01.12.2021

Yarım aydın

Zekâ, doğuştan gelir ve kişi bundan kendisi doğrudan sorumlu değildir ancak kendisine verilmiş olan az veya çok zekâyı nasıl kullandığından sorumludur. Ayrıca ahmaklıkla zekâ arasında çok sıkı bir bağ da yoktur.


 

Konu yine sosyal medyada paylaşılan alıntı yazılar ve bu alıntı yazıları tekrar paylaşanların yazıyı yazanlarla paylaştıkları açık veya örtülü görüş ve anlayış ortaklıklarını, vermek istedikleri mesajı birkaç yönüyle irdelemek.

Sosyal medyada paylaşılan yazıların genellikle bir fikir, düşünce derinliğine sahip olması, bilimsel ve ahlâkî değerler bakımından bir değer ifade etmesi, ya da sorun olarak görülen konuda çözümler önermesi gibi yönlerine bakılmıyor. Öylesine bir anlık, yüzeysel tepki seviyesinden öteye gitmiyor. Sıradan bir nefret veya hayranlık görüş ve duygularına hitap ediyor olması yetiyor. Bu bir sosyal ve kültürel gerçeklik. Konunun bizi ilgilendiren tarafı da bu. Yazıyı yazanlar da hem kendilerini hem toplumdaki bu anlayıştaki insanların öfke, bıkkınlık ve sıkışmışlık hallerini rahatlatıyor.

Zekâ seviyesi tek belirleyici midir?

Öteden beri toplumumuzdaki ‘karşı taraf’ olarak gördüğü kesimi aşağılama ve her tür sorunun kaynağını onların zekâ seviyelerinin düşük olmasında gören bir anlayışın sosyal medyadaki tezahürleri. Ne var ki yazılardaki görüşleri (!) dikkatlice düşününce, yazanlarının zekâ seviyelerinin de küçümsedikleri kitleden farklı olmadıkları anlaşılıyor. Mantıklı olmadıkları ilk birkaç cümlede zaten anlaşılıyor ama belli ki, bu yazıları paylaşanların mantık örgüsüyle örtüşüyor. Yani, bu kişilerin zekâ seviyesi tüm bir toplumu analiz etmeye yetecek düzeyde görünmüyor. Kaldı ki, böylesi analizlerin bilimsel olması için gereken parametrelerden ancak biri zekâ seviyesidir ve tek belirleyici değildir.

Türkiye’de bir kesim; halkın bir kısmını sürekli aşağılamak, ülkedeki önemli sorunların kaynağı olarak bu kesimi ve bu kesimin desteklediği siyasî iktidarları görmek gibi bir kesin inanç kapanında olmuştur. ‘Öteki’ kesimi toplumsal gelişmede, çağdaşlaşmada ayak bağı olarak; kendilerini, ilerici, aydın, çağdaş olarak görmüşlerdir. Diğer kesim de bu baskın, buyurgan ve üstenci tavra karşı giderek daha da içe kapanıp, kendi muhafazakâr alanlarında inatla varlığını sürdürmüştür. Onları dinsiz, inançsız, hayatın anlamını idrak edemeyen ve kendi kültür, medeniyet ve inanç değerlerine yabancılaşmış güruhlar olarak görmüşlerdir. Diğer kesime ve hayat tarzlarına karşı kendi tarzına sarılmış ve sessiz bir direnme içinde hep merkezdekileri ve merkezin sağındaki siyasî partileri desteklemişlerdir. Türkiye’de ‘aşırı uç’, ‘marjinal’, ‘bölücü’, ‘taşeron’ olarak ifade edilen siyasî akımlar, siyasî partiler ve siyasetler de olmuştur. Yasal ve hukukî düzenin dışına taşanlar da genellikle yer altına inmişlerdir. Ancak Türkiye’de halk bunlara itibar etmemiş ve alan açmamıştır. Ortanın en solunda ve en sağında olanlarla, bu yelpaze içinde keskin görüş ve anlayışta olanlara da fazlaca itibar etmemiştir.

Ancak halk bunlardan bazılarını iktidar merdiveninin üst basamaklarına kadar desteklemese de, bir ‘gösterge’, ‘belirteç’, ‘ölçü’ olarak takip etmiştir. Aslında devlet de bunların görüş ve tavırlarını göz ucuyla, yön tayini bakımından takip etmiştir. Bir dönemin ‘Ülkücüleri’ buna örnektir.

Sonuç itibariyle, merkez sağ 1950’lerden bu yana kısa fasılalar dışında iktidarda olmuştur. Merkez sol ise ana muhalefet olagelmiştir. ANAP ve AK-Parti ilk iktidar dönemlerinde bu döngüyü kırıcı bir siyasî söylemde bulunmuşlarsa da sonraki yıllarda seçmen profili yine ayrılmıştır. AK-Parti son yıllarda, ayrı bir yazı konusu olabilecek sebeplerle, kendi geleneksel tabanına (millî görüş) yönelme eğilimindedir. Kısaca, siyasette bu iki dünya görüşü ve anlayışı arasında fazlaca bir geçişkenlik olmamıştır. Halbuki Atatürk ve cumhuriyetin temel ilkelerinde çok yüksek bir oranda ortak sahiplenme vardır.

Bu eski ve süreğen sorunlu anlayışın ifadesi olan bazı yazılar sosyal medyada çokça paylaşılır oldu. Üstelik paylaşan kesimler arasında milliyetçi-muhafazakâr ve ülkücü-milliyetçiler de var. Belli ki, bu tavırla bir yandan mevcut iktidardan memnuniyetsizliklerini ve iktidarın taban seçmen kitlesini hedef alırken diğer yandan kendilerince bir açıklama, teselli ve rahatlama refleksi içindeler. Sol yelpazedekilerle milliyetçi-ülkücülerin bir kısmı, daha başka birçok sebep yanında, iktidarın din temelli söylemlerinden, eylemlerinden, politikalarından ve bu anlayışı dış siyasete de yansıtmasından kaygılı ve rahatsızlar. Bu anlaşılabilir ve hatta bizim de ortak olduğumuz bir tepki; ancak toplumun bir kesimini tahkir etmenin, aşağılamanın sebebi olamaz.

Bu yazılardan biri, Türk halkının önemli bir kısmının zekâ seviyesinin çok düşük, dikkat ve algısının çok sınırlı olduğu; algı ve değerlendirme kapasitelerinin olmadığı, bir siyasî partinin de bunu iyi okuyup ona göre basit, yalın ve tekrardan ibaret söylemlerle bu kesimin desteğini aldığını, yani toplum mühendisliği yaptığını iddia ediyor.

İnsanların zekâ seviyelerine göre seçim yaptıkları rasyonel ve bilimsel değil. Köylü kurnazı diye bir kavramımız var… En cahil bile tercihini işine geldiği biçimde kullanır, yani seçiminde kendince rasyoneldir. Yıllar önce yapılan ‘çiftçiler neden teknoloji kullanmıyor, neden modern tarım tekniklerini benimsemiyor?’ diye geniş çaplı bir araştırmanın sonucu çok ilginçti: akademisyenlerin, araştırmacıların, bürokratların sandıklarının aksine, çiftçiler çok rasyonel, yani optimum ve bütüncül bir anlayışla davranıyorlardı. Bu sonuç çiftçilik sistemleri araştırmasında (farming system research) paradigmayı değiştirdi.

Seçmen davranışları

Seçmen davranışları konusunda yapılmış çok sayıda bilimsel araştırma okudum. Seçmenlerin destekleme veya karşı oy verme kriterlerini yirmi başlıkta toplasanız (ekonomi, güvenlik, adalet, hukuk, terör, bölücülük, eğitim, sağlık, dindarlık-laiklik, etnik-kültürel kimlik, dış politika, göçmenler, beka, ideoloji, demokrasi, insan hakları, genel idare, hükumet sistemi, yolsuzluklar…) tüm seçmenlerin belki ancak % 10 kadarı iki-üç başlıkta ortaktır; on yedi – on sekiz başlıkta ayrışırlar. Her bir seçmenin kendi önceliği, beklentisi ve hayat anlayışına ve pratik olarak hayatına ne gibi olumlu yansımaları olacağına göre en rasyonel kararı verdiğini anlarsınız. Yani herkesin öncelikleri, ihtiyaçları ve beklentileri farklıdır. Bir çobanla bir esnafın, mühendisin, öğretmenin, iş insanının, sanatçının… öncelikleri farklıdır. Bunlardan biri, diğerini seçimdeki tercihi sebebiyle hangi ölçülere göre kınayabilir? Doğal olarak ölçüleri, değer yargıları, anlayışları zaten farklı. Öbür türlüsü zaten ancak dikta rejimlerinde, antidemokratik toplumlarda ya da bir inanç ve ideolojiyle basiretleri bağlanmış kapalı toplumlarda olabilir. Bu basit ve yalın örnek meramı kolay ve kestirmeden anlatım içindir yoksa küçümseme veya yüceltme anlamında değildir.

Ancak bazı konularda bir milletin tüm fertlerinin düşünce ve duygu ortaklığı içinde olması gelecekleri bakımından çok hayati önem taşır. Bir millette, toplumda belli konularda yüksek oranda bir düşünce ve duygu ortaklığı olması da o toplumun, milletin kültürel ortaklığının yüksekliğini ve gelişmiş organizasyon yeteneğini gösterir.

Kaldı ki, bir ülkede çobana da ihtiyaç var; hekime de hakime de. ABD ve AB ülkelerinden bazılarında çobanlar, iki – dört yıllık yüksek okul mezunları (herdsman, dairyman). Bizim gibi çoban açığı olan ülkeler de çoban ithal ederler. Çobanlarımız Afganlılar değil mi? Çobanlık kursları açmıyor muyuz? Almanya’ya işçi olarak gidenlerin çocukları bugün tüm insanlara yararlı ve göğüs kabartıcı başarılar gösteriyorlar. Bu başarılı insanların ana-babalarının zekâ seviyeleri on bir miydi ve zekâ ile kalıtım, genetik arasındaki ilişki inkâr edilebilir mi? Ortalama zekâ seviyelerinin on bir olduğu iddia edilen bir geniş gruptan zekâ seviyeleri, yazıyı yazanın iddia ettiği gibi, A seviyesinde olan on binlerce insan nasıl çıktı? Ya da herhangi bir alanda teknoloji geliştirmek için şu kadar teknik insan kapasitesine sahip olmak gerekmiyor mu? Bu meslek veya sosyo-kültürel grupların ülkenin yönetimiyle ilgili düşünceleri de haliyle farklıdır.

Ülkenin iç ve dış güvenliğinde görev alan, sınır ötesi operasyonlar yapan  askerlerimiz bu hastalıklı anlayıştan incinmezler mi? Organize, yüksek kültür seviyesinde olan toplumlarda her seviyeden insanlar o toplumun temelinde bir yer tutarlar, bir değer ifade ederler. Temizlik işçilerimiz ve sektörümüz olmasaydı yaşadığımız şehir nasıl olurdu? ABD ve AB ülkelerinin bazıları ‘tır şoförü’ yetersizliği sebebiyle gıda tedarik zincirinde kaos yaşamıyor mu? Hem sosyal medyada yazısı paylaşılanlar bu meslek gruplarının bırakın becerilerini, toplumdaki hayati etkinliklerini idrak edemiyorlar mı? Yoksa maksatları çokça paylaşılmış olmanın keyfi ile mest olmak veya toplumda paranoyak karamsarlığın şiddetini artırmak mı?

Türkiye’de bir kısım insanları iktidara karşı olmada özne olarak öne sürmeleri ve onları aşağılamaları aslında kendi hastalıklı mantık örneği değil mi? Velev ki bu insanlar iddia ettikleri gibi; bu insanları biz ithal mı ettik veya merdiven altı seri üretimler mi? Öyleyse o insanları ortaya çıkaran eğitim, kültür, siyaset ve inanç sistemlerini ve kurumlarını düzeltmek gerekmez mi?

İktidara karşı olmak başka, kendi yurttaşlarının önemli bir kısmını düşük zekâlılar diye yaftalamak başka… Diğer yandan, iktidar yanlılarının da karşı tarafı kendi toplumuna yabancılaşmış, bir değer üretemeyen ve sürekli şikayet eden bir zihniyetin uzantısı olarak görmesi de aynı düzlemdeki zıtlıklar.

Paranoyak karamsarlık nedir?

Atatürk döneminde okur-yazar oranı nüfusun %10 kadarı bile değildi. Atatürk halkı motive etti, yüreklendirdi, cesaretlendirdi, aşağılamadı, hakir görmedi. O ince sesiyle 2.,3.,4. kelimeleri uzatarak “Türk milleti zekidir, çalışkandır” sözünü niye söyledi?

Türkiye’de halkın en az %80 kadarı Atatürk ve cumhuriyetin temel değerlerini ortak değer olarak görüyorsa ve fakat Atatürk’ün kurduğu siyasî parti yetmiş senedir iktidar olamıyorsa, ya da yirmi yıldır %26’nın üstüne çıkamıyorsa durumu nasıl okumak gerekir? Bu üstenci tavrı ısrarla sürdürmek yerine bu kitleleri de kucaklayarak ve onların değer yargılarını yükselterek, anlayış ve kavrayışlarını geliştirerek kazanmak gerçek milliyetçilik değil midir ?

Ayrıca zekâ seviyesi ile mantık, akıl ve rasyonalite arasındaki örtülü bağlantı kurmaları da hasta bir mantığın yansıması. Bunlara göre “demokrasi nedir” acaba?

Hitler’in zekâ seviyesi kaçtı? Peşinden sürüklediği Alman toplumunun çoğunluğunun zekâ seviyesi kaçtı? Bu büyük çoğunluk aptal ve ahmak mıydı? Hitler zeki ama ahlâksız biriydi. ‘Ahlâk’ kavramını illa dinî anlamda veya dine dayalı olarak kullanmadım; moda ifadeyle küresel ‘etik’ anlamında kullandım.

Zekâ, akıl, bilim, ahlâk, inanç, tecrübe birlikte değerlidir.

Zeki ama bilgisiz, zeki ama ahlâksız, zeki ama inançsız (din veya ideoloji anlamında değil), zeki ama akılsız… her toplumda var. Bizde ‘arif’ ve ‘irfan’ kavramları var. Arif olmak âlim olmak kadar değerlidir. Ahlâksız bilim insanlarının Dünyaya ve insanlığa yaptıkları kötülüklerle ilgili kitaplar kütüphaneler dolusu. Ayrıca ahmak bilim insanları da bir o kadar var.

‘Yobaz’ kelimesini hep tek yönlü kullanırız ve Türkiye’de belli bir grubun, diğer bir grubu ifade ederken kullandığı anahtar kelime. Ancak ‘bilim yobazı’, ‘din yobazı’, ‘düşünce yobazı’, ‘ideoloji yobazı’ gibi kavramların olduğunu ve Türkiye’de hepsinin örnekleri olduğunu çok azımız hatırlar ve kullanır.

Yani güya ‘bilim yobazları’ din yobazlarını kınarlar, aşağılarlar hep; halbuki her iki grup da aynı düzlemde birbirinin ters tarafındadır. Anlayış ve görüş pencerelerinin çapı aynıdır. Her din, inanç ve ideoloji sistemlerindeki ‘militan’ ve ‘adanmışların’ ortak anlayışlarını ‘kraldan fazla kralcı’ ifadesi sanırım yeterince kapsar.

Tüm renkleri siyah-beyaz gibi ikiye indirgemek… bir meramın anlaşılması bakımından söz gelişi pratik ve yüzeysel bir mantık olsa da, bu mantığın toplumun ‘kanaat önderi’ olarak görülenlerce ifadesinin nelere yol açabileceğinin örnekleri saymakla bitmez. Hiçbir şey göründüğünden ibaret değildir çünkü görüntü de algıya bağlı bir şeydir.

Buradan iktidarı desteklediğimiz sonucunu çıkarabilecek olan olursa da, internet ortamından mevcut siyasî iktidarla ilgili eleştirel makalelerimizi, taşlamalarımızı okuyabilirler. Bir siyasî partiyle bağlantımız olmadığı gibi bir mensubiyet ve taraftarlık bağımız da yok. Ancak ülkedeki siyaseti de hem günceliyle hem stratejik bakımdan elbette takip ediyor ve bazen de kendi görüşlerimizi bir şekilde ifade ediyoruz.

Neden yazdığıma gelince, aynı bakış açılarıyla tartışmalar ABD ve İngiltere’de de yapılıyordu ve ben bu durumun sebep ve sonuçlarını gerçekten merak ediyordum. Onun için de ilgili konulardaki araştırmaları yıllar boyu okuyageldim. Ülkemizde de seçmen davranışlarıyla ilgili, hem genel hem bölgesel, yapılmış sayısız araştırma vardır. Dünyadaki hiçbir toplum toptan zeki veya geri zekâlı değil. Ancak her toplumda, kendi toplumunu aşağılayan insanların olduğu da bir gerçek. Bu durum da bir ‘’sosyal ve kültürel gerçeklik’ (social and cultural reality). Uzun yıllar boyunca Aziz Nesin’in Türk milletiyle ilgili hiçbir bilimsel gerekçeye dayanmayan incitici sözleri ağızlardan düşmedi.

Amacım, konu açılmışken, konunun birkaç yönüne de bakmamızın, düşünmemizin ‘doğru’ olacağına inanmamdır; yoksa sosyal ve kültürel gerçeklikleri yok saymak veya onlar gibi düşünenleri kınamak değildir. Zira zekâ doğuştan gelir ve kişi bundan kendisi doğrudan sorumlu değildir ancak kendisine verilmiş olan az veya çok zekâyı nasıl kullandığından sorumludur. Ayrıca ahmaklıkla zekâ arasında çok sıkı bir bağ da yoktur.

Konuyu kucaklayan bir başka halk sözümüz; ‘Yarım hoca dinden eder, yarım doktor candan eder’ der. Ya ‘yarım aydın’ ne eder?

 

Dr. Mustafa İMİR

05 Kasım 2021, Ankara

Rev.1: 12 Kasım 2012

Yazar

Mustafa İmir

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar