17.06.2021

AK Parti’yi kendi değerleri üzerinden değerlendirmek: muhalefet ve bölge ülkeleri arasında karşılaştırma

Dinî ve ideolojik simgeler, sloganlar ve söylemler orta yaşın altındakilerin düşünce dünyalarında fazlaca bir dalgalanma yaratmıyor. Din esaslı devlet ve toplum düzeni marjinal bir anlayış olarak kalmaktadır.


AK Parti, din-devlet-siyaset-toplum ilişkisini yeniden mi keşfetti?

Genç neslin, kendisinde olmayan, geçmişin yaratılmış kutsallarıyla, geçmiş kültürlerin abartılan ve bağlamından koparılan değerleriyle gelecek inşa edilemeyeceğini düşündüğüyle ilgili epeyce bir araştırma mevcut. Dinî ve ideolojik simgeler, sloganlar ve söylemler orta yaşın altındakilerin düşünce dünyalarında fazlaca bir dalgalanma yaratmıyor. AK Parti’nin gençlik teşkilatlarından ve gençlere yönelik çabalarından beklediği enerjiyi (toplantılarda slogan atma dışında) bulamamasının sebeplerinden biri de kendi zihniyetindeki geleneksel değerlerde sıkışmış olmasıdır.

Sivil ve askeri bürokrasiyi “atanmışlar” diye küçümsemiş, ayak bağı olarak görmüş ve millet iradesini sınırladığına inandığı bu kurumsal yapıların güçlerinin kırılması gerektiğine inanmıştır. Diplomatlara ironik “monşer*” yakıştırması da aynı anlayışın ifadesidir. Vesayet saydığı bu kurumsal yapıları dönüştürme yönünde çok daha başka amaçları olduğu sonradan iyice ortaya çıkan Fetullahçılarla da iş birliği yapmıştır.

Ancak son yıllarda “devleti” tanımasından ve hatta devletleşmesinden mi, bir dönüşüm mü yoksa kendi sivil ve askeri bürokrasisini oluşturmasından mı olduğu tartışılacak bir duruma gelmiş ve bürokrasiye eski yaklaşımını yansıtan söylemlerini kullanmaz olmuştur. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” özdeyişinde ifadesini bulan, insan merkezli (âdem-i merkeziyet) yönetim ve toplumsal düzen anlayışından devletin bekasını önceleyen bir anlayışa yönelmesinin sebepleri de ileride kayıtlarda yer alacaktır. AK Parti’nin önceleri “milletimiz”, “aziz milletimiz”, “bu millet” olarak ifade ettiği, dinî anlam ve vurgular taşıyan ifadeler, FETÖ kalkışması ve Hendek operasyonları sonrasında ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sürecinde “Türk Milleti” olarak telaffuz edilmeye başlandı. Türk halkının haklı olarak tepki gösterdiği AB ülkelerinin çoğunda, cami sayısı giderek artıyor ve her birinde belli desibel aralıklarında ezan sesi duyulabiliyorken bile “Ezanı susturamayacaklar!” ifadesinin adresi de hep muğlak kaldı. Rabia işareti de, Mısır’daki siyasi durum darbeci lehine durulunca, “tek millet, tek bayrak, tek devlet ve tek vatan” söylemine dönüştü ki bunlar zaten cumhuriyetimizin kuruluş değerlerini teşkil ediyorlar.

AK Parti içindeki dinamik zihniyet odaklarınca, on yıllarca ve hatta cumhuriyet tarihi boyunca iç dünyalarında canlı tuttuğu değerlerin “devlet ve millet” hayatına, hukuk ve özgürlükler sistemiyle bütünleştirilemeyeceği görüldü. Bunun, diğer bazı destekçi kesimlerce de istenmediğinin ortaya çıkmasına rağmen hâlâ halktan destek bulması, muhalefetin yetersizliğinden ve güven verememesinden de kaynaklanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi de sistemin özelliği ve zorlamasının beklenen sonucu olarak, AK Parti’nin şansını arttırmaktadır (ikiden birini seçme-tercih durumu).

Geleneksel, “dini ve millî değerler” olarak ifade edilen ve geniş orta tabakanın hâlâ başlıca değerler sistemini oluşturan kültürel değerlerin değişimi yavaş olmaktadır. CHP muhafazakâr değerlere ılımlı yaklaşır bir söylemde olsa da muhafazakâr kesim buna ihtiyatla yaklaşmaktadır. Ancak yavaş da olsa değerler sistemi ve kültür de değişir. Bazı aydınlar “Türkçe diye bir dil neredeyse kalmayacak.” diye kaygılansalar da Türkçe’nin gelişmesi gibi değerler sistemi ve kültür de değişerek gelişmektedir.

Türkiye’de siyasette, değerler sistemi bakımından, bir boğulma durumu hakimdir. Yapılan kamuoyu yoklamalarında AK Parti’nin halen en yakın rakibinin en az 10 puan önünde olması, diğer bileşenler yanında, muhalefetin değerler sistemine halkın önemli bir kısmının güveninin olmadığının, gerçekçi olmayan, dar ideolojik kabullerde sıkışmışlığının da işaretidir. Bu durum, Türkiye’de ciddi muhalefet sorununun en belirgin göstergesidir.

Türkiye’de siyaset, günübirlik siyaset anlamında çok hareketli olsa da stratejik siyaset bakımdan donuklaşmış, durgunlaşmıştır. Düşünürler, aydınlar, akademisyenler, teorisyenler ve siyasetçiler kitleleri harekete geçirecek, mevcut duruma alternatif olabilecek köklü değerler sistemi arayışları olmasına rağmen çıkış gösterememektedirler. Belki de taşma öncesi bir doygunluk, dolgunluk ve birikim hâline gelinememiştir.

Kendinden önceki siyasetin ve iktidarların birikimlerini ve tecrübelerini, iktidarının ilk döneminde kendi anlayışı ile bütünleştirebilmiş, daha gerçekçi olan AK Parti artık aynı ivmeyi sürdürememektedir.

Kurumlaşmış ak saçlılar; sohbet gruplarında şekillenmiş din merkezli, hamaset yüklü görüşler ve Ömer arayışları ile “üstattan şiirler”, günümüz ihtiyaçlarına, belli kesimler dışında, hitap etmemektedir. “Ümmeti bölme…, vebal altında kalma” uyarıları günümüzde, belli bir kesim dışında, ne kadar iç titretir söylemlerdir?

AK Parti ve muhalefet siyasetinde değerler değişimi   

Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan beri siyasetin iki ana akımı olmuştur. Laiklikle fazlaca sorunu olmayan ana akım milliyetçi-muhafazakâr siyaset, son 70 yıldır siyasette baskın konumdadır. AK Parti de, aslında Türk halkının yarıdan fazlasının dâhil edilebileceği bu geniş değerler çerçevesindeki insanların onayını ve desteğini almaya yönelmiştir. Ancak değerler kendisinin tecrübeleriyle, kendisi tarafından değiştirilme ve geliştirilme eşiğinde hassas bir denge durumuna gelmiştir. Muhalefet AK Parti’ye karşı ayrı ayrı ve birlikte, çoğunluğun hâkim değerlerini temsilde yetersiz olsa da, AK Parti’nin kendilerini etkilediği kadar kendileri de AK Parti’yi etkilemektedirler. Bir başka ifadeyle, taraflar kendi tabanlarını sıkı tutmaya yönelik, siyaseten keskin söylemler içinde olsalar da, toplumsal değerlerin sosyokültürel değişim sürecinde yakınlaşması, değişimi ve kabulü yaşanmaktadır.

Türkiye’de dini, siyaset-devlet-toplum ortak alanından bireysel alana çekme ile devlet ve toplum hayatına kurumsal olarak yedirme ve yerleştirme kavgası örtülü olarak yeni bir aşamada seyretmektedir. Türk halkının önemli orandaki kısmının, laikliğin ilk akla gelen ve anlaşılan yaygın anlamıyla bir sorunu olmasa da laikliğin, sekülerliğin kavramsal anlamı ile toplum ve devlet hayatında nasıl olması gerektiği, farklı doğrultulardaki aydın çevrelerin hâlâ temel tartışma alanı durumundadır.

Değerler idealizmi belagat ve retorikte devam etse de, çekirdek grubun uzantıları olan ikinci nesilde iktidar fırsatını dünyevi kazanımlara ve birikimlere çevirme devam etmekte. Değerler sisteminin hâlâ aynı oranda onaylanmasından ziyade kısmen başkanlık sisteminin zorlamasından; kısmen muhalefetin yetersizliğinden, güven ve umut verememesinden; kısmen de önceki dönemlerdeki uygulamalarının halkın çoğunluğunca onaylanması, popülist siyaset tarzı ve liderlik özellikleri ile çevremizdeki ve dünyadaki konjonktürel durumdan istifadeyle AK Parti bir seçim daha kazanabilir. Bu iki yönlü ama her biri çok bileşenli olabilir: Biri, seçmenin belirsizliğe karşı denenmişi tercih etmesi, diğeri de muhalefetin yetersizliği karşısında yine tercih edilebilir durumunu koruması. AK Parti’nin, öteden beri aldığı hızla ilerleyen arabanın, vitesi boşa alındıktan sonra da belli bir mesafe alması gibi bir süre daha ilerlemeye devam edeceği anlaşılmaktadır. AK Parti’nin başarılı olduğu sosyal yardım konusunda, ana muhalefet partisi liderinin “Bizim iktidarımızda, hiçbir çocuk yatağa aç girmeyecek.” ifadesi çok sıradan, ideolojik ve yavan kalmaktadır. Halk bilincinde açlık ile refah talebi arasındaki fark gayet açıktır. Ana muhalefetin bir süredir Türk halkının büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu değerler yelpazesine karşı açılımı, yakınlık ve yatkınlık içinde olması da gözlenmektedir.

Türkiye’de yurttaşların bir kısmı çok kötülerle az kötüler arasında bir tercih durumunda kaldıklarını hissetmektedirler. Oysa Türkiye, siyaset yelpazesinde “iyi, daha iyi, çok iyi ve en iyi” arasında siyasi tercih potansiyeline; insan kaynakları kapasitesine, değerler ve düşünce kapasitesine sahiptir. Bu seviyenin gereken ön bileşenleri akıl, bilim ve ahlak (etik) ile bütünleşmiş çağdaş değerlerdir: Devlet ile toplum arasında güven, adalet ve özgürlüğe dayalı bir denge ve çağdaş ekonomik gelişimcilik, marjinal-fanatikler dışındaki herkesin beklentisidir. Ancak Türkiye’nin coğrafi, tarihsel ve jeostratejik-jeopolitik durumunun özellikleri, devlet ve millet aklından asla çıkarılamayacak bileşenlerdir.

Siyasi kurumlaşma uzun ve zahmetli bir süreçtir. Kurumsal siyasi yapılar Türkiye’nin değerleridir. Bu yapılar yenilenerek, değişerek, dönüşerek Türkiye’nin gelecek inşasında yer alabilirler. Bazı siyasi hareketlerin ülkeye maliyeti yüksek olsa da siyasaya müktesebat olarak katkıda bulunurlar. AK Parti’nin varlığı da aslında muhafazakâr-dinî siyasetin geçmişteki başarılı olmayan denemelerinden dersler alınarak ortaya çıkmış denebilir. Her siyasi düşüncenin bir siyasi parti olarak var olması da her ne kadar çok parçalı ve siyasi istikrarsızlık olarak görülseler de, Türkiye için bir kazançtır. En azından kimlerin, hangi motivasyonlarla, nerelerde durdukları belli olur. Bu durum yeni çıkış yolları bulmak bakımından da siyasanın önünde hazır “büyük veri” (big data) olarak bulunmuş olur.

Türkiye’de sol daha ziyade ideolojik ayrışmalarla karakterize olagelmiş, ayrı siyasi partiler olarak da ortaya çıkmıştır. Son yıllarda CHP’de konsolide olmuş görünmektedirler. İslamcı gelenek ise ideolojik, fikrî ayrışma yerine açıkça ifade edilemeyen, dışa kapalı cemaat pratiklerinde kalmış; yine de merkez sağ-muhafazakâr kitle partilerinde varlıklarını sürdürmüşler ve sonraları Millî Görüşçüler olarak ortaya çıkmışlardır. Türkiye’de İslamcıların siyasi parti olarak ayrışmaları (birkaç marjinal parti dışında) ilk defa AK Parti’nin Saadet Partisi’nden ayrılmasıyla başlamıştır. Son zamanlarda da AK Parti’den ayrılanlar kendi partilerini kurmuşlardır. İlginç olan ise bu siyasi hareketler, yazılı metinlerinde ve resmi söylemlerinde “İslamcı” olduklarını açıkça söylememişlerdir. Ancak eylemleri ve gündelik söylemleriyle İslamcılığı sürekli ihsas etmişlerdir. Kamuoyunca İslamcı oldukları bilinen ve bu görüş ve gelenekten gelenlerin son yirmi yıl içinde ayrılmaları aslında kendi içinde tıkanma, donma ve durgunlaşmanın da ifadesidir. Bir yandan eski cemaat, sohbet geleneğini sürdüremeyecek kadar açıldılar; diğer yandan temel aldıkları ve temel sandıkları değerleriyle daha fazla yol alamayacakları ortaya çıktı. Türkiye’de İslamcı-dinci yaklaşımlar, AK Parti’nin açtığı alandan yararlanarak, giderek sesleri daha fazla çıksa da ne çağdaş ve tutarlı fikrî harekete evrilebilecek, ne de sosyal baskı oluşturabilecek durumda olamazlar. Onların toplum nezdinde alanları tümden daraldı, kendileri daralttılar. Sosyal medyada dolaşımda olup şeriat isteyen, halifelik isteyen ya da tuhaf başka söylem ve eylemlerde bulunan söz, video vs.ye duyulan tepki de karşıtların abartısından öte bir şey değildir (Belki de AK Parti’ye karşı toplumu ve duyarlı kitleleri provoke edici uygulamalardır ki bu tür hareketler uzun ömürlü olamazlar ve bir süre sonra kimler tarafından ve ne amaçla yapıldıkları ortaya çıkar.).

AK Parti iktidarının değerleri bölge ülkelerinde umduğu yankıyı yaratmadı

“İslami-muhafazakâr-demokrat” olup laiklikle de barışık bir siyasi hareket olarak çevre ülkelere model olarak önerilen AK Parti hükumetinin zaman içinde, konjonktürel olarak, çevre ülkelerdeki yönetimlerle ve liderliklerle arası açıldı. Bu durumda, Türkiye’nin millî çıkarları ve bekasının gerekliliği yanında AK Parti’nin ideolojik yaklaşımlarının diğer ülkelerdeki hâkim güçlerce “müdahale” olarak görülmesi etkili oldu. Bölge ülkelerindeki hareketleri yönetmekte zorlanmaya başladı, onların sorunlarının sonuçlarına da Türkiye’yi ortak durumuna soktu. PKK sorununu kolayca çözebileceğini sanmış ancak talebin demokratikleşme ve bölgesel kalkınmanın ötesinde Türk Devleti ve ülkesinin birliğine yönelik olduğunu anlamıştır. Sayıları 4 milyonu aşan sığınmacı ve göçmen nüfusunun millî kültüre, ekonomiye, güvenliğe ve sosyolojik dokuya yükü; son zamanlarda fazlaca dile dolanmasa da “ensar”, “muhacir”, “misafir” söylemleriyle geçiştirilemeyecek boyut ve derinlikte sorunlar olarak duruyor. Âdeta can havliyle üretilen politik manevralar ve taktikler, yakınlarda sığınmacıları Avrupa kapılarına yığma ve AB’yi kıstırma refleksi de yanlış stratejiyi düzeltmeye yetmedi.

Özellikle AB ülkelerinin liderleri her ne kadar Türk halkından ve AK Parti’den tepkiyi hak etseler de liderinin “Ey…” ile başlayan hitaplarından gına gelmiştir. Türkiye’nin en azından anlaşma metinleriyle teşvik ve tahkim edilmiş müttefiklerinde bile AK Parti liderine karşı bir yorgunluk ve bıkkınlık oluşmuştur. AB ülkelerinde, AK Parti’nin muhafazakâr-demokratlıktan, temsili demokrasiden otokrasiye doğru kaydığı, liderinin de giderek otoriterleştiği yönünde bir anlayış yerleştirilmeye ve Türkiye AB bağlamından koparılmaya çalışılmaktadır. Bir ara, “Erdoğansız AK Parti” görüşü de dillendirilmiştir. Erdoğan’dan kurtulma yönünde Gezi olaylarıyla tırmandırılan süreç nihayet Fetullahçılarca darbe girişimine kadar gidebilmiştir. Bu süreç Türk halkı üzerinde derin izler bırakmış ve fakat dış müdahale ve yönlendirmelere tepki olarak AK Parti’ye teveccühün kapılarını tekrar açmıştır.

Son birkaç yıldır AK Parti zihniyeti, icrası ve liderliği; özellikle bazı AB ülkelerinin kendi ortak değerleri üzerine yükselen yeni bir tür milliyetçilik dalgasıyla da köpüren, giderek artan “İslamofobi’nin” asıl öznesi durumunda sunulduğu gözlenmektedir. Avrupa’da öteden beri süregelen “Türk” ile “Müslüman” çağrışımlarının aynılığı, AK Parti iktidarının söylemleriyle de havalandırılarak, Türkiye’ye karşı “İslamofobi” kavramıyla örtülmüş bir “Türkofobi’ye” yönelmiştir.

AK Parti son yıllarda çıkarılan derslerle ABD, Rusya, AB, birçok Arap devletleri, İsrail ve hatta İran’ın bölge ülkeleriyle ilgili çıkarlarının, Türkiye’yi tehdit edici mahiyetini de görerek Kuzey Irak, Kuzey Suriye, Batı Libya, Doğu Akdeniz’de bir toparlanma içine girdi. Türk savunma sanayisindeki gelişmeler ile FETÖ unsurlarının sivil ve askeri bürokrasiden, özellikle emniyet ve askeri kurumlardan ayıklanması AK Parti iktidarına kısmen bir özgüven ve esneklik vermektedir. Türkiye’den rahatsız olan bölge ülkeleri ile bölgeyi hükümranlık alanı olarak gören bölgesel ve küresel güçler, son zamanlarda Yunanistan’ı koç başı olarak ortaya sürüyorlar. Fransa ile Birleşik Arap Emirlikleri Türkiye’nin güney denizlerinde, Türkiye’ye gözdağı anlamında ortak askeri tatbikat yapabildiler. BAE’nin bölgede, her yerde ve fırsatta Türkiye’nin karşısında olmaya cesaret etmesi, niyetinde yalnız olmadığındandır. Yunanistan konjonktürel ve tarihî fırsatçı yaklaşımlarıyla durumdan istifade etmeye yelteniyor.

Türkiye’nin bölgesinde yalnızlık içinde olmasının telafisi, bölge ülkeleriyle tekrar dostluk ve komşuluk ilişkileri geliştirilmesi uzun yıllar alacaktır. En azından 100-150 yıllık yakın tarihte Türkiye, İran ve Mısır, aralarındaki ilişkileri fazlaca germeden sürekli bir rekabet içinde olmuşlardır. Bölge ülkelerinin yönetimleri Türkiye Cumhuriyeti’ne hep ihtiyatlı davranmışlar, “elini verince kolunu kurtaramama” endişesi duymuşlar veya kamuoylarında böyle bir algı oluşturmaya çalışmışlardır. Yılların ezikliğinin sorumlusu olarak da Osmanlı’yı ve devamı olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ni sorumlu tutan bir yaklaşım içinde olmuşlardır. Vatandaşlarının çok büyük oranda “Müslüman” olması, durumu asla değiştirmemiştir. Bu genel görüntüyü ifade etmemizin sebebi, dinî değerler sisteminin ve Türk dış politikasında siyasal İslamcılığın uluslararası ilişkilerde etkisinin sınırlı olduğunu vurgulamaktır.

AK Parti bir zamanlar, AB liderleri ve ABD yönetimince din-devlet-siyaset ilişkileri ile demokrasi bakımından İslam ülkelerine model olarak gösterilmekteyken, sonradan kendini “değerli yalnızlık” içinde buldu. AK Parti, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP-Greater Middle East), bölge ülkelerine demokrasi ve demokratik yönetimler getirme adı altında başka amaçlar taşıdığını ve İsrail’in güvenliği yanında asıl hedeflerden birinin de Türkiye olduğunu geç anladı. AK Parti, başlarda BOP’ta, Türkiye’nin laik, muhafazakâr-demokrat ve Müslüman kimliğiyle bölge ülkelerinin dönüşümünde liderlik edebileceği zehabına kapılmıştı. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde, “Arap Baharı” (Arab Springs) adıyla anılan hareketlerde AK Parti’nin İslamcı bir görüşle ve açıkça Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Muslimin) desteklemesi bu ülkelerdeki yönetimlerle bağını kopardı. Bu durum, dinî-ideolojik tabanlı politika stratejisinin uluslararası ilişkilerde gerçekçi olmadığını bir defa daha gösterdi. Arap Birliği de aslında bir siyasi ümmet birliğinden çok dil, kültür, coğrafya ortaklığı… durumundadır.

Değerler sisteminde genişlemeden derinleşme

Türkiye’de “dinin siyasallaşması”, “siyasi dincilik”, “dinin siyasete alet edilmesi”; “siyasetin, belli bir din anlayışı ve görüşüyle devletin kurumlarını ve işleyişini değiştirme ve dönüştürme ideolojisini benimsemesi”; “devletin belli bir din anlayışını referans alması ve toplumda egemen kılma ideolojisini benimsemesi” ile sorunun “dinin kendisinde mi(?)”, “kurumsallaştırılmış dinde mi (?)”, “din adamları ve bağlılarınca oluşturulan dinî-kültürel anlayış ve uygulamada mı(?)” sorularının gelecekte de tartışılacak geniş alan olacağı belli.

Sosyal gerçeklik olarak din içinde devlet ve siyaset kuramı, tasavvuru ve ideolojisi olduğu gibi; hem devlet içinde din ve siyaset kuramı, tasavvuru ve ideolojisi hem de siyaset içinde din ve devlet kuramı, tasavvuru ve ideolojisi vardır.

Din, devlet ve siyaset kurumlarının ortaya çıkışından beri, bugün Batı olarak adlandırılan ülkelerde bile, biri diğerinden ayrı ve bağımsız kurumlar olarak var olmamıştır. Ancak bu dar alanda ülkeler arasında çok farklı derinlikler gelişti ki bu derinlikler de ülkelerin kültür ve medeniyetleri ile toplam güçlerinde sıralanmalarının göstergeleri.

AK Parti’nin değerlerinin bu bağlamda kendimize, insanlığın ve hassaten “İslam âleminin” ortak geleceğine nasıl ve ne kadar bir müktesebat katkısının sınırları ancak onlarca yıl sonra ortaya çıkabilecektir.

Toplumlarda ağırlık, etkinlik ve öncelik tarihsel süreçte birine yüklense de aralarındaki ilişki süregelmiştir. Çağdaş demokratik toplumlarda, devletlerde bile yasama, yürütme ve yargı erklerinin kurumsal ve uygulama boyutlarında da ortaya çıkmaktadır. Bu aslında insanlığın da seyridir.

AK Parti laikliği, herkesin dinî inancını serbestçe yaşayabilmesi, dinî kurumlarını oluşturabilmesi ve sürdürebilmesi olarak ifade etse de bunun o kadar basit, yüzeysel bir konu olmadığını da anlamıştır. Bu durum, toplumda farklı hukuk sistemleri gerektirmektedir ki günümüz dünyasında bu hiçbir ülkede uygulanabilir değildir. Resmî adı İslam olan ve şeriatle yönetildiklerini iddia eden devletlerde bile durum karışıklık ve çelişkiler yumağı olarak ortadadır. Günümüzdeki kitlesel sosyal çalkantı ve çatışmaların çoğu İslam ülkeleri, Sahra Altı Afrika, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika ülkelerindedir. Latin Amerika dışındaki bu ülkelerde ise sorunun en önemli kaynaklarından birisi din eksenidir.

Macron’un, yaşanan patlama sonrası Beyrut ziyareti (Fotoğraf AA)

Beyrut’taki patlamanın ardından Lübnan’ı düşünürken, ülkenin dinî ve sekter yapılanması ve bunun anayasa ile de tahkim edilmiş olmasının ülkeyi nasıl bir çözümsüzlüğe, yolsuzluğa ve tükenmişliğe sürüklediğini hatırladım. Yetişkin nüfus içinden, sokakta ve ulaşılabilir olan, kısmen seküler ve çeşitli Hristiyan inancından, 62 bin kişinin (genel yetişkin nüfusun %2, Beyrut yetişkin nüfusunun %4 kadarı) Fransa’nın himayesi için imza vermesi; ülke için utanç olmaktan başka, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir durumdur. Hizbullah en güçlü yeknesak (uniform) teşkilatlanmış kitleyi oluştursa da halk bıkmış durumdadır. Kısacası dinî, etnik ve sekteryan temeller üzerine inşa edilecek bir devlet düzeni işlemiyor, uzun ömürlü olamıyor. Benzeri bir analoji Irak ve Suriye için de yapılabilir.

AK Parti aşındırdığı kendi değerler sisteminden ve buna bağlı olduğu düşünülen dış politikasındaki yanlış öngörülerinden ortaya çıkan sorunları, dış politikasını militarizmle destekleyerek dengeleme durumunda. Son 40 yıllık sürede yavaş yavaş oluşturulan millî savunma kavramı (national defence concept) ve araçları son yıllarda Türkiye’nin elini taktiksel ve orta vadeli stratejik düzeyde güçlendirmektedir. Taktiksel savunma araçlarındaki gelişme, diplomasinin başlıca destekleyicisi durumundadır. AK Parti Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ndeki ciddi sorunları da görmüş ancak sistemi tüm potansiyeliyle denemede kararlı görünmektedir. Sistemden geri dönüşün geriye düşüş olacağını varsaydığından, konuyu tartışmaya açmamakta, saflarında gedik oluşturmamaya gayret etmektedir. Çok sayıdaki sorunlar arasında bazı iç ve dış sorunlar öncelikli ve acil duruma geldiğinden köklü ve büyük sistem sorunları ötelenmek ve zamana bırakılmak durumunda kalmış görünmektedir.

Son olarak ifade etmek gerekir ki, Türk halkının çok yüksek orandaki kesimi cumhuriyetin temel değerlerini benimsemiş, içselleştirmiştir ve onlarla sorunu yoktur. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, düşünce ve inanç özgürlüğü, laiklik, sosyal devlet… alanlarında tartışmalar kavramların kendileriyle ilgili değil; iktidarların uygulamalarıyla ya da muhalefetin söylem ve iddialarıyla ilgilidir. Din esaslı devlet ve toplum düzeni marjinal bir anlayış olarak kalmaktadır. Dünyada da ancak birkaç monarşi ile yoksul ve geri kalmış ülkelerde dar kesimlerin zorba yönetimleriyle sürüyor. AK Parti sosyolojik ve kültürel gerçeklikler olarak dinî-muhafazakâr kesimlerle içli dışlı söylemler ve eylemler içinde olsa da çağdaş değerlere daha yakın bir kitle partisi ve siyasi hareket olma durumundadır. Türk halkı siyasi partileri sadece değerler sistemine göre değil diğer bileşenlere göre de değerlendirmektedir.

*mon chere: azizim, dostum, canım, tatlım

Bu yazının birinci bölümüne erişmek için tıklayınız.

Yazar

Mustafa İmir

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.