 8 (sekiz) ayda bir seçim anlamına gelmekte.

Her seçim döneminde Türkiye’nin geleceğine yönelik tehdit ya da tehlikelere vurgu yapılmış ama bu seçimdeki kadar vurgulu bir şekilde beka meselesi öne çıkarılmamıştı.

Yapılacak bu seçimler, 3 Kasım 2002’de başlayan iktidar değişikliği ile beraber bugüne kadar, referandumlar dâhil 15’inci seçim. 16 yıl 4 ay ve 28 günlük dönem içinde, 13 aya bir seçim düşmekte.

Bu kadar kısa aralıklarla seçimlerin yapılması meydanlardaki dili gitgide sertleştirdi. Vaatler havada uçuştu. Siyasetteki ve toplumsal ilişkilerdeki nezaketi neredeyse yok etti. Gerginlik en üst seviyeye çıktı.

Özellikle 12 Eylül 2010 referandumu ile başlayan bir değişim ve dönüşüm de normalmiş gibi takdim edilerek Türk milleti ve Türk devletinin başkalaşma sürecine girildi. Özellikle 2008’den itibaren Ergenekon, Balyoz, İzmir Casusluk gibi davalar, devletin kozmik odalarına düşmanların girmesine varan travmalardan sonra gelen 12 Eylül referandumu, devlete en önemli darbe oldu. Bu referandumda da bugünküne benzer bir söylemle, devletimizin vesayetlerden kurtulacağı propagandası yapılarak oy istendi. Ne var ki referanduma gelen süreçte, menzil birliği ile hareket edenlerden birisi, Türk milletine meşum 15 Temmuz gecesini yaşattı.

Her seçim süreci aynı zamanda seçim ekonomisini de beraberinde taşıyordu. Kolay yol tercih edildi. Dışarıdan borç alındı ve başkasının parası ile bir refah oluşturuldu. Hem siyaset ideolojik hedefine ulaşmak için bu durumu kullanıyor hem de sanal bir refah içindeki toplum, yılda bir yapılan seçimleri siyasete baskı aracı olarak kullanıyordu. Geleceğin sermayesinden yiyen toplum da siyaset hedefine yürüdü. İnsanlar da benden sonrası tufan ya da ben mi düzelteceğim, nasıl olsa başkaları var kolaycılığı ile vaziyeti idare ettiler.

Birinden çıkılıp diğerine girilen seçim süreçlerinde gerginlik had safhaya geldi. Son seçimlerde, daha sonuçlar açıklanmadan ve seçim yasakları sürerken, bütün şehirlerde kutlama için silahların atılmaya başlanması üzerine çok ama çok düşünmek gerekiyordu. Fakat sorumluluk sahiplerinden kimse buna zahmet etmedi.

Peki, Türk kimliği ile mücadele beka tehlikesinin neresinde?

Tam da merkezindedir.

“Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik, grubunda varlıklarının tanınması gerekmektedir. “Türkiye Türklerindir” gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. (2. Cumhuriyet Tartışmaları, s. 422, Metin Sever- Cem Dizdar, Başak Yayınları, 1993)” Sözleri de Cumhurbaşkanına aittir, Biz, Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Abaza’sıyla, Roman’ı ve Boşnak’ıyla velhasıl… Bu milleti yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü anlayışıyla seviyoruz. Bizde ayrım yok. (Esenyurt (İstanbul) mitingi, 5 Mart 2019)” sözleri de… Değişen bir düşünce görülmemektedir.

Bu düşünceler, etnik kimliklerin tanınması anlamına gelmektedir. Etnik kimliklerin tanınması, onlara egemenlik verilmesi demektir.

28 Şubat 2015 Dolmabahçe Sarayı’nda AKP Grup Başkanvekili, Hükümet ve şimdi kapatılmış olan Kamu Güvenliği Müsteşarı ile PKK terör örgütünün partisinin temsilcilerinin birlikte yaptığı açıklamada da bu vardı.

Yüzlerce defa tekrarlanan ve halen söylenmeye devam eden bu fikirler, Türk toplumunun kafasını iyice karıştırdı. Mütemadiyen süren seçim ortamında ve siyasetin popülizmi yüzünden geniş kesimler tarafından, sonucunun ne olacağına bakılmadan tekrar edilmekte. Bir kesim de artık ne olacaksa olsun bıkkınlığı içine girmiş durumda.

Çevremizde olan biten ne âlemde?

Coğrafyamızda büyük değişiklikler oluyor. Yanı başımızda yangın var. Önce Irak’ta devlet değişti, parçalı devlete geçildi. Şimdi de Suriye’de aynı plan devrede. Başta Suriye politikasında birlikte hareket edilen ABD, bugün açıktan bize karşı tavır koyan bir konumda. Astana Sürecinde birlikte hareket ettiğimiz Rusya ve İran da Liderler zirvelerinde atılan imzaların gereğini yapmamızı talep etmekteler.

Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren rapor kabul edildi (13 Mart 2019). Yeni açıklanan (14 Mart 2019) ABD İnsan Hakları Raporu’nda, Türkiye ilk defa bu kadar fazla yer aldı.

Müslümanların devletlerinden sadece Katarla aramız iyi. O da Kıbrıs Rum Kesimi ile anlaşma yaparak Doğu Akdeniz’de doğal gaz araması yapıyor. Mısır’da, Libya’da büyükelçimiz yok. Tunus’la aramızda sıkıntı var. Suudi Arabistan ile neredeyse ilişkilerimizi kesecek duruma geldik. Ürdün ve Irak’ın esamisi okunmuyor. Filistin lideri ile en son ne zaman görüşüldü hatırlanmıyor. İsrail ile görünürde kavga devam ediyor.

Ege’deki adalarımıza el konulmuş, Yunan Bayrağı çekilmiş vaziyette. Artık insan kaçakçılığı bahanesi ile kontrolünü NATO’ya bıraktığımız uluslararası sularda da rahatça dolaşamaz haldeyiz.

Tekrar soralım: beka meselesi var mı?

Sanıyorum bunca yaşananlara rağmen bu soruya hayır yok diyecek bir babayiğit çıkmaz. Ancak doğru soru, var mıdır değil beka meselesinin nereden, nasıl ve kim tarafından çıkarıldığı olmalıdır.

21’inci yüzyılda yaşadıklarımıza topluca ve birbirleriyle ilişkisini kurmadan bakmak yanlış olur. Devekuşunun başını kuma gömmesi gibidir. Gelen avcıyı göremezsiniz.

Sekiz ayda bir yapılan seçimler istikrarımızı bozmuştur. Bunun sorumluluğu oy kullanan seçmende değil yönetimdedir. Fakat bugün, yenilginin sorumluluğunu ordudaki erlere yükleyen komutan misali ile karşı karşıyayız.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları